Kamusal Sağlık ve Kamu Sağlığı
Sağlık sisteminde ağırlığın kamuda mı yoksa özel sektörde mi olması gerektiği tartışmaları epeyce uzun bir süredir hem bizim ülkemizde ve hem de bir çok başka ülkede gündemi işgal ediyordu
Sağlık sisteminde ağırlığın kamuda mı yoksa özel sektörde mi olması gerektiği tartışmaları epeyce uzun bir süredir hem bizim ülkemizde ve hem de bir çok başka ülkede gündemi işgal ediyordu. Her iki görüşü savunanlar da kendilerine göre haklı oldukları yanları önplana çıkarıp, vurguluyor ve karşı görüşün zaafları üzerinde uzun uzun konuşup, eleştiri yapıp duruyorlardı. Bu tartışmaların gürültüsünde sağlık hizmetlerinin ticari bir meta değil, aynı güvenlik, adalet ve eğitim bir kamusal bir hak olduğu gerçeği ise çoğu zaman gözlerden uzak kalıyordu. Nasıl ki güvenlik, adalet ve eğitim salt bir ticari faaliyet olarak değerlendirilemiyorsa, sağlık hizmetleri de hiçbir şekilde kar amacı güden ticari bir faaliyete indirgenemez, indirgenememesi gerekir. Hiç unutmamamız gerekir ki bir çok hastalık sadece bireyi değil, aynı zamanda toplumu da ilgilendirir. Bir çok durumda her bir bireyin sağlığı korunmadan toplumun geri kalanının sağlığını korumak mümkün değildir. Son yaşanan salgın bize bazı acı gerçekleri hatırlattı, uzak geçmişte kaldığını düşündüğümüz bir salgın bize, salgın hastalık riskinin sadece kişileri değil, tüm insanlığı da tehdit altında bırakabileceğini gösterdi. Salgın hastalıkların sadece yoksul toplumları ya da toplumun yoksul kesimlerini değil, refah toplumlarını ve küresel elitleri dahi tehdit edebileceği gerçeği bir kez daha gözler önüne serilmiş oldu. Bu salgın bize açıkça sağlık sektörü ile ilgili tüm sistemimizi ve üstelik sadece yerelde de değil küresel ölçekte yeniden gözden geçirmemiz gerektiğini gösterdi. Hastalıklar din, dil, ırk ve sınır ya da sınıfsal farklılıkları tanımıyor, yerkürenin bir ucunda başlayan bir salgın bir anda dünyanın tamamını etkileyip, en ücra köşelere dahi yayılabiliyor. Bu yüzden sağlık sistemi dediğimiz anda tüm gezegenimizi kapsayacak küresel bir yapı düşünmemiz gerekmektedir. Kar amacı güden özel sağlık birimleri doğal olarak öncelikle karlılıklarını düşünmek zorundadır. Oysa bir çok hastalığın araştırılması, teşhisi ve tedavisi karlı bir iş değildir ve dahası tıp teknolojileri, ilaç ya da aşı geliştirmek çok pahallı ve yüksek riskli işlerdir. Özel sağlık kuruluşları çoğunlukla bu alanları karlı görmez ve bu alanlara yatırım yapmazlar. Ayrıca hepimiz biliyoruz ki sağlık personeli; yani doktor, hemşire, tıp teknisyeni ve hastabakıcı yetiştirmek de uzun süren, pahallı bir yatırımdır. Özel sektörün bu alana yatırım yapması da beklenemez. Bu yüzden devletin sağlık personeli yetiştirebilmek için hem kamusal yatırımlar yapması ve hem de özel sektörün bu alanda yapacağı yatırımları desteklemesi, sübvanse etmesi gerekmektedir. Bir toplum kaynaklarını hastalıklara karşı sağlık personeli yetiştirmeye değilde başka alanlara ayırırsa, sağlık personeline hakları olan geliri sağlayamazsa, ilaç, aşı ve tıbbi cihaz geliştirilmesine ve üretmesine yatırım yapmazsa, laboratuvar ve hastahane yerine kaynaklarını AVM inşa etmeye harcarsa bırakın bu tip sıradışı küresel salgınları, normal seyrinde giden hastalıkların dahi insanlarına zarar vermesini engelleyemez. Kamu sağlığını korumak istiyorsak bunun kamusal bir sorun ve kamusal bir sorumluluk olduğunu hiç aklımızdan çıkarmadan çözüm yöntemleri üretebilmemiz gerekmektedir. Ülkemizde de eğer biz kamu sağlığını hakkı ile korumak istiyorsak ki ülkemiz anayasasına göre bu devlet bir sosyal devlettir, kamu sağlığını korumak politik bir tercih değil, devletin anayasal görevidir bu durumda kamusal sağlık hizmetlerinden asla vazgeçmememiz gerekmektedir. Umarım hem ülkemizde ve hem de küresel ölçekte yöneticiler bu salgın ve bu salgının yarattığı sosyal, ekonomik ve siyasi sonuçlardan ciddi bir ders çıkarıp, benzer durumların yaşanmaması için gerekli yapısal reformları hayata geçirir ve küresel ölçekte sağlık sisteminin iyileştirilmesi için gerekli adımları atarlar.