Milliyetçi Kongre Ankara'da Toplandı: Bahadırhan Dinçaslan, Kongre'ye Hitap Etti

TAKİP ET

Milliyetçi Kongre Derneği, 2. Büyük Kongre vesilesiyle Ankara'da toplandı. Kongre, Genel Başkan Bahadırhan Dinçaslan'ın konuşmasıyla başladı.

Milliyetçi Kongre Derneği, 2. Büyük Kongre vesilesiyle Ankara Litai Otel'de bir araya geldi. Kongre, Bahadırhan Dinçaslan'ın konuşmasıyla başladı.

Milliyetçi Kongre Derneği, 2. Büyük Kongre İçin Ankara'da Toplandı

Dinçaslan konuşmasında şu ifadeleri kullandı:

"Sevgili dostlar,

Bu tür konuşmalar genelde protokolü sayıp selamlamakla başlar. Fakat ben öyle yapmayacağım. Bu konuklarımıza tepkili olduğumdan, beğenmediğimden yahut üşendiğimden değil. Milliyetçi Kongre bünyesinde yaratmaya çalıştığımız atmosferde, hepimizin indinde, Türk milliyetçiliğinin en önemli sıfat olmasından. En yaşlımız en gencimizle, en alimimiz en arifimizle, erkeğimiz kadınımızla, paşamız erimizle Türk milliyetçiliği sıfatıyla ve kıymetiyle eşittir, dosttur. Türk milliyetçileri her şeyden evvel dost olmak zorundadır. Bunu vaktiyle yolda yoldaş, belde nöker, iki cihanda kardeş diye tarif etmiştim. Yolda yoldaş, belde nöker, iki cihanda kardeş Türk milliyetçilerinin ikinci büyük kongresi hepimize hayırlı olsun.

Bildiğiniz üzere bu yılki kongremizin teması “Milliyetçi Temsil.” Sözü konuklarımıza bırakmadan evvel bu konuda birkaç söz söylemek isterim. Vaktiyle, Türk milliyetçiliği siyasette bir faktör olarak etkili ancak aktör olamıyor demiştim. Düzenlediğimiz kongrede esasen bunun nedenlerini ve çözüm yollarını irdeleyeceğiz.

Türkiye’de milliyetçilik adına işlenen eylemleri şöyle bir düşünün. Uyuşturucu satarken yakalanan adam “davaya para lazımdı, o yüzden yaptım” diyor ve bozkurt işareti yapıyor. Öte yandan gönüllü bir şekilde organize olup plajlarımızdan çöp toplayan gençler var. Neden yapıyorsunuz diye soruyorsun, “bu ülkeyi seviyoruz, plajlar hepimizin” diyorlar. Sevgili dostlar, burada bir paradoks var. İkisi de milliyetçi gerekçelendirilen bu eylemlerden ya biri milliyetçiliktir ya diğeri. Beni askerde komando yapmışlardı, 96 kiloydum o zaman. Çakı gibi bir komutanımız vardı. “Komutanım sizin bana komando demeniz benim için iltifat fakat komandolar için hakarettir. Ya siz komandosunuz ya ben komandoyum.” demiştim. Epey gülmüştü ve hak vermişti. Bu iki tiplemeden hangisine milliyetçi diyeceğiz? Evvela buna karar vermek lazım.

Milliyetçiler dağınık, milliyetçiler parçalı, milliyetçiler hizipçi derken bunu düşünmek lazım. Fikren ayrışmakta bir beis yoktur; şayet detaylarda ayrışıyorsak hepimiz kendi alanımızda faaliyet gösterir, bir çatı altında yine beraber oluruz. Fakat ahlaken ayrışıyorsak sıkıntı vardır, ben ahlaken ayrıştığımızı düşünüyorum. İşte bu yüzden Temiz Türkler diyoruz.

Temiz Türkler, örgütü, aşireti, cemaati olmayan Türkler. Bu yüzden bir toptancılığın muhatabı olamıyorlar; halbuki tek tek sayılıp hitap edilen toptan kimliklerin toplamından daha kalabalıklar. Siyasetten talepleri çok daha soyut, çok daha ahlaklı, çok daha temiz. Ne torpilli atama istiyorlar ne yolsuz ihale. Talep ettikleri medeni bir yaşam: Devlet gibi devlet, toplum gibi toplum, vatandaş gibi vatandaş istiyorlar. Fakat bu talepleri siyasetçiler tarafından çoğu zaman önemsiz, hatta gülünç bulunuyor. Kürtler aç, Aleviler fakir, endişeli muhafazakarlar şöyle, KHK’lılar böyle derken Temiz Türklerin “devlet üzerine vazife olmayan işe karışmasın”, “makam sahipleri hadlerini bilsin”, “mülakat olmasın”, “hak eden hak ettiğini kazansın” taleplerine aldıran yok.

Benim öğrenip içselleştirdiğim görgü kurallarına göre, bir erkek bir kadına arka istikametinden yaklaşıyorsa pardon, affedersiniz, özür dilerim gibi bir lafı yüksek sesle söyler, yaklaştığını belirtir. Ki kadın korkmasın, gerilmesin, bir anda irkilmesin. Yolda yürürken yahut kapalı bir etkinlikte, kalabalık yerlerde bunu mutlaka uygularım. Fakat zaman zaman “hayvan herif kocaman yol var işte geçsene” tepkisi aldığım oluyor. İşte Temiz Türklerin manzarası budur. Görgü kuralını uygularken görgüsüzlerden yersiz tepki almak, Temiz Türklerin mevcut kaderi. Onlara kızıp görgü kurallarını terk edenler varsa da, sağlıklı bir toplum olmak için bu kurallara ihtiyaç duyulduğunu, terk edemeyeceğimizi bilmek de bizim lanetimiz. Bu azap içinde kendimize bir yol arıyoruz.

Milliyetçi temsil, temelde iki boyutlu bir mesele. Bir: Biz kendimizi nasıl temsil ediyoruz? İki: Biz nasıl algılanıyoruz? Kendimizi doğru temsil etmemiz lazım, bu da doğru dili ve doğru yöntemleri kullanmakla mümkün. Bizler sokak çocukları olamayız. Bizler avam olamayız, bizler çirkin, bizler iğrenç, bizler pespaye olamayız. Çünkü hepimiz birer Türk bayrağıyız – Türk olmakla Türk milliyetçisi olmak ayrı şeylerdir. Bir milletin milliyetçisi olmak demek, o millete öncülüğe soyunmaktır. Öncü olacaksak, öncülüğü hak etmeliyiz. Yüksek seciyemizden, ahlakımızdan, temiz dilimizden uzaklaşmamalı – canavarla mücadele ederken canavara dönüşmemeliyiz. Bize bakanın kendi kaderini bize emanet edesi gelmeli – bu işin sırrı budur.

Öte yandan nasıl algılandığımızı her zaman biz belirleyemeyiz. Söz gelimi milliyetçilik iddiasında bulunan bir aday seçmenini dolandırırsa, hem haklı tepkiler hem art niyetli propaganda “Türk milliyetçisi güvenilmezdir” imajını üzerimize bırakıverir. Yahut milliyetçilik iddiasındaki bir grup devlet imkanlarını kullanarak cinayet işler de pişkin davranıp tehditlerine devam ederse, biz kimseyi öldürmemiş de olsak, bize katil gözüyle bakarlar.

Bildiğiniz üzere kongremizden önce bir Türkiye turu yaptık. Bu turda çok kıymetli şeyler öğrendik, muhteşem dostlar edindik. Fakat içimi acıtan bir mesele, hemen herkes tarafından dile getirildi: “Çevrem milliyetçiliği iğrenç yahut korkunç buluyor.” Salonumuzda Türk milliyetçisi mücadelenin çeşitli dönemlerinde bulunmuş insanlar var. İşte orada Müsavat Dervişoğlu, hemen arkasında anne babam, işte Azmi Karamahmutoğlu, Hakan Ünser. Sorsak, onların devrinde de böyle bir sorun vardı, eminim. Benim büyüdüğüm yıllarda da aynısı vardı. Şimdi okuyan dostlarımızın devrinde de aynısı var. Bu kadar kronik bir sorun varsa bu yalnızca düşmanın art niyetli operasyonlarına mal edilemez. Demek biz de bir şeyleri yanlış yapıyoruz.

Evet, dostlar, Temiz Türkler ifadesini ortaya atmadan evvel, başka bir ifade kullanıyordum. Kusura bakmayın, biraz incitebilir ama… Kullandığım ifade şuydu: Yumuşak Türkler… Çoğunluk olma hissinin getirdiği sahte güven duygusundan ötürü yeterince aktivist, yeterince gözü kara olamayan Türkler. Maalesef böyleyiz. Nessim Nikolas Taleb’in “uzlaşmaz azınlığın tahakkümü” teorisi vardır. Bunu Türkiye’de en iyi uygulayan kesim, HDP’de temsil edilen Kürtçülük.

Bir de bize bakalım. Türklerin tamamını geçtim, Türk milliyetçileri çok kolay güdülebiliyor. Mesela bir Rus propagandasından ibaret olan “Turancılıkla dalga geçmek” trendi, kendisine milliyetçi diyenler arasında rağbet görebiliyor. Türk milliyetçiliğine hizmeti geçenler değil de, gündüz kuşağı programlarındakilere benzer şovlar yapanlar kanaat önderi kabul ediliyor. Kıymetli Türkologların tespitleri konuşulmuyor, kitapları satılmıyor da, rüyasında gördüğünü Türk tarihi, Türk kültürü diye yazanların kağıt israfları yok satıyor. Bütün bunlar, Temiz Türklerin yumuşaklığından; Temiz Türklerin niyeti iyi, ahlakı iyi ancak farkındalığı düşük, aktivizmi düşük. Bir talep olunca, ona camiamızın içinden doğan ve yüksek nitelikli içerikler değil, bu alanı pazar olarak görüp mal ve hizmet arz eden tüccarların içeriği hitap ediyor.

Milliyetçi temsili arzu ettiğimiz etkili ve kapsayıcı mertebeye yükseltmemiz için kendimizde düzeltmemiz gereken budur. Attila İlhan’ın çok sevdiğim bir sözü var, aydını aydın yapan bilgisi değil yöntemidir. Yöntemsiz aydın olmaz. İşte Milliyetçi Kongre, benzer kabul edilebilecek denemelerden bu yönüyle ayrışıyor: Biz yöntemi önemsiyoruz. Bu yüzden hürriyetçi, seküler ve Turancı çizgimizden asla ödün vermiyoruz.

Bu stratejik meselemizi çözdüğümüzde, bu akıllı ve zeki topluluğun taktik meselelerin üstesinden çok kolay gelebileceğine inancım tamdır. Ancak bir küçük grubun bir taktik muharebeyi kazanması tek başına anlam ifade etmez. Tarih bütün muharebeleri kazandığı halde savaşı kaybeden, yahut neredeyse bütün muharebeleri kaybettiği halde savaşı kazanan örneklerle doludur. Bizim derdimiz strateji; usul ve esaslarımızın çerçevesini net çizip, kucaklama yahut dışlamayı buna göre yaparsak, hem kendimizi nasıl takdim ettiğimiz hem de nasıl algılandığımız meselesinde vaziyeti iyileştireceğiz.

Az çok TamgaTürk’ü takip ettiğinizi düşünüyorum, o yüzden kendimi ifade ediş tarzıma alışkınsınızdır. Tabirimi lütfen mazur görün ve rahatsız ediciliğinin arkasında yatan çağrıyı anlamaya çalışın. Yıllar önce Fırat Çakıroğlu şehit edildiğinde, bir okurum “Akıl sağlığımızı nasıl koruyacağız, onu yazın” demişti. Ben de bir yazı yazmış ve “korumayacağız” demiştim. Korumayacağız, ruh hastası olacağız. “Fırat’ın başına gelenler ruhumuza azap olacak ve bizi çileden çıkaracak. Ordularla yenilmez bir gayız damarlarımızı alev alev sarıp, bizi son defa ılgara kalkan bir akıncı ocağının en serdengeçti delileri gibi düşmanın üzerine kahkahalarla sevk edecek. Kaçıp, sindiğimiz delikte bir yaban tavşanı gibi, bir domuz yavrusu gibi avlanmaktan ancak böyle kurtulacağız. Farenin kediye, kedinin köpeğe yavrusu tehdit edildiğinde diklendiği gibi, en cılız bileğimizle yeşil sermayenin taze etle besleyerek semirttiği ayıların pazularına meydan okuyacağız. Ve sırf ruh hastası birer manyak olduğumuz için, bilmem kaç kiloluk mermiyi sırtlayıp topun namlusuna sürmeyi başaran çılgın Türk gibi, ayuları korkudacağız, donuzları koçacağız.” Sonra devam etmiştim, anlık bir delirme yaşamayacak, soğukkanlılıkla yıllarca plan yapan seri katillere benzer bir ruh hastası olacağız demiştim: “Sırf bu azaptan kurtulmak için dört elle sarılacağız akli ve ilmi araçlara. Başarısız olursak geberince uçup gideceğimiz hiçlikte dahi Fırat’ın ölüm anındaki iniltisinin kulağımızın zarında bizi ince ince kıyma yapan bir azap gibi çınlayacağını bilip, başarısız olmayı lügatimizden sileceğiz. Düşenlerin kanlarından doğacak şafak, bizim öfkeyle alev alev yanan gözlerimizdedir, iyi bakınız.” Diyerek bitirmiştim.

Meselemiz budur, Türk milliyetçileri anlık patlamaların peşinden koşmayı, günlük yükselmeler aramayı bırakmalı, uzun vadeli planlar yapmalıdır. Bu kadar yüksek nitelikli, bu kadar düzgün ahlaklı bir topluluğun henüz Türkiye’yi yönetemiyor oluşunun nedeni budur. Atalarımız Bilge Kağan ve Tonyukuk, Türklerin kısa vadeli düşünmesinden dert yanıyor ve uyarıyorlardı. Ta Orhun’dan Atatürk’e aynı milli marazımız devam etti. Artık milletimizin bağrından çıkardığı en büyük isimden, Atatürk’ten ilham alıp, en az onun kadar cesur ve kökten değişimler talep edecek mertebeye ulaşmamız lazım.

Kongremiz hepimize hayırlı uğurlu olsun. Davetimize icabet ederek bize şeref verdiniz, ümit ediyorum ki size layık bir ev sahipliği yapabiliriz. Emeği geçen Milliyetçi Kongre üyelerine teşekkür ediyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Bütün Türkler bir olsa, başkalaşır gidişler.

Sağ olun, var olun."

bahadırhan dinçaslan