Neden "Milliyetçi" Değilim

TAKİP ET

Bu hafta tamamen kendimden bahsedeceğim, belki kişisel serüvenim, duruşum, dünya görüşüm ve neden 'milliyetçi' olmadığıma dair itiraflarım bu satırları okuyanlar için benim için olduğundan daha açıklayıcı olur

Bu hafta tamamen kendimden bahsedeceğim, belki kişisel serüvenim, duruşum, dünya görüşüm ve neden “milliyetçi” olmadığıma dair itiraflarım bu satırları okuyanlar için benim için olduğundan daha açıklayıcı olur. Doksanlı yılların başına denk gelen gençliğimde “bir şeyci” olmak pek modaydı. Ortaokulda Metalciler ile Asitçiler arasında başlayan çekişme, liseye geldiğimde iyice kızışmıştı. Sanırım bir kimlik ihtiyacından dolayı herkes çerçevesi belirlenmiş, toplumda karşılığı olan, tek kelimelik birer tanıma ihtiyaç duyuyordu. Özellikle ideoloji demiyorum çünkü çoğumuzunki ideolojik bir altyapıya dayanmaktan çok takım tutmaya, hemşericilik yapmaya benziyordu. O dönemde bana “neci” olduğumu sorduklarında apışıp kalıyordum; Atatürkçü olduğumu söylemek yetersiz kalıyordu (henüz bir alay vesilesi değildi), sağcı ve solcu tanımları popülerliğini kaybetmişti, beklenen cevaplar komünist/sosyalist, milliyetçi veya İslamcı ile sınırlıydı. Ben ise kendimi bunların hiçbirine sokamıyordum. Sırf bu yüzden 15-20 yaş arasında bu tiplerin her birinden arkadaşlar edindim, Ankara Dost Kitabevi’nde bulduğum başlangıç düzeyi kitapları okudum, bir cenaha kapağı atıp bu sorudan da, kendimi sorgulamaktan da kurtulmak istedim. Sordukça, okudukça kafam daha da karıştı. Sabit ve sağlam bir ideolojik ortamdan gelmiyordum, merkez sağa oy veren ama o sene daha makul gelirse Ecevit’e de oy verebilecek, Atatürkçülükten öte bir ideolojiye bulaşmamış, memur kökenli bir aile, hatta sülaleden geliyordum. Beni Fenerbahçeli yapan abimin yaptığını yapıp “gel seni komünist yapalım” diyen kimse yoktu yakınlarımda – steril bir ortamdaydım. Evdeki kitaplara bakarsak, babamın tarih hocası olması nedeniyle her türden kitap vardı ve biraz ondan biraz bundan okumak da net bir yol seçmeme izin vermedi. Soğuk denize ayağımı sokar gibi dikkatle ortamlarına girdiğim İslamcılar, komünistler ve ülkücüler de beni doyurmaktan uzak tiplerdi. Ankara’daki lise hayatım bitip İstanbul’a, üniversite okumaya geldiğimde ise duruşum netleşeceğine daha da muğlaklaştı. İşletme okuyordum, yani gerçekten “okuyacak” zamanım boldu. Her okuduğum kitap yeni beş kitap adıyla aklımı alıyor, okuduğum her yazara inanıyor ama ona karşı çıkanları da okuyordum (onlara da inanıyordum işin kötüsü). Kimin belagati daha iyiyse onun izinden birkaç hafta gittim, Küçükömer’den Cemil Meriç’e ve Braudel’e savruldukça, Wallerstein’dan sonra Max Weber’e ve Gasset’e devam ettikçe nerede durduğumu biraz biraz anladım. Tam ortada duruyordum. Elime verilen teorik yol haritaları ne kadar soyutsa o kadar uzağa kaçıyor, her bir vakada başka tarafı haklı buluyordum. Yirmili yaşlarımın başlarından itibaren bir yerden duyduğum bir cümleyle savuşturdum soruyu: “Kendimi birşeyci olarak tanımlamıyorum”. Havalı bir cümleydi, yine de bazılarına korkakça, bazılarına da boş ve anlamsız geliyordu (yani istediğim gibi etkileyemedim kimseyi bu cümle ile, “vay be!” demedi kimse). Neden komünist veya İslamcı olmadığımı da anlatabilirim ama madem milliyetçilerin evindeyim, neden “milliyetçi” olamadığımı anlatmam yerinde olur. Türk milletinden olduğum için kendimi şanslı veya özel hissetmiyorum. Anladığım kadarıyla bu ülkede milliyetçi tayfaya dâhil olmak için Türk milletinin üstünlüğünü kabul etmek ve kendini şanslı hissetmek gerekiyor. Üstelik bu naif bir anne sevgisi gibi değil, büyük bir ciddiyetle öne sürülüyor. Türk milletini olduğu gibi kabul etmekle ve sevmekle bir sorunum yok, buraya kadar hemfikiriz. Gerekirse vatan ve millet için can verme, millet için çalışma, milletini çok sevme de sorun değil. Ama bir milletin diğerine üstün olduğunu makul ve mantıklı bulmuyorum. Kusurlarıyla, erdemleriyle, mutfağıyla seviyorum milletimi; ailemi sever gibi. Buradan ileri gidemiyorum. Milliyetçi olmak kafamı rahatlatmıyor, aklımdaki somut (ve hatta soyut) sorulara bir yanıt vermiyor. Birçok ideolojinin aksine milliyetçilik hayatın her alanını kapsayan bir yol haritası vermiyor, kalkınma anlayışı nedir bilmiyorum, eğitim hedefleri nedir bilmiyorum, gündelik hayatta bir milliyetçinin nasıl davranacağına dair rol modelleri ve net kurallar yok. Bir mitolojisi var mesela, o kısmını seviyorum, ama bugün Türk milletine nasıl hizmet edileceğine dair çözümler, iç rahatlatan açıklamalar, umut veren hedefler yok. İşsizlik, enflasyon, gelir dağılımı, kültür politikası, sağlık politikası yok. Bunları konuşan da yok. Ama herkes milliyetçilerin iktidarında millet için en iyi çözümlerin uygulanacağından emin. Milli Eğitim Bakanlığı ve Almanya-ABD hükümetlerinin ortak gayretleriyle formatlanmış (Anadolu Lisesinde Almanca, İngilizce İşletme eğitimi sırasında da Amerikan İşletme nosyonu yüklediler) kafama yatmıyor bu hal. Şu anda tamamen önyargılarıma dayalı, örneklemi çok dar bir tespit yapacağım için beni peşinen affedin. Beni en çok geren şey, yukarıdaki gibi soruların konuşulması konusundaki isteksizlik. Milliyetçilerde çok güçlü bir hiyerarşi ve otorite var, bir “abi” bir şey dediğinde bu üzerinde tartışılacak bir konu, itiraz edilebilir bir önerme değil bir kural, bir açıklama oluyor. “Bu böyledir ve tartışmaya kapalıdır, zaten sizin de aklınız ermez” açıkça söylenmese de alt metinden hep el sallıyor bana. Sürekli bir kalabalıklaşma, güçlenme, fetih ve hükmetme arzusu var, bu güzel, ama toplanan insanlar yığınlaştırılıyor sanki. Emir-komuta dahilinde düşünmeden atılacak üyelerden oluşan bir kitle. Bir olalım, tamam, iri olalım, o da tamam, diri olalım, onu “abiler” bilir. Çok kesin ve net bazı kırmızı çizgiler var. Hem partilerde, hem sivil kuruluşlarda görüyorum bunu. Bazı şeyler tartışmaya kapalı, bazı alanlarda esneme payı 0. Mesela HDP diyorum ve konuyu kapatıyorum. Bu konuda söylemek istediğim her şeyi yutuyorum bir milliyetçi ile konuştuğumda. İktidar olmak, ülkeyi yönetmek, politika yapmak ve oluşturmak için yola çıkan gruplar azıcık daha “politik” olsa iyi olmaz mı? Cevap vermenize gerek yok, biliyorum, olmaz. Bekleme halini sevmiyorum. O dalga geçilen komünistler dergi basıp dağıtırken, filmler çekerken, İslamcılar vakıflar kurup okullara girerken, milliyetçiler hep bir bekleme hali içinde. Muhtemelen bu önyargım da doğru değil, biliyorum – ama kabul etmelisiniz ki görünürlükleri sıfır. Bir tane mecmua yok, bir tane günlük hayata dokunan dernek/faaliyet yok, bir milliyetçinin yazdığı bir tane bilimkurgu romanı yok, Deep Learning Türkiye gibisinden bir düşünce kuruluşu yok, Twitter’da bir tane milyon takipçili milliyetçi yok. Milliyetçilerin cahil veya ahmak olduğunu düşünenlerden değilim, faşist olduklarına da bir gün bile inanmadım ama koskoca bir kütle, olağanüstü bir potansiyel enerji bekliyor. Neyi? Bilmiyorum. İttihat ve Terakki ya da ANAP dirilmezse yine İYİ Partiye oy vereceğim, yine kendime göre milletimi seveceğim ama kendimi milliyetçi olarak tanımlamam bir süre daha pek mümkün görünmüyor. Umarım sizler bu yazıdaki sonsuz sayıdaki önyargımın ötesine bakabilir ve neden milliyetçiliğin hak ettiği şahlanışı bir türlü gerçekleştiremediğini görürsünüz.