Portreler
Giriş Tarihi : 15-06-2021 15:36   Güncelleme : 15-06-2021 15:36

Aras'ın Ötesine Uzanan El: Mehemmed H. Şehriyâr

Aras'ın Ötesine Uzanan El: Mehemmed H. Şehriyâr

Sən kimi qardaş öz qarındaşını
Atmayıb, özgə kimsə tutmayacaq.
Qoca Təbriz də yüz min il keçsə
Bakı qardaşların unutmayacaq
!”

1905 yılında Tebriz’de yıllar sonra doğduğu şehre ruhunu kazandıracak bir bayrak dünyaya geldi. Meşrutiyet Hareketi’nin çalkantılarla boğuşan şehirde bir dava vekili olan İsmail Musevi’nin evladı olarak dünyaya gelen ve gelecekte Şark’ın büyük şairlerinden biri olarak anılacak o küçük bebeğin adı Mehemmed Hüseyin’di.

İlerleyen yıllarda ‘Behcet’ ve ‘Şehriyâr’ mahlaslarıyla şiirler neşredecek olan Mehemmed’in çocukluğunun bir bölümü ve eğitim hayatının ilk yılları Tebriz’deki sıkıntılar nedeniyle ailesinin kaçıp göçtüğü Hoşginab köyünde geçti. Medrese hayatında iyi bir Farsça eğitimi ile birlikte Arap dili ve edebiyatı eğitimi de alan şairin sanatında bu derslerin etkileri daima görüldü.

İlk şiirlerini henüz 1920 yılında Tebriz’deki Muhammediye Mektebi’nin mecmuasında yayımladı. Farsça şiirler kaleme alarak potansiyelini göstermeye başlayan şairin eğitim hayatı ise bu yıllarda sürüyordu. Tahran Darülfünunu’ndan mezun olan şair 1923’te Tıp Fakültesi’ni kazandı. Tahran’daki edebiyat sohbetlerinde muhakkak görülen simalardan biri haline gelen Şehriyâr, ilk şiir kitabını da yine Farsça olarak bu şehirde neşretti. Şadâ-yı Hudâ adını taşıyan eser 1929 yılında okuyucusuyla buluştu.

Kırılgan ve ince bir ruha sahip olan genç şair, büyük beğeni toplaması vesilesiyle art arda Farsça şiir kitaplarının yayımlanmaya başladığı bu yıllarda talihsiz bir aşk serüveninin kurbanı oldu. Ders verdiği Süreyyâ adlı bir kadınla yaşadığı aşk, Tahran’dan mecburi bir uzaklaşmayı tetikledi. Aynı kadına karşı hanedana yakın bir ismin hisler beslemesi nedeniyle Şehriyâr önce hapse atıldı, ardından Nişabur’a sürgün edildi. Sırasıyla Nişabur ve Tebriz’de farklı memuriyetlerde farklı zaman dilimlerinde çalıştığı bilinen şairin hayatındaki ilk büyük buhran da tam olarak bu döneme denk geldi. Hem başından geçen acı aşk hikayesi hem de birkaç yıl sonra babasını kaybetmesi, onun dört yıl kadar münzevi bir yaşam sürmesine neden oldu.

Şehriyâr’ın Türk edebiyatındaki nadide yerini kazanmasına vesile olan gelişme, aynı zamanda bu buhranı bitiren olay oldu. 1946 yılında manen destek olabilmek amacıyla Tebriz’e, oğlunun yanına gelen annesi, Şehriyâr’a onun şiirlerini anlayamadığını söylemesi üzerine şair, Azerbaycan Türkçesi ile şiirler kaleme almaya başladı.

Gerçi büyük şair, bu gelişmeden yıllar önce “El məni atsa da öz gülşənimin bülbülüyəm mən. / Elimin farsca da dərdini söylər diliyəm mən” mısraları ile şiirlerini kaleme aldığı dilden bağımsız olarak milletinin vicdanı olduğunu hür ve cesurca ifade etmiştir ancak yine de onun Türkçe şiirlerini kağıda dökmesinin ününü ve başarısını sınırları aşan bir konuma taşıdığı ifade edilebilir. Öyle ki, 1950 yılında neşrettiği “Heyder Baba’ya Salâm” şiiri, yalnızca Azerbaycan’ın güneyinde ve kuzeyinde değil, Türkiye’den Irak’a, Türkistan’a kadar Türkçenin konuşulduğu her yerde milli bir ruhun canlanışına hizmet etti.

Ömrü ağır badirelerin tesiri altında geçen Şehriyâr’ın hayatındaki ikinci buhran olarak adlandırılabilecek dönem de 1952 yılında annesinin vefat etmesiyle başladı ve halasının kızı Azize ile evlendiği 1954 yılına dek devam etti. Bu evlilikle beraber 15 yılı aşkın süre boyunca devam edecek Tebriz dönemi başladı. “Heyder Baba’ya Salâm” şiirinin yine yüksek beğeni toplayan ve önemli bir etki yaratan ikinci bölümünü de yine Tebriz’de, 1967 yılında yayımladı.

1973 yılında daha önce Bulud Karaçorlu Sehend’in ısrarları ile ziyaretler gerçekleştirdiği Tahran’a yerleşme kararı alan Şehriyâr için burası, yeni bir zorlu dönemin başlayacağı adres oldu. İran’ın başkentinde siyasi ve sosyal neşirlerini artıran şair, 1977 yılında eşinin vefatı ile yeni bir bunalıma hapsoldu. Onu bu buhrandan çıkaran ise 1979 yılındaki Devrim oldu. Şahlığın yıkılması ile ümitlenen Şehriyâr, bu tarihlerde oldukça yaş almış ve yaşadığı buhranlar nedeniyle yorgun düşmüş bir vücuda sahipti. Tahran’da bir yandan Türk kültürü için önemli katkılar sunmaya devam etse de yıllarca hastalıklarla boğuşan büyük şair, 1988 yılına gelindiğinde hayata gözlerini yumdu. Vasiyeti doğrultusunda Tebriz’e defnedilen şairin son eserleri, içindeki en büyük ukdenin ne olduğunu ise işte şöyle izah ediyor:

Bir uçeydim bu çırpınan yelinən,
Bağlaşeydim dağdan aşan selinən,
Ağlaşeydim uzaq düşən elinən,
Bir göreydim ayrılığı kim saldı,
Ölkəmizdə kim qırıldı, kim qaldı
…”