izmir escort instagram takipçi satın al izmir escort antalya escort bursa escort porno izle izmir escort antalya escort takipçi satın al instagram takipçi satın al instagram takipçi kasma
Veysel Çıtlak
Giriş Tarihi : 10-06-2020 20:20
Güncelleme : 28-08-2020 15:01

Enver Paşa ve Türkçü Romantizm

“Karaağaca çakımla ismini yazdım…” Enver’in Enver Paşa’nın 25 Temmuz’da, Satılmış Kışlağında, Naciye Sultan’a yazdığı son mektubun son cümlesidir bu

Karaağaca çakımla ismini yazdım…
Enver’in

Enver Paşa’nın 25 Temmuz’da, Satılmış Kışlağında, Naciye Sultan’a yazdığı son mektubun son cümlesidir bu. Pek çok paylaşımda, resim üstünde, romantik kurgu içerisinde, hepimiz en az bir kez rastlamışızdır bu söze. Bu cümlenin öncesinde bu karaağacın, Enver Paşa’nın “kaç gecedir altında yattığı” karaağaç olduğunu da öğreniriz. Üstelik Paşa, Naciye Sultan’a bu mektupla beraber, bu ağaçtan kopardığı bir dalı da gönderecektir.

Enver Paşa’nın bu “romantik” yanının öne çıkmasında, onun halisane ve her an ortaya çıkan sevgisinin ve bu sevgiyi “ruhum, canım, efendim” gibi pek samimi hitaplar ile ifadesinin mutlak bir tesiri vardır. Bu ifadeler dört yüzden fazla mektuba sirayet etmiş ve Enver Paşa’nın savaş dolu yıllar içerisinde yaşadığı hasretle birlikte zaman zaman coşkun bir hal aldığı olmuştur. Bununla birlikte, Enver Paşa’nın, baştan beri Naciye Sultan’a karşı duyduğu muhabbetin ölçüsü ve değeri bellidir. Öyle ki, Saray, nişanlılıklarının üç yılı boyunca katı bir tutum izlemiş ve nişanlı olmalarına rağmen görüşmelerine izin vermemiştir. Enver Paşa’nın ise nişanlısından hatıra olarak, elinde sadece “tek bir saç teli” vardır. Bu saç teline gösterdiği hürmet, Naciye Sultan’a gösterdiği ve göstereceği hürmetin bir tezahürüdür. Nişanlısından aldığı bu kıymetli hatırayı “üzerinde âyet-i kerime yazılı gümüş bir muhafazaya” koymuştur.

Enver Paşa, eşi Naciye Sultan’a bu denli muhabbet ve sevgi beslemesine rağmen, vatan ve dostları söz konusu olduğunda, bu konulardaki duygularını da net bir şekilde ifade etmiş, Naciye Sultan’ın da bunu anlamasını istemiştir. Mesela, Trablusgarp Savaşı sırasında yazmış olduğu bir mektupta, nişanlısı Naciye Sultan’ın, İttihatçılar aleyhindeki sözlerine, “… Ben, vatanın selametine, dolayısıyla dinin, Hanedan-ı Osmaniye’nin şerefinin yükselmesinden başka bir şeye çalışmayan ve Meşrutiyet için beraberce çalıştığım ve bugün de düşmana şiddetle göğüs germeye hükûmeti sevk eden arkadaşlarım hakkında bu yolda yazışınızı 'ancak beni cezalandırmak için yaptığınızı' kabul edeceğim” diyerek mukabele eder. Yine de ona olan sevgisini ifade etmeden mektubu bitirmez ve şu cümleyi ekler: “Mamafih, bir araya gelip sizi kucakladığım ve gözlerinizden öptüğüm zaman 'fikirlerimiz de, kalplerimiz de birleşmiş olur'."

Enver Paşa’nın vatan sevgisi de Naciye Sultan’a olan muhabbeti ile iç içe geçmiştir. Denebilir ki, Naciye Sultan ile birlikte vatanı bir başka sevmeye başlamıştır. Bir mektubunda bunu şu şekilde ifade eder: “…Hayır! Ya ben bu milleti bahtiyar göreceğim, yüzü ak, alnı açık gezdireceğim, yahut bana dünyada hiçbir şey lazım değil; daha doğrusu hiçbir şeye layık bir mahluk değilim. Sizin yanınızda oldukça, sizin nüvaşinize nail oldukça, vatanım, dinim için çalışmaktan yorulmayacak…” 27 Temmuz 1911 tarihli bir başka mektubunda ise, “Ne yalan söyleyeyim memleketimi her şeyden çok, hatta sizden bile çok seviyorum. Tabiî bana gücenmezsiniz” diye başladığı cümlelerini Naciye Sultan’ın “damarındaki kan” sebebiyle kendisini anlayacağını, çocuklarını bu şuurla yetiştirmeleri gerektiğini ve bunun için mücadeleden geri durmayacağını beyanla sürdürür.

Elbette Enver Paşa ile Naciye Sultan arasındaki bütün mektupları burada alıntılamak veya bunlara atıfta bulunmak mümkün değildir. Buraya kadar vermiş olduğum örneklerin amacı, bu bahiste Enver Paşa’nın neden öne çıktığını ifade ile onun bu “romantik” ruh halinin doğru anlaşılmasını sağlamaktır. Enver Paşa, mektuplarının tamamı incelendiğinde, eski hikâyelerde yer alabilecek “romantik bir savaşçı” figürüdür. Lakin bu figürün içerisinde kabalık, saldırganlık veyahut sevdiğine zarar verme gibi bugün “romantizm” adı altında ileri sürülen ve sevgiyi “şiddet” ile ilişkilendiren hiçbir unsur yoktur. Kadına değer verme konusunda ise, görüldüğü / görüleceği üzere, gayet dirayetli ve saygılı bir üslup ve ilişki söz konusudur. Mektuplardaki ifadeler, her daim tatlı bir söz ile başlamıştır veya bitmiştir. Bu sebeple, Enver Paşa ile ilgili bu kısmı kapatırken, söylemek istediğim, Enver Paşa’nın sevgisini anlamanın “ince” bir ruha ama “mücadeleci” bir karaktere sahip olmakla gerçekleştirilebileceğidir. Diğer bütün anlamalar, yanlış anlamadır.

Tabii bu yazının ana ekseni Enver Paşa üzerinden Türkçü romantizm konusuna gelmekti ama meseleyi doğru ifade edebilmek adına bazen girizgâhın uzadığı vakıadır. Bugün, Türkçü romantizm veya romantik Türkçülük olarak adlandırabileceğimiz bir durum var. Bu durum ise genel itibari ile Enver Paşa’nın mektuplarının, Hüseyin Nihal Atsız’ın şiir ve romanlarının ve bir takım diğer sembollerin etrafında dönmekte. Enver Paşa’nın mektupları konusuna zaten değindik. Hüseyin Nihal Atsız’ın romanlarında ise özellikle “Ruh Adam” romanı üzerine bir yoğunlaşma söz konusu. Bunda Selim Pusat’ın asker olması hasebiyle bu “romantik savaşçı” figürünün tam bir karşılığı olması fikrinin yattığına inanıyorum. Yine hem bu kitapta neşredilen şiirleri, hem de diğer şiirleri de bu figürü destekler mahiyette satırlar ile doludur. Bunların tamamı aslında, yaşadığımız / yaşamak istediğimiz hayatların bir yansımasıdır. Bir sohbet esnasında, herkesin bir Naciye Sultan veya Güntülü hayal ettiğini ama bir Enver Paşa veya Selim Pusat olma dirayetini gösterip gösteremediğini sormuştum. Buna o dönem bir kısım cevaplar aldım ama bu da herkesin yine kendi zaviyesindendi. Öte yandan, ömrü cephelerde geçecek birini uzun süre beklemenin, onu gördüğü günlerin çok az olacağını bilerek bu durumu tercih etmenin kaç Naciye (Sultan) çıkaracağı, bir Güntülü veya Leyla Mutlak olmak için gereken coşkunluğu veya zarafeti de kaç kişinin gösterebileceği muallâktır. Şartlar, fertler, toplumlar değişmiştir ama sevgi veya muhabbet duygusundaki değişim yine kişilerin kendisi ile alakalıdır. Yani genel bir Enver Paşa veya genel bir Naciye Sultan yoktur. En azından, benim fikrimce, bu çağda imkansızdır. Sadece Enver’den veya Naciye’den, Selim’den veya Leyla’dan şubeler bulunabilir: Zayıf veya güçlü.

Semboller meselesine gelince, 90’ların sonu 2000’lerin başında romantizm bizler için (kaynaklar kısıtlı olması sebebiyle) daha ziyade Arif Nazım şiirleri, Ahmet Yılmaz’ın “Müebbet” ve “Firar Geceleri” ile kendine bir temel bulan bir düzlemdi. Hüseyin Nihal Atsız ve Dilaver Cebeci şiirleri de yine bu düzleme kaynaklık ediyordu. Çok “seçkin” bir anlayış değildi belki ama özünde saf bir duruş da saklamıyor değildi. O dönemden eleştireceğim en önemli şey “Bir Ülkücü Sevdim” isimli şiir / şarkı. Bu eser, Ülkücü bir genci, sevgisini söylemekten imtina eden, bunun yerine gitmeyi tercih eden bir kişi olarak tasvir ediyordu. Böyle olmadığını anlatamadığımız gibi, bu şiirin fazla dinlenmesi bazı arkadaşlarımızda “olması gerekenin bu olduğu” fikrine de sebep olmuştu. Bazıları, duygularını açamadan sevdikleri kızlara, eğitim hayatlarını bitirdiler. Bugün ise bunun tam tersi kutbunda “Bozkurtça baktım sana, yaktın beni Asena” isimli eser duruyor. Bu da tam olarak ilkinin diğer hali benim nazarımda. Yani ilki fazla sert, kapalı, ketum iken bu fazla “sıradan”. Üstelik bunun resimlerle, sözlerle, tuhaf pozlarla beslenmesi de olayın bir duygudan çok bir şekle dönüşmesine sebep oluyor.

Peki, bu sembol olgusuna karşı mıyım? Tamamen değilim. Karşı olduğum kısım, bunun asıl olay gibi görülmesi, yani zahirin batına, batının zahire dönüşmesi, duygu ve durumun tersyüz edilmesi. Yoksa duygu ile gösterme şekli arasındaki bir denge, Türkçülüğün içindeki duygusal yanı da mücadeleci yanı da daha iyi bir şekilde yansıtabilir. Türkçülük, içinde barındırdığı kadın-erkek ilişkileri, toplumsal bakış, edebiyat, sanat, musiki gibi alanlar birleştirildiğinde, herkese uygun bir “romantizm” duygusu ortaya koyabilecek yetkinliktedir. Sadece bu alanı platonik duygular ile aşırı korumacı güdüler arasındaki cendereden çıkarmak gerekmekte.

Şiir okumak, romanlarda bir kahramanın peşinde gitmek elbette güzel, fakat hayat bizden bundan daha fazlasını istediği veya biz hayata bundan daha fazlasını katmayı arzuladığımız için, bu alanda ideal ile gerçek olan arasındaki bağları ne kadar doğru düzenlersek, o kadar sağlıklı bir toplumu inşa ve devam ettirebiliriz.


Veysel Çıtlak

NELER SÖYLENDİ?
@
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA
bursa escort bursa escort konya escort selçuklu escort kulu escort akşehir escort cihanbeyli escort meram escort porno izle sex hikayeleri seks hikayeleri