A. Kutalmış Işık
Giriş Tarihi : 28-10-2020 16:52
Güncelleme : 28-10-2020 17:23

Sıfırı Yarım, Biri İki Eden Garblılaşamamaklığımız

Coğrafyası, demografik yapısı, asli unsurunun kültürel kodları, tarihi mirası itibariyle Türkiye; Cihangirlinin hayalindeki orduya dahi ihtiyaç duymayan sorunsuz, pespembe tabloların yaratıcısı bir ülke olmaktan daima uzak kalacaktır. Lakin bu asla kötü bir haslet olarak algılanmamalı, aksine hedeflerini, kendinizi gerçekleştirmeniz için bir fırsat olarak düşünülmelidir. Tabii sorunların menbaı siz değilseniz…

Sorunların kırmızı çizginizin ihlal edilmesinden kaynaklanması size şaşmaz bir haklılık payesi taltif etmez. Evvela çizginizi doğru yerden çekip çekmediğinizi ölçüp biçmeniz, durduğunuz noktadan emin olmanız lazımdır.

Bugünün Türkiye’si, birilerinin karşı devrimle ele geçirdiği ‘Yeni Türkiye’; yanlış çizgilerin ihlali üzerinden muhtelif kuvvetlerle hesaplaşmak bahasına sorun kaynağı bir memleket haline dönüşmüştür. İşte bu bir fırsat değil, aksine fırsatlara koşacağımız yolları tıkayan bir bahtsızlık abidesidir.

Peki, büyük potansiyeline rağmen Türkiyemizin idaresi neden bizim ellerimizden kayıp gitmiştir, neden birilerinin ‘Yeni Türkiyesi’ oluvermiştir?

Zira biz başarısız olduk, esas davamızı unuttuk, yanıldık, daima ileri bıkmak yanlışını doğru belledik. Oysa psikanalizin babasının ifadeleriyle; “İnsan, geçmiş ve şimdiki durum hakkında ne kadar az şey bilirse gelecek hakkındaki yargısı da o derecede önemsiz olur”.

Nerede başarısız olduk, yanıldık, unuttuğumuz esas davamız neydi?

Sondan başlayıp kısa cevaplarla ilerleyelim:

Unuttuğumuz esas davamız; Türk Garblılaşması idi. Sözde hep yaşatıldı lakin onun ilkelerine, değerlerine kafa yormayı; yoranlara muhabbet beslemeyi terk edeli çok oldu.

Unuttuk zira Garblılaşmanın tamamlandığına iman eden azımsanmayacak bir kitle meydana geldi yahut belki de meydana getirdik. Bu kitle, yanılgımızın vitrinidir. Oysa başarısızlığımız da tam olarak bu nokta da peyda olmuştu. Biz esas davamızın tahakkukunda ciddi bir hezimete uğramış, başarısız olmuştuk. Rahmetli Mümtaz Turhan’ın Garb medeniyetinin esas unsurlarını şöyle sıralıyordu; “İlim, ameli hayata tatbikinden ibaret olan teknik, insan haklarını teminat altına alan hukuk ve hürriyet”. Biz, bunları anlamadık, anlamağa gayret dahi etmedik ve dolayısıyla uygulamağa koymağa da imkan bulamadık.

Cumhuriyetimizin muhterem banilerini, söz konusu vitrine koymak hadsizliğine başvurmuyoruz. Ancak halka halka düşünecek olursak, banilerimizden mürekkep ilk halkadan gayri entelijansiyamızın kahir ekseriyeti bu vitrinin en nadide portreleridir. Gazi Babamızın Namık Kemallerden tevarüs ettiği mukaddes davası, yani Türklüğün esas davası anlaşılmadı, yanlış anlaşıldı, ona bilinçsizce ihanet edildi.

İhanetin neticesi; Türkiye’nin Garb’ın ucuz bir taklidine, bugünkü siyasi müstevlilerin hakimiyetine layık, bütün dünyanın yaka silktiği bir memlekete dönüşmesidir. Birtakım psikotik hastalıkların esiri olmuş zavallı koltuk sahipleri; Türkiye’nin daima Haçlı Seferlerine göğüs germekle mükellef olduğuna ve buna rağmen büyüdüğüne halkı inandırmağa gayret ederken bu safsatalara kendisini inandırdı.

Garb’ın esas unsurları alınamazken “münevverimizin” zihnine Garblılaştığımız zannı zerk eden neydi, peki? Kolaya kaçışımızdı! Biz, istikamet Garb dedikten sonra en kolayı tercih ederek en ön plandaki, en ihtişamlı, en şaşalı unsurları gördük ve benimsedik. Bu; Çırmıktılı bir Kürt’e smokin giydirip onu Çin restoranına oturtmak; ne bileyim Güneysulu yahut Kasımpaşalı görgüsüz bir taşralıyı Élysée’ye, Buckingham’a taşımaktır. Neticenin ne olduğunu tahayyül etmek güç olmasa gerek…

Türkiye’nin fevkalade mühim dahili sorunları vardır. Demokrasiyi terk etmiştir; yasama, yürütme, yargı tek elce derdest edilmiştir; basın özgürlüğünden mahrumdur, basını yoktur; hariciyede ibretlik bir örnek vesikası yaratarak köksüzleşmiştir; insan hakları ihlalleri dahiliyesinin en büyük sorunu haline gelmiştir.

Bunların her birinin çözümü aynıdır; üniversite. Bilime ve tabiidir ki, bunun için de bilimsel üretim yapacak bilim insanına muhtacız. Bilimin de bilim insanının da fabrikası olan üniversitelere muhtacız. Elbette bugünün yarım üniversitelerine, üniversite tabelalı ticarethanelerine, siyasi parmağın dahliyle liyakatsizlik yuvalarına dönüşen bataklıklara değil; gerçek üniversitelere…

Bu bir talep değil, yol haritasıdır. Hem kimden talep edebiliriz? Yukarıda tasvir ettiğimiz siyasi müstevlilerden mi? Bereket versin, zor günlerden geçiyoruz lakin yine de akli melekelerimizi o denli de kaybetmiş değiliz.

Yine Turhan’a atıfla not düşelim; bir ülkenin başına gelebilecek en kötü şey ‘fena yönetim’ olduğu gibi en iyi şey de ‘iyi yönetim’dir. Türkiye, Garblılaşma davasını hatırlamalı, hatalarıyla yüzleşmeli, Garb’ın esas unsurlarına doğru yürüyüşüne verdiği uzun aradan sonra eskisinden daha hızlı bir şekilde yürümeli, hatta koşmalıdır. Bunun için önce fena yönetim defedilmeli, sonra bahsi geçen dahili ve harici sorunlara ve onların çözümlerine odaklanmalıdır. Meselelerini halletmek mecburiyetinde olan Türkiye; aynı çukura yeniden saplanmamalı, Garblılaşmayı yeniden bir hedef kılmadan onun Türk’ün büyük hedefleri yolunda inşa etmeğe çalıştığı bir köprü olduğunu iyi bellemelidir.

Şimdilerde pek sevilen bir lakırdı var, ‘Türk beklenendir’ diye… Sahiden de artık işleri yoluna koyup bekleyenlere varmak zamanıdır. Doğu Türkistan’dan Batı Trakya’ya, Kırım’dan Güney Azerbaycan’a beklenen Türkiye…

Not: Bu yazı, Garblılaşamamaklığımıza dairdir. Yazının başlığında buna sıfat kılınan hangi sıfırın yarım ve hangi birin iki edildiğinin meselesi, bir başka yazıya konu edilecektir.


A. Kutalmış Işık

NELER SÖYLENDİ?
@
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA