Edebiyat
Giriş Tarihi : 06-04-2020 20:33   Güncelleme : 06-04-2020 20:33

Gazi Emmi

- Saat daha demin 12’ydi

Gazi Emmi
- Saat daha demin 12’ydi. Belki on dakika önce. - Yirmi? - Hadi diyelim olsun bir saat. E, hala 12! Şu hastabakıcı mı oynuyor yoksa bununla? - İyi de onun boyu oraya yetmez ki. - Merdivenle mi çıktı acaba? İyi de o geldiğinde ben uyanıktım. Yoksa uyudum mu? Yok canım. Gözlerim dalmıştır belki ama toplasan üç, bilemedin beş dakika. - Emin misin? - Yahu nasıl emin olayım. Baksana saat durmuş. Yoksa hareket mi ediyor? Bir şey de belli olmuyor ki karanlıkta. Saat 10’da ışıklar mı söner! Sahi o zamandan beri iki saat mi geçmiş? - İyi de nasıl bileceğiz ki? - Bilemiyoruz işte, mesele de o. Sen beni dinlemiyor musun? Durmuş diyorum saat, durmuş! - Nesi durmuş, hareket ediyor işte. - Nasıl görüyorsun be. Gözlüğün bile gözünde değil. Burnunun ucunu göremezsin sen gözlüksüz. Geçen kaşığı burnuna sokuyordun az daha. - Sen kendine bak, iyice bozdun kendini. - Sus, terbiyesiz. Sen geçen gün aldığın kalemi ver geri. Bakayım diye aldın, yattın üstüne. Ne pis bir adam oldun. - Hangi kalem yahu? Şu uyduruk şeyden mi bahsediyorsun? - Uyduruk senin amcandır. Edepsizlik etme! Lan, o saat 12’yi geçmiş mi? - Ne bileyim be adam. Ne taktın sen de saate ha. Yat uyu, sabah nasılsa hasta bakıcı gelir uyandırır. Sahi kaçta uyandırıyor o bizi? - Saat çalışmıyor ki. - E dün sabah kaçta uyandırdı? - Ohooo… Sen sorsana bana dün sabah ne yedik hatırlıyor muyum? - Yahu onda ne var. Zeytin, peynir, reçel, yumurta, çay. Salı günleri hep aynı şey var zaten. - Dün Salı mıydı? - Değil miydi? - Değildi tabi. Bir de bana şekil yapıyorsun burada. Bunak herif seni. - Bana ters yapma, ağzını kırarım senin. - Yahu sus. Dün karşıya Pazar kurduydular. Demek ki Pazartesiydi dün. - Bana bunak diyene bak. Onu önceki gündü o. Tabi sen ikindiye kadar yatınca, hatlar gitti sende. - Öyle mi oldu hakikaten ya? E, o zaman bugün Çarşambaysa kahvaltıda ekmek yerine bazlama gelir. Anlarız o zaman kim haklı. - Yat hadi yat. Herkes uyudu bir sen kaldın. Her gece başka muhabbet çıkarıyorsun. Dün de pencereye takmıştın. - Niye takmayacakmışım? Pencere kilitlenir mi yahu. Hava da mı almayalım? - E açıyorlar ya. - Ne açıyorlar. Biz bahçeye çıkınca yalandan bi açıyorlar işte. - Sen ne istiyorsun? - Gece hava almak istiyoruz belki, açıp yıldızlara bakacağız. - Niye, arada cam varken bakamıyor musun? - Bakamıyorum! - Atlarız diye açmıyorlar. Haklılar da. Sana belli olmaz. Saat durduydu kaçtıydı derken, bırakırsın kendini aşağıya. - La sus, kırarım senin ağzını. Deli miyim ben? - Değil misin? - Bak hala cevap veriyor deyyus. - Zoruna mı gitti? - Gitti tabi. Duymayayım bir daha ağzında. Ağzını yumdururum senin. - Ne yaparsın? - Yumdururum! - O ne be? - Neyse ne! İşine bak hadi, beni avare etme. - Tamam, peki. Duyan da mercan çıkarıyor zannedecek. Duvara bakıp duruyorsun. - Yahu sana ne adam. İster duvara bakarım ister tavana. - E tamam ha, demedim bir şey. Hadi, Allah rahatlık versin. - Sana da! Birkaç dakika geçmiş geçmemişti ki odada yeniden bir ses duyuldu. - "İşte biz ki ta ezelden beri atlıyız, Asırların göklerinde biz kanatlıyız. Kanımızın ateşinden şimşek yarattık; Bu şimşekle küheylana bir kırbaç attık. "Allah!" diye haykırarak "Zafer" imize Hurûşettik Sakarya'dan ta Akdeniz'e..." - “Âtîlere koşuyoruz gençlikle, şanla... Şan beraber koşar Hakka doğru koşanla.” - Var ol gardaşım, Yaradana kurban! - Sen de var ol da nereden geldi aklına bu saatte? - Ne bileyim. İçimden bir ırmak taştı sanki. Taştı da Sakarya’ya karıştı sanki. Top seslerini hatırlıyor musun? - Nasıl hatırlamam. Yunan’ı Ankara’ya gelirkene durdurup da kovalamıştık. Sabah, sanki bayram topları atılıyordu. - He ya! Senin mermin bitmişti de süngüyü kılıç gibi savuruyordun kefereye. Kükremiş aslan gibin. - Aslanın askeri aslan olur evelallah. Tilki olacak değil ya! - Yaşaaa!... Bu coşkulu haykırıştan biraz sonra, odasının kapısı yavaşça ama gıcırtıyla açıldı. İçeri orta boylu, 20-25 yaşlarında genç bir hemşire girdi. Elindeki feneri karanlığa doğru tuttu, gözlerini etrafta gezdirdi. Bir şey arar gibiydi. Çok geçmeden onu gördü. - Ne oldu Gazi Emmi? Neden bağırırsın? Bak rahat edesin diye seni tek kişilik odaya aldık, yanına kimseyi de koymadık. Niçin bağırır da bize zahmet edersin? Hastalar uyumaktadır şimdi. Gazi Emmi elini pijamasının kenarlarına birleştirmiş, camdan dışarıya, sanki çok uzaklara bakmaktaydı. Hemşire, camdan yansıyan belli belirsiz suretinden, burada olmadığı fikrine vardı. Bir süre cevap verecek mi diye bekledi ama ses yoktu. Neden sonra sessizliği yine kendi bozdu. - Hadi yat şimdi. Daha sabaha var. Dinlenmen lazım senin. Kapıyı usulca kapattı. Işık önce kapının altından bir miktar içeri sızdı, sonra yavaş yavaş kayboldu. Oda yeniden karanlığa gömülmüştü. Gazi Emmi biraz sonra konuştu. - Bayram topları gibiydi ya. Oysa kaç bayram oldu sen gelmedin be gardaşlık. Gözü yine uzaklara daldı. Sanki yirmi yıl öncesine, Çal Dağı’na gitmişti. Uzaklarda bir yıldız kayıyordu. Gazi Emmi gülümsedi. - Vur gardaşlık! Golların gopana gadar vur!

-SON-

Veysel Çıtlak