Edebiyat
Giriş Tarihi : 09-03-2020 20:14   Güncelleme : 09-03-2020 20:14

Hikayenin Sonu

Hiç kimse kalmamıştı

Hikayenin Sonu
Hiç kimse kalmamıştı. Mahalleye kentsel dönüşümün girmesi ile neredeyse herkes evlerini terk etmiş, bazı yerlerde yıkım başlamıştı. Yıkılmayan evlerin ise zamanla yıkılacağını, ev sahiplerinin çoktan müteahhitlerle anlaştığını duymuştu. O ise yıllar önce yaptığı evinden çıkmak ve bir insan kalabalığının içine girmek istemiyordu. Buradan başka bir yerde yaşamaya niyeti yoktu. En azından sağlığı elverdiği, eli ayağı tuttuğu sürece burada kalacaktı. Bunun ne kadar süreceğini bilmiyordu ama bir gün mecburen buradan ayrılacağını hissediyordu. Yine de bunu elinden geldiği kadar geciktirmek arzusundaydı. İçeriden aldığı tahta bir iskemleyi dışarıya, pencere önüne koydu; sırtını duvara yasladı ve mahalleyi izlemeye başladı. Şehrin merkezinden uzakta, tepeye doğru yükselen kısımda kurulmuş olan bu yerin ilk hali dağınık, huzursuz ve gergindi. Derme çatma yapılmış gecekondular, kendilerine hiçbir şey vaat etmeyen bu yerde bir umuda tutunmaya çalışan insanlar, farklı kültürler, çamur içindeki sokaklar ve gelecek hakkında bir düşüncesi olmayan çocuklar ile dünyadaki pek çok benzeri gibiydi. Çoğu şeyin olmadığı, olan şeylerin değerinin katlandığı, insanların ayakta kalmaya çalıştığı bu yer de gelişen zamanla birlikte değişti. İmkân bulanlar gecekondularının yerine betonarme binalar yaptı, diğerleri ellerindeki imkânlarla gecekondularının içini daha yaşanır hale getirmeye uğraştı. Yaşama değil de yaşamın bir kıyısına tutunmaya çalışıyordu insanlar. Yıllar, uzun ve yorucu bir yol gibi geçti ayaklarının altından maziyi düşünürken. Cebinden usulca tabakasını çıkardı. Parmaklarıyla şekil verdiği kâğıda göz kararı tütün koyup sarmaya başladı. “Bu mereti de bir bırakamadık gitti” dedi, sardığı sigarayı dudaklarının arasına götürürken. Cebinden çıkardığı kibrit kutusundan bir çöp aldı, hızlıca çekti ve yanan kibriti sigarasına yaklaştırdı. Alev kâğıtla buluştuğunda derin bir nefes çekti. Sanki beynine giden bütün damarlara kan hücum etmişti. Duman havada yükselirken gözleri önce karardı sonra yeniden aydınlandı. Elindeki kibrit çöpünü yeniden kutuya, onu da cebine koydu ve karşısındaki manzaraya daldı yeniden. Uzaktaki bir evde çocuklar güvercin besliyordu. Bu yüzden ne zaman o tarafa baksa bu ev gözüne takılır, inip kalkan veya sadece çatıda öylece duran güvercinler dikkatini çekerdi. Birkaç kez oraya gitmek ve güvercinleri yakından görmek istemişti ama yol gözünde büyüyordu. İhtiyar bacaklarını onu oraya taşımaları için yormaması gerektiğini düşünüyordu. Yine de buradan gördüğü manzara dahi, ona huzur vermeye yeterdi. Bu aynı zamanda mahallede hala hayatın devam ettiğini bilmenin huzuruydu. Orada güvercinlerin artık uçmadığını görmek, belki de onun son umudunu da götürecekti. Bu düşünceler zihninde büyürken, az ilerisinde bir hareketlilik hissetti. O tarafa döndüğünde iki gencin kendisine doğru geldiğini fark etti. Gözlerini kıstı, gençleri tepeden aşağı süzdü ama yok, ikisini de tanımıyordu. Gençlerden biri diğerine göre daha uzun boylu, hafif uzun saçı ve seyrek sakalı ile yirmili yaşların hemen başında görünüyordu. Diğeri ise daha sade kıyafeti, tıraşlı yüzü ve elindeki çantası ile daha resmi ve yaşça biraz daha büyük bir ifadeye sahipti. İkisinin de adımları uyumluydu. Nedense birlikte yürüyen insanlar gördüğünde, adımlarını aynı anda ve aynı ayakla atıp atmadıklarına, yürüyüşlerinde bir uyum olup olmadığına dikkat ederdi hep. Askerde de bu huyu, disiplini ve okuryazar olması sayesinde çavuş olmuş, askerlik sonrası köyünde de sırf bu unvandan dolayı Çavuş diye çağrılmıştı. O, bu kısa zaman aralığında geçmişe gidip gelirken, gençler de yanına ulaştı. - “Selamünaleyküm Bey Amca!”, dedi elinde çanta olan. “Nasılsın?” - “Aleykümselâm yeğenim! Beylik mi kaldı bu devirde. Baksana kendi evimizde bile tek kaldık. Çavuş Dayı de sen!” dedi gençlere sorgulayan gözlerle bakarken. - “Peki, Dayı, oturmaya müsaade var mıdır?” - “Olmaz olur mu, durun size de iki iskemle getireyim” dedi, yerinden usulca kalkarken. - “Dayı biz alırdık” dedi gençlerden diğeri ama yaşlı adamın el işareti ile sözü çok uzatmadı. Gençler, yaşlı adamın elinden tahta iskemleleri alıp yanına, yüzleri ona dönecek şekilde oturdular. Yaşlı adam da mahalleye çevirmiş olduğu iskemlesini düzeltip, gençlere döndü, cebinden tabakasını çıkarıp yeniden bir sigara sarmaya başladı. Gençler, söze girip girmemekte kararsızdı. Birbirlerine bakıp, hangisinin söze gireceğine karar vermeye çalışıyorlardı ki yaşlı adam onlardan önce davrandı. - “Anlatın hele gençler. Sizi buraya hangi rüzgâr attı? İnsanoğlu, buraya kendi isteğiyle gelmez ya. Vardır sizin de bir derdiniz herhal. Yoksa o müteahhitlerden misiniz siz de? Yaşınız da pek genç.” - “Yok, Dayı” dedi tıraşlı genç. “Öğrenciyiz bir üniversitede. Bir araştırmamız var, onun için geldik.” - “Nesi kaldı ki buraların araştıracak. Aha karşıda birkaç hane, birkaç hane de burada. Gerisi yıkıntı döküntü. Hiç kimse kalmadı ki. Arada şarapçısı, hapçısı gelir işte. Onlarınki de keyiften. Tilki yatağı oldu buralar.” Gençler önce birbirlerine, sonra mahalleye baktılar. Hakikaten de manzara yaşlı adamın söylediğinden farklı değildi. Bazı evler tamamen yıkılmış, bazılarının işe yarar kısımları, kapıları, pencereleri, demirleri sökülmüştü. İlerde birkaç evde yaşam belirtisi vardı, bir de arkalarına doğru uzanan yamaçta oynayan birkaç küçük çocuk görmüşlerdi. Mahallede doğru dürüst kedi, köpek dahi kalmamıştı. Yaşlı adamın da bir yandan sigarasını içip, diğer yandan onlarla birlikte mahalleyi izlediğini fark ettiler. Yüzünde yılların yorgunluğu görünüyordu ama yine de dinç sayılırdı. Saçları oldukça beyazlamış, bıyığının ortasında sürekli tütün içen insanlara mahsus o sarı leke oluşmuştu. Belli ki yıllardır tütünü kendi sarıp içiyordu. Kıyafeti ise oldukça temiz ve ütülüydü. - “Tek mi yaşıyorsun Çavuş Dayı? Kimin kimsen yok mudur?” diyerek yeniden söze girdi gençlerden biri. Yaşlı adam mahalleye bakarken öylesine dalmıştı ki cevap vermedi bir süre. Sonra birden kendine gelmişçesine bir hareketle gençlere döndü. - “Tekim ya. Çocuklar gittiler. Bana da gel dediler ama ben istemedim. 30 yıldan fazla var, buradayım. Nere gitsem sığmam gibi gelir bu vakitten sonra.” - “Peki ya hanımın?” Yaşlı adamın sigarasından son ve uzun bir nefes aldığını fark ettiklerinde, sorunun cevabını almışlardı aslında. Onun dünyasına birden böylesine dahil olmalarının mahcubiyetini hissettiler. - “İki yıl oldu. Karakışı atlattı da bahara varamadı. Zatürre dedi doktor. 45 yıla yakındı beraber yaşadığımız. İçeride fotoğrafı kaldı yadigâr. Bir de az aşağıda mezarı. O buradayken, ben de gidemem ya. Siz anlatın hele, nedir benden istediğiniz?” - “Biz!” dedi gençlerden biri, “Bir araştırma yapıyoruz. Kabul edersen sana bir kitap vereceğiz. İçinde hikâyeler var. Her bir hikâyenin sonu attık. Yani mesele bir yere kadar ilerliyor ama sonu yok.” - “Ee” dedi yaşlı adam. Belli ki ilgisini çekmişti. - “Senden isteğimiz Çavuş Dayı, eğer olur dersen, meselelerin sonunu senin yazman. İster birinin sonunu yaz, ister hepsinin. Tabi, hepsine bir son yazsan bizim için daha iyi olur.” - “İyi de benim hiç öyle şey yazmışlığım yok ki!” dedi yaşlı adam. Bir yandan istiyordu ama öte yandan nasıl yazacağını, ne söyleyeceğini bilmiyordu. Bilmediği bir işe bulaşmak istemezdi. - “Olsun” dedi daha genç olan. “Sen yazmaya niyetliysen, yaparsın mutlaka. Konuşur, biriyle dertleşir yahut kendine yazar gibi düşün. Hem biz de arada geliriz, yazdıklarına beraber bakarız.” Bu sırada diğeri çantasından mavi, kapaklı bir dosya çıkartmış, yaşlı adama uzatmıştı bile. - “Peki” dedi yaşlı adam. “Amma, arada gelin ki yol yordam gösterin bana. Bu yazmak dediğin konuşmak değil ya…” - “Olur” dedi gençler. “Haftaya bugün gelip, ilk yazdıklarına birlikte bakarız. Hem bir çay da içeriz karşılıklı. Şimdilik bize müsaade, daha gidecek yerlerimiz var.” Ayağa kalktılar. Yaşlı adam da onlarla birlikte kalktı. - “Otursaydın ya Dayı, biz giderdik.” - “Olmaz, sizi yola koyup gelirim ben. Hem ayaklarım açılır biraz. Çok oturdum zaar.” Evden ana yola çıkan yere kadar birlikte yürüdüler. Gençler hızlı adımlarla yokuştan aşağı inerken, yaşlı adam da ağır usul evine döndü, iskemlenin üzerine bıraktığı dosyanın kapağını açıp ilk sayfaya baktı. İlk sayfada kocaman harflerle yazan şeyi okudu: Tolstoy- İnsan ne ile Yaşar. Dosyayı ve iskemleyi aldı, içeri girdi, kapıyı kapattı.