Edebiyat
Giriş Tarihi : 20-04-2020 21:00   Güncelleme : 20-04-2020 21:00

Karlar Altında

O sene kış uzun sürmüştü

Karlar Altında
O sene kış uzun sürmüştü. Kar neredeyse evlerin boyuna ulaşmış, kuzeye bakan yamaçlarda uzun buz sarkıtları oluşmuştu. Zaten evlerin birbirine uzak olduğu bu yerde herkes kendi evine çekilmişti. Soğuktan korunmak için ateşi yanar vaziyette tutmak gerekiyordu ama dışarı çıkıp odun almak için dahi birkaç saat uğraşılıyordu. İnsanlar, evlerinin üzerinde biriken karlar çatıya zarar vermesin diye ara ara onları düşürmeye çıkıyordu. Yolların kaç gündür kapalı olduğunu hatırlayan yoktu. İhtimal ki bir haftayı aşmıştı ve bir müddet daha böyle devam edeceğe benziyordu. Böyle zamanlarda en önemli şey yiyecekti ama erzak sıkıntısı pek yaşanmazdı. Eskilerin tecrübesi ile kış yaklaşırken eve un, tuz, şeker, çay ve lamba için gazyağı alınırdı. Öyle ya burada elektriklerin ne zaman gideceği, gidince de ne zaman geleceği belli olmazdı. Geceleri her ne kadar sobanın alevi evlere bir ışık parıltısı sunsa da evi aydınlatmaya yetmezdi. Böyle zamanlarda gazyağının kıymeti artardı. Lambadan yayılan sarı alev evin duvarlarında dalgalar oluşturur, ev ahalisi sohbet ederken, çocuklar bu ışığın yansımalarında oyunlar oynardı. Burada her evde neredeyse büyükbaş hayvan beslenir; bunlardan elde edilen süt, yoğurt, peynir, yağ satılarak ev bütçesine katkı sağlanırdı.  Bu zor kış günleri onlar için de zor geçerdi kuşkusuz. Yine de insanlar ilk fırtınalar başladığında önlemlerini alır, kendilerinden önce bu hayvanları düşünürdü. Pek çok evin içinde, alt kattaki ahıra açılan bir kapak bulunurdu. Kışın bu kapağı kaldırıp kolayca ahıra inebilir ve hayvanlarını karla uzun mücadeleler vermeden besleyebilirlerdi. Bu, coğrafyanın onlara aldırdığı bir önlemdi ve kıymeti bu zamanlarda anlaşılırdı. Köyün ortasındaki bu evde, İhsan ve Asiye’nin günleri de neredeyse diğer herkes gibi geçiyordu. Sabah soba yakılır, üzerine kaynaması için su konulur; ahırdaki işler halledilip, evin üstünde biriken karlar düşürüldükten sonra herkes sofraya otururdu. Evde İhsan ve Asiye’den başka üç de çocuk vardı: Hasan, Zeynep ve Ayşe. Üçü de okula gidiyordu ama bu havada uzaktaki okula gitmek imkânsızdı. Özellikle yaşları küçük olan bu çocuklar için. Karın bu kadar fazla olmadığı günlerde ise herkes çocuğunu ana yola kadar çıkarır; her gün çocukların babalarından biri onlar için karda iz açardı. Normalde yarım saatte gidilebilecek bu yol, böyle havalarda oldukça uzar ve geçilmesi zor bir hal alırdı. Doğa, burada insanı her mevsim başka şekilde sınardı. Çocuklar okula vardıklarında üstleri çoğunlukla ıslanmış olurdu. Onlar da sobanın etrafına yayılır ve üstlerini kurutmaya çalışırlardı. Sobayı, evi okula en yakın veli yakıyordu. Öyle olmasa okulun ısınması belki saatler alır ve çocuklar hasta olurdu. Bu okul, uzunlamasına tek bir binadan oluşan, çatısı tenekeden, pencereleri ahşaptan bir yerdi. Hemen yanına küçük bir odunluk yapılmıştı. Kışların sert geçtiği ve çok yağmur alan bu yerde en önemli meselelerin başında ısınma geliyordu. O yüzden bu odunluk, kitaplar kadar gerekliydi. Sene başında her veli kış için bir miktar odunu buraya bırakırdı. Çok sert geçen sonbahar ve kış ayları ardından bazen odun erken biter, bu zamanlarda ise her öğrenci sabah evden gelirken elinde birkaç odun ile gelirdi. Bu zamanlar dayanışmadan aşılamayacak, zor zamanlardı. Çocuklar ise her şeyden habersiz, öğle arasında kartopu oynamanın hayalini kurardı. İhsan ile Asiye’nin kış vakti yapacak çok işleri olmazdı. Bu aylar, erkeklerin evin sağını solunu elden geçirdiği, kadınların ise yünden çorap veya kazak ördüğü, işlemeler yaptığı zamanlardı. Çocuklar evde iken ikisinin de neşesi yerindeydi. Zeynep ve Ayşe, sürekli babalarına sorular sorar; Hasan ise evin altını üstüne getirirdi. Evin içinde yankılanan çocuk sesleri, her ikisinin de huzuruydu. Fakat bu huzur bir akşamüstü bozulacak, evde büyük bir telaş başlayacaktı. Yine dışarıda tipinin alabildiğine hızlandığı, rüzgârın kapıları ve çatıyı dövdüğü bir gündü. Dışarıya hafif bir sis çökmüş, vakit ikindiyi henüz geçmişti. İhsan sobaya odun atmış, ateşin yeniden harlanmasını izliyor; Asiye ise akşam yemeği için hazırlık yapıyordu. Bir anda Ayşe’nin çığlığını duydular. Diğer odaya koştuklarında Hasan’ı yerde yatar halde buldular. Yüzünü çevirdiklerine gördükleri manzara karşısında Asiye kendi tutamayıp, bağırmaya başladı. Hasan’ın alnından kanlar akıyordu. Kızlarını tutup sarsmaya başladı. “Ne oldu kardeşinize?” diye bağırıyordu. İhsan, karısının bir sinir boşalması yaşayacağını anlayınca içeri koştu. Bir tasa doldurduğu soğuk suyu, Asiye’nin suratına çarpıverdi. Asiye kendine gelmişti. - Kalk Asiye, duracak zaman değil. Tülbentlerinden getir, içerideki temiz bezlerden de yetiştir. Asiye donmuş gibiydi. İhsan, bunu fark edince sesini yükseltti. - Hadi durma. Vakit kaybedecek zaman değil. Temiz bezle tülbent getir. Bezler vitrinin alt çekmecesinde. Koş! Bezleri yerini Asiye de biliyordu ama İhsan, karısının şu anda kendinde olmadığının farkındaydı. O demedikçe yapamayacaktı. Asiye içeri koşup vitrinin alt çekmecesine daldı. O kadar sert çekmişti ki kapağın bir menteşesi eğrildi. Eline geçen bezlerin hepsini alıp, doğruca kocasının yanına koştu. Diğer elinde de birkaç tülbent vardı. - Su, dedi İhsan. Sıcak su getir. Ne kadar derindir görmemiz lazım. Yaranın etrafını temizleyince oldukça derin olduğunu fark etti. Çocuğun başı divanın köşesine gelmişti. Dikiş lazımdı ama onların dikmesine imkân yoktu. Karısına döndü. - Paltomla hediğimi hazır et. Tüfeği çıkar. Çizmelerimi getir. Oğlanı çarşıya yetiştirmekten başka yol yok. Giderken yoldan Muzaffer’i alırım. Karanlık basmadan alt yola ulaşırız. Oradan çarşıya araba bulmak kolay olur. Durma hadi! Ayşe evin içinde bir sağa sola, bir sola koşarken İhsan bir yandan kızları teskin etmeye çalışıyor, diğer yandan da oğlunun başına koyduğu bezin üzerinden tülbentle alnını sarıyordu. Bunu askerde görmüştü. Kanamayı durdurması gerektiğini biliyordu. Oğlunu bir battaniyeye sardı, paltosunu ve çizmesini giyip, hediğini ayağına geçirdi. Tüfeğine fişek koyup, fişekliğini omzuna taktı. Bu havalarda karşılarına ne çıkacağını bilemezdi. Yaban hayvanları bu mevsimde aşağılara iner ve yiyecek arardı. Bazı sürü sahipleri de kurtları karşılasın diye akşam olurken köpeklerini salıverirlerdi. Kapıyı açar açmaz içeri acı bir soğuk girdi. Kızlar ile anneleri birbirlerine sarıldılar. İhsan, Asiye’ye dönüp, “Korkma, Allah kerimdir. Eski patikalardan çabuk gitmeye çalışacağım. Aklın bizde kalmasın. Sen çocuklara mukayyet ol. Gece dönemem ama sabah ilk iş gelmek, gelemesem de haber yollamak olur. Allaha ısmarladık!” dedi ve ayağında hedik, omzunda tüfek, önüne çapraz sarılmış oğlu ile birkaç dakika sonra sisin içinde kayboldu. Veysel Çıtlak