Edebiyat
Giriş Tarihi : 21-02-2020 21:31   Güncelleme : 21-02-2020 21:31

Köşeden Bakarken

Sonbaharın ağaçlara tutunmaya, yaprakların yerle buluşmaya başladığı bir vakitti

Köşeden Bakarken
Sonbaharın ağaçlara tutunmaya, yaprakların yerle buluşmaya başladığı bir vakitti. Ekim olmalı. O müthiş Eylül yağmurları sona ermiş, yazın o sıcak halleri geçmişti. Burası, bugünkü halinden çok farklıydı. Bahçeye girişteki o koca demir kapı, henüz yoktu. Onun yerine üfleseniz düşecek bir tahta kapı, eğrilmiş bir telle duvara iliştirilirdi. Bahçe duvarı çok yüksek sayılmazdı. Öyle ki bu taraftan bakınca, diğer taraftan geçen insanların kafalarını görebilirdiniz. Hatta çocuklar bunu bir oyuna çevirmiş; bahçedeki eski bir divanın üzerine oturup, duvarın arkasında bir yükselip bir alçalan kafaları izlemek için vakit ayırır olmuştu. Bahçe şimdiki gibi meyve ağaçları ile değil, mevsimine göre sebzelerle doluydu. Ekilen kısımlar bahçenin kalanından küçük taş setlerle ayrılırdı. Eve gelen yola aralıklarla taşlar atılmış, yağmurlu havalarda çamura basmamak için önlem alınmıştı. Buraya sık yağmur yağardı ne de olsa. Yine de yağmurun çok yağdığı zamanlarda taşların altına su girer, bazen taşlara bastığınızda üstünüze sıçradığı olurdu. Ahşap çerçevelere camlar çiviyle tutturulmuş, macunla sağlamlaştırılmıştı. Belirli aralıklarla kuruyan macunu değiştirmek gerekirdi. Bunlar iki parçadan oluşan, alt kanadı yukarı itilerek açılan ve kuşkanadı gibi bir demirle tutturulan pencerelerdi. Duvardan biraz daha aşağıda kaldıkları için duvarın ardından evin içi görünmezdi. Bu yüzden bazı günler pencereler tamamen açılır, sıcak havalarda rüzgârın rahatça içeri girmesi sağlanırdı. Hepi topu üç oda olan bu evin giriş kapısı da bir tuhaftı. Tahta kapının üst kısmında bir karış kadar bir bölüm ayrılmıştı. Burada bir cam vardı. Muhtemelen içeri daha fazla ışık girsin diye konulmuştu. Fakat sadece tavana cılız bir ışık veriyordu. Kapının arkasına asılmış demir askılık hep doluydu. Ceketler, eski gömlekler, poşetler, şemsiyeler. Asılan şeyler ara sıra değişse de orası hiç boş kalmazdı. Mutfak, iki kişinin yemek yiyebileceği kadar geniş ama aynı anda hareket edemeyeceği kadar dardı. Bu yüzden yemek hazırlıkları oturma odasındaki büyük masada yapılır, burası ise bir kişiye bırakılırdı. Mutfakta düz sıra tahtalardan oluşan bir dolap vardı. Tabak, kaşık, tas gibi şeyler buraya; diğer büyük şeyler ise tezgâhın altına konurdu. Her şeyin yeri belliydi ve bu düzen neredeyse yıllarca hiç değişmeyecekti. Mutfağın küçük penceresi, kendinden beklenmeyecek şekilde mutfağı aydınlatırdı. Pencerenin önüne konmuş olan küçük menekşe, mutfağa bir renk katıyordu. Elbette mutfağa renk ve hareket katan tek şey bu menekşe değildi. Üstüne rengârenk oyalar işlenmiş danteller de mutfak dolabına farklı bir hava vermişti. Mutfakta küçük bir masa olmasına rağmen, burada ancak iki kişi karşılıklı yemek yiyebilirdi. O yüzden, özellikle akşam yemekleri hep birlikte salondaki büyük masada yenirdi. Salon, diğer odalara göre daha büyüktü. Burada bir büyük ve iki küçük divan, ahşap işlemeli güzel bir dolap, büyük bir yemek masası, nereden geldiğini evdekilerin de pek hatırlayamadığı tuhaf bir sallanan sandalye ile büyük divanın arkasını boydan boya kaplayan geyikli bir duvar halısı vardı. Divanların sırt kısımlarına kabarık minderler konulmuş, yere uzanan kısımları işlemeli örtülerle sarılmıştı. Baktığınızda rengârenk görünürlerdi. Dolabın içinde türlü cam eşyalar, bazı aile fotoğrafları ve yemek takımları bulunur; bu işlemeli takımlar, mutfakta duranların aksine sadece büyük aile yemeklerinde ve önemli misafirler gelince çıkarılırdı. Bu ağır dolabın ilk günden bu yana orada durduğuna şüphe yoktu. Ben de ilk kez bu odaya gelmiştim. Diğer iki oda hakkında pek bilgim yok. Eve ilk geldiğim gün o iki odanın da kapısı kapalıydı. Sadece birinde ailenin küçük oğlu ve karısının, diğer odada ise baba ve annenin kaldığını biliyorum. Çocuklara ise salonda yer yatağı serilir; sabah da toplanıp yüklüğe kaldırılırdı. Evin babasının beş kardeşi vardı ama kendi hariç hepsi gurbetteydi. O da burada çırak olarak başladığı dükkânda işi öğrenmiş, zamanla ustasından ayrılıp kendine yeni bir oto tamirhanesi açmıştı. İşleri fena sayılmazdı. Karısı Züleyha ev hanımıydı. Mahmut’un annesinin uzak bir akrabasının kızıydı. Birbirlerini uzaktan görmüşler, birkaç kez konuşmuşlar ve çok geçmeden de evlenmişlerdi. Üç çocukları olmuştu: Korkut, Zeynep, Tufan. Korkut ilkokul ikiye gidiyordu. Zeynep ve Tufan ise henüz okula başlamamışlardı. Korkut, bazen onlara okulda öğrendikleri şeylerden bahsederdi. Zeynep de anlatılanları duydukça okula gitmeye heves eder, abisini can kulağıyla dinlerdi. Tufan’ın ise okula böyle bir ilgisi olduğu söylenemezdi. O daha ziyade dinler, abisi ile bahçede oyun oynamayı severdi. Üç çocuğun arasında pek rekabet yoktu. Korkut adeta onları yönlendiren bir lider gibiydi. Anneleri de çocuklarını gözünün önünden hiç ayırmaz; Korkut’u sabah okula bırakıp, öğleden sonra okuldan alma işini de o üstlenirdi. Bu sırada çocuklar nineleri ve dedeleri ile kalır; anneleri gelince de onun etrafında pervane olurlardı. Mahmut ise işten genelde aynı saatte dönmeye çalışırdı. Akşam sofrada hep beraber olmak evin bereketini artırır der, öyle de yapmaya çalışırdı. Her ikisinin de ev büyüklerine hürmeti fazlaydı. Bu ev, sanki ilk günden beri böyle yedi kişilik bir yerdi ve düzen hep aynıydı. Sonbaharın ağaçlara tutunmaya, yaprakların yerle buluşmaya başladığı o günden bu güne kaç yıl geçti hatırlamıyorum. Zamanla çocuklar büyüdü, evin neredeyse her yeri tadilat gördü. Korkut üniversiteyi bitirip, başka bir şehirde işe girdi. Zeynep, tarih bölümünde üçüncü sınıfta. Tufan ise liseden sonra okumak istemedi. Mahmut’un da yaşlanması ile dükkândaki işleri o devralmaya başladı. Duyduğum kadarıyla babası kadar çalışkan ve babasının tabiriyle onun çıraklığındaki halinden çok daha ileride. Evdeki düzen çocukların gurbete çıkması ile biraz hüzünlü bir hale dönüştü tabi ki. Yine de her yaz ve her bayramda buluşabilmeleri onları mutlu etmeye yetiyor gibi görünüyor. Bense neredeyse ilk günden beri hep aynı köşedeyim. Buradan pek çok şeyi gördüm ve yaşadım. Fakat ilk günkü gibi sağlam değilim. Kumaşım yıprandı, kol koyma yerlerimdeki ahşap işlemelerim aşındı, bir miktar da çatlaklarım var ama hala bu evdeyim. Belki de az ilerimdeki büyük dolapla birlikte, evin en eski üyelerinden biriyim.