Edebiyat
Giriş Tarihi : 05-08-2020 19:33   Güncelleme : 17-11-2020 14:53

M. Bahadırhan Dinçaslan İle Şiir Üzerine Bir Söyleşi

M. Bahadırhan Dinçaslan İle Şiir Üzerine Bir Söyleşi

Şunu bil ki devletlüm, şair ölürken bile Sana doğru dinelmiş orta parmağa benzer"

Süleyman Çobanoğlu

Bu söyleşimizde, Bahadırhan Dinçaslan ile şiirin sınırlarında samimi bir sohbet gerçekleştireceğimizi temenni ediyorum. Şiirin ne olduğu (ne'lik bilgisi) ve -şayet böyle bir iddiamız varsa- ne olması gerektiği hakkında konuşacağız. Aynı toprak parçasını eşeleyerek farkında olmaksızın bir çukur açan ve zamanla o çukurun içine gömülüp ufku kaybedenlerden olmamak için klişeleşmiş sorular sormayacağım. Buna karşılık, özgün olduğu düşünülen ama okuyucunun ilgisini köreltecek cinsten sorulardan da sakınacağım. Samimi bir söyleşi olacağı vurgusunda bulunmuştum. Samimiyetin yalnızca üslûp ile ilgili bir nitelik olmadığının bilincinde olarak okuyuculara şunu belirtmeliyim: Bahadırhan Dinçaslan'ın poetikasını keşfederken aynı zamanda şiire dair kendi fikirlerimi de sınayacağım ve Dinçaslan’a bir dost meclisinde sormak istediklerimi, şimdi sizin huzurunuzda soracağım.

***

Belki de yaşamlarımızı "biricik" kılmamızı sağlayan, şu soruya verdiğimiz sayısız cevaptır: "Yaşıyor olduğum müddetçe bana sunulanları hangi amaç uğruna ve nasıl kullandım, kullanıyorum, kullanacağım?" Bu sorunun şiir özelinde karşılığı da şudur: "Şiiri hangi amaç uğruna nasıl yazdım, yazıyorum ve yazacağım?" Bir davanın hedef kitleye belletilmesi (endoktrinasyon) için şiiri bir sopaymışçasına kullanabilirim. Bir dogmayı ya da tüm dogmaları yıkma ideali için şiiri bir balyoz, yani bir başkaldırış vasıtası olarak ele alabilirim. Bana ait olan, yani "şahsî ve muhterem" duygulanımları dışa vurmak amacıyla şiiri lirik de yazabilirim... ve sayısız seçenek daha. Buradaki mesele, amaç ve araç bağlamında aksettirdiklerimizin farklılığından ortaya çıkıyor: Şiirin hangi amaca nasıl hizmet etmesi gerektiğini kendimce kurguluyorum ve şiir, özsel olarak diğerlerinden ayrılıyor.

● Peki, Bahadırhan Dinçaslan, kendi şiirini hangi amacı gerçekleştirmek için nasıl yazmaktadır?

BD: Şiire bir amaç yüklemek doğru mu, bilmiyorum. Ben vadilerde şaşkın şaşkın dolanıyorum. Amaçsızca dolanıyorum. Neden şiir yazıyorum? Bilmiyorum, ama hissediyorum ve ıstırap çekiyorum diyeyim. Şiirin işlevleri olabilir elbette. Etkileri de. Ama amacının olması pek benlik değil. Gördüğüm sahneler var, kurguladığım, düşündüğüm, bazen de gerçekten yaşadığım. Bunları birer film sahnesi gibi, tablo gibi sunuyorum; insanlardan çok kendime sunuyorum. Bir şekilde o sahneleri ölümsüzleştirmiş oluyorum, yahut o anki duyguları, düşünceleri. Buna amaç denir mi? Denirse benim şiirimin amacı budur.

● Şu soru ile devam etmek isterim ki şiirin mahiyetini belirginleştirelim: Şiir, uhrevî vasfından arındırılabilir mi? Antik çağlardan itibaren şiir, birtakım metafiziksel işlevlere sahip olagelmiştir. Tanrılara yakaran ve dua eden şiir, kişileri yahut kötücül ruhları lanetleyen şiir, büyü ritüellerini ve ayinleri tamamlamak için okunan şiir gibi metafiziksel yoğunluğu çeşitlilik gösteren şiirler mevcut. Modern uygarlığın doğuşuyla birlikte dört bir yana yayılmış olan sekülarizm ikliminde şiirin akıbeti nedir? Yani seküler bir şiir mümkün müdür ve üstte belirtilen uhrevî kökenlerinden kopartılabilir mi?

BD: Aklıma Poe’nun bilimden şikayet ettiği şiir geliyor. Bayağı hakikatlerden kanatlarıyla şairin kalbine pike yapan bir akbabadır bilim o şiirde. Perileri ormanlardan, ırmaklardan uzağa sürer, düşlerimizi çalar, bize de köhne, ışıltısız hakikati bırakır. Gerçekten öyle midir? Zannetmiyorum. İnsanlar tanrılarına şiir şeklinde yakardılar. Tanrılarını da şiirle konuşturdular. Ama bunlar nihayetinde, bir miktar sinir hücresinin etkileşimiyle mümkün oldu. Bu taraftan bak: Söylenen şiirin beynimizde bir kodu var aslında. Belli kimyasallar, belli elektrik mesajları belli bir şekilde bir araya geldi ve şiir oldu. Bu haliyle şiir seküler değil midir? Gayet sekülerdir. Temanın ne olduğu önemli değil, şairin bir ilham perisinden bahsetmesi de; nihayetinde şiir dünyaya aittir ve dünyaya dairdir. Ormanda yalnız yürüyen adamın evhamını anlatan bir şiir yazsam, mesela cinlerin onu kovaladığını söylesem, cinlere inanmış mı olurum? Metafizik bir şiir mi yazmış olurum? Hayır, besbelli ki o adam benim zihnimdedir, korkular da insan psikolojisinin eserleridir.

Fakat şiirin farkı, “bu korkular beynimizdeki ilkel savunma mekanizmalarından kaynaklanıyor” deyip geçmemesinde. O korkuları mesele etmesinde, işlemesinde. Ama işleyen şiire uhrevi, işlemeyene seküler demek yanlış olur. Modern yaşamın şiire etkisi bence başka bir cihetten. Şiiri okumak ve özümsemek için gereken birikim hep aşağı çekiliyor. Eski halk ozanının “Eyüp duysa sabretmezdi / Senin bana ettiğini” lafını anlamak için Eyüp kıssasına hakim olman gerekirdi; yani yalnızca yüksek kültür şiirinden, entel adamın şiirinden bahsetmiyorum. Ama şiir, edebiyat basitleşiyor. Başka işlevleri, motifleri öne çıkıyor. Şairden yetenek beklenmiyor; okurdan da ince ince işlenmiş bir şiiri anlayacak birikim istenmiyor. Şu sıralar enstrüman çalma kabiliyetinin hiçbir anlam ifade etmediği müzik tarzları revaçta mesela, onun gibi. ● Şiirsel ifadeler ile şiirin arasındaki fark/farklar nelerdir? Bir metne yahut söyleme “işte bu şiirdir" veya “bu şiirsel bir ifadedir ama şiir değildir" diyebilmemizi sağlayacak kıstaslardan bahsedebilir miyiz?

BD: Bahsedebilmemiz lazım. Fakat sanatı tarif etmek sanatı icra etmekten daha zor. Resimde de böyle mesela, heykelde de. Bomboş bir tuvale sanat diyen, ters dönmüş pisuvara sanat diyen insanlar var. Böyle deme hakları yok mu? Var elbette. Fakat bu, bir önceki soruda ifade ettiğim meselenin uzantısı. Sanatın sınırları belirsizleşiyor, içeriği bayağılaşıyor, günlük tüketilen bir metaya dönüşüyor.

İşin tabii bir de sübjektivite boyutu var. Beğeniyle kayıtlı bir iş sanat; beğeniye hitap eden, en başta üretenin beğenisine göre şekillenmiş, sonra izleyenin, duyanın, maruz kalanın beğenisinin kıstasından geçmiş. Bu kadar sübjektif bir şeye nasıl objektif bir tanım koyacağız? Kişisel tanımımı yapacak olursam, şiir evvela süzülmüştür. Bizde ispirto denir ya, fermente içkiden alkolü damıtmak suretiyle elde edilen saflaşmış, şeffaf alkol. Ruh demek bu; şiir konu ettiği hususu süzer. Sıkıp ruhunu çıkarır, ruhunu sunar. Öyle mayasıyla, kalıntısıyla birlikte sunmaz; onun için başka sanat dalları vardır. En uzun şiirde bile böyledir bu; binlerce mısralık destanlarda dahi, her beyit, her dize süzülmüştür, gereksiz tasvir yoktur, hikayeleştirirken şiirin süzme olma şartına uygun bir şekilde tesis edilir.

Sonra, şiirde mutlaka ses vardır, bu ne demek? Sesin güzel, yahut çirkin, yahut korkunç, yahut destansı (…) hallerini belli bir kasıtla, tesadüfi olmadan kullanman lazım. Uyandırmak istediğin hissi yalnızca anlamla değil, seslerle de vermen lazım, bir ritim yakalaman, müzik yaratman, yahut seslerin uyandırdığı duygulardan faydalanman lazım. Öyle olmasa her atasözüne tek mısralık şiir dememiz gerekirdi, değil mi? Neticede onlar da süzülmüştür. Hem de ne elekten! Öyleyse şiir, anlamı süzen seslerin sanatıdır diyebilir miyiz? Müziğin zaten ezeli ve ebedi kardeşidir, müzik seslere ağırlık verirken, şiir nihayetinde anlama ağırlık verir; ama evet, diyebiliriz. Bu çerçeveye oturmuyorsa ben elimdeki metne şiir demem, ama şu günlerde, özellikle Türkiye’de şiir diye benim çerçevemin büsbütün dışındakilere deniyor.

● Şairlik elbise nev’inden giyinip çıkarılabilecek bir şey midir; demem o ki bir kişi şairlik vasfından kendini soyutlayabilecek imkana sahip olup dilediği vakit şairliğinden soyunabilir mi?

BD: Bazı şeyler yarım olmaz, hamilelik gibi. Yarım hamile olabilir mi insan? Şairlik de böyle, ya şairsindir, ya değilsindir. Bazen şiir yazmaz/yazamazsın, bazen şairliğin ön plana çıkmaz. Tek özelliğin bu değildir zira. Ama bu şairlik hırkasını çıkarıp portmantoya asmak değil. Şairsen, ölümüne dek özelliklerinden biri olarak seninle var olmaya devam edecek bir kimliktir bu; yegane yahut en baskın kimlik olmaması mümkün, hatta bastırılmış halde yaşaması da mümkün.

“Çok sevdiğim bir şair var mesela, kavgası bitti biteli şiir yazamıyor.” demiştin ağabey. Ben de senin bu cümlenden yola çıkarak "Dünyaya alışan şiir yazamaz imiş. Simon Critchley ‘Felsefe hayâl kırıklığıyla başlar.’ demiştir ki biz bu kalıbı şöyle kullanabiliriz: Şiir, kavga ile başlar. Şair - kendisiyle, içinde yaşadığı toplumsal düzenle ve hatta bütün dünyayla kavga edecektir; kavgaya yazgılıdır.” yazmıştım. Şairin ve şiirin kavgacılığının dayanağı nedir?

BD: Kavgadan beslenen şair, evet, kavgasını bırakınca şiir yazamaz. Ama her şair kavga şairi olmak zorunda değil; mesela Nedim’in hemen hiçbir şeyle kavgası yoktur ama gelmiş geçmiş en büyük Türk şairlerinden biridir. Fakat Faruk Nafiz’in “şair sen üzüldükçe ve öldükçe yaşarsın” dediği gibi, sanırım şair bir şeyler yolunda gitmeyince şiir yazabiliyor. Bu mutlaka arabesk bir acının şairi olmak anlamında değil. Çok mutluysan, çok güzelsen, çok iyiysen dahi, bunun sonu olduğunu düşünüyor, böyle yazıyorsun mesela. Bir şey eksikse, bir şeyler yolunda değilse, şiir biraz da o eksiği kapatıyor. Bir tür teselli veriyor, yahut eksileceği kesin olanın o anki halini ebedileştirerek seni tamamlıyor. Sanatla uğraşan herkes ölümlülüğümüzle ve zamanla kavga ediyor diyebiliriz. O yüzden dedim, bir ideolojik yahut edebi kavganın adamı olmak şairliğin şartı değildir, ama nihayetinde şairin yaptığı biraz kavga etmektir.

● Son sorum da basit -belki de değildir- olsun: Bahadırhan Dinçaslan adı unutulacak ama sadece bir şiiri müphem yarınlara intikal edecek olsa bu hangi şiir olurdu?

BD: Epey zor bir soru. Tanrıkıran ve Mehlika Haccı arasında kaldım.

Söyleşi: Celalettin Durak