TamgaKritik
Giriş Tarihi : 28-12-2020 17:07   Güncelleme : 29-12-2020 01:16

Medeniyet Tartışmaları: Milliyetçilerin Gözünden Medeniyet Kitabı

Ayşegül Doğrucan editörlüğünde çıkan Medeniyet Tartışmaları kitabı, Türk milliyetçilerinin medeniyet ve kültür kavramlarına dair mülahazalarını içeriyor.

Medeniyet Tartışmaları: Milliyetçilerin Gözünden Medeniyet Kitabı

Medeniyet Tartışmaları, bir süre evvel Medeniyet Dili Olarak Türkçe kitabını çıkaran Fatih Doğrucan’ın zihninin öncülük ettiği bir eser. Medeniyet kavramını masaya yatıran Doğrucan, mevcut medeniyet tanımının kusur ve eksikliklerinin üzerine giderken, Türk milliyetçisi aydınların bunu mesele edip görüşlerini dile getirmelerini sağlayarak bir senteze ulaşmaya çalışıyor. Ayşegül Doğrucan’ın -yoğun bir mesai ve sabır gerektirdiğini tahmin ettiğim- editörlüğüyle taze çıktı.

Kitapta makalesi bulunanlardan biri olarak kitabın kritiğini yapmam ilk anda etik görülmeyebilir; ancak kitabın muradı tam olarak budur: Tartışma başlatmak. Evvela kitaba katkı yapanların görüşlerinin çatışması, yahut birbirini tamamlayarak bir senteze ulaşması, en azından bu yönde bir çabanın ortaya konulması şarttır. Zira bu kitaba dahil olmamış ve belki kitabın müelliflerinden çok daha isabetli tespitler yapacak olan düşünürler, yazarlar mutlaka vardır; kitabın müellifleri bütün meseleleri çözmüş, açıklığa kavuşturmuş da değiller; ancak bir tartışmanın öncü sunumunu yapmışlar ve bir davette bulunmuşlardır diyebiliriz.

Kitabın sunuşunu yazan Azmi Karamahmutoğlu’nun gözden kaçabilecek, -zira itiraf edelim, önsözleri, sunuşları, takdimleri, mukaddimeleri okumayı pek sevmeyiz- kısa ancak derinlikli yazısı, aslında kitabın mesele ettiği medeniyet kavramının neden meselemiz olması gerektiğini açıklıyor: ‘Medeniyet’, sadece düşünce tarihinin en problematik kavramlarından birisi değil, kavrama biçimlerinin neden olduğu dünya olayları açısından, toplumların kaderinde etkili bir unsurdur da. Bütün mesele, Türklerin münhasır hikayesinde medeniyetin neye tekabül ettiğini tespit etmek ve daha önemlisi, “neye tekabül etmeli?” sorusunun cevabını aramak. Öyle ya; millet dahil hiçbir kavram olduğu gibi kalmamıştır, mahiyeti, tanımı, kapsamı hep değişmiştir, medeniyet de bundan azade değil.

Kitabın ilk makalesi Fatih Doğrucan’ın kaleminden – Doğrucan, Medeniyet Dili Olarak Türkçe eserinde dil felsefesi zaviyesinden giriştiği meselenin farklı disiplinlerin tespitlerini kapsayıcı ve kuşatıcı bir metod dahilinde ele almadan hakkıyla değerlendirilemeyeceğini ifade ederek giriş yapıyor. Medeniyet nedir, Batı nedir gibi soruları paylaşan Doğrucan, zaman zaman cevap vermekten kaçınıp, bunlara cevap aramayı salık veriyor: Cevap bir kitapta, bir makalede bulunamayacaktır. Ancak ortada bir Batı ve Batı’nın koyduğu tanımlar var; bu tanımlar bize ne kadar uygun, bizi ne kadar anlatıyor? Bunun ötesinde, objektif olarak ne kadar doğru, hakikatle rabıtası ne kadar kuvvetli? “Medeni” olarak işaretlenen gerçekten medeni midir? Medeni tanımı etnosentrik ise, bir kültür, bir millet için medeni olan, diğeri için olmayabilir mi? Doğrucan, davet sahibi nezaketiyle meselenin özüne dair uzun uzun saptamalar yapmak yerine, kapsamı okuyucuya sunuyor ve şahsı adına sözü bir sonraki kitabına, mevcut kitabı teşkil eden heyet adına da onların makalelerine bırakıyor.

İskender Öksüz’ün makalesi ise ilk etapta çizgisel anlayışı eleştirerek başlıyor: Zaman çizelgesinde sonra gelen, mutlaka ileri midir? Hocanın kitaplarından, konferanslarından aşina olduğumuz örneklerle meseleyi açan hoca, zaman çizelgesinde sonra gelmenin mutlaka “ileri” olmak; yahut “ileri” olmanın mutlaka “daha gelişmiş olmak” anlamına gelmediğini söylerken, Doğrucan’ın “Göçebe Medeniyet” telakkisine paralel olarak göçebe medeniyeti ve onun sağladığı avantajları tarif ediyor.

Uzun girizgahından sonra “Tek ray üzerinde ilerleyen tarih anlayışını eleştirdim. Tek ray üzerinde ilerleyen bir medeniyetten de bahsedilemez. O halde, medeniyette ileri-geri, daha medenî ve daha az medenî millet ve ülke yok mudur? Bu sorunun cevabının da “vardır” olduğunu biliyoruz. O halde? O halde, bir ray, bir ilerilik, gerilik değilse de az veya çok medenilik diye bir kavram olmalı.” diyerek medeniyet tanımına giren Öksüz, kültürün tanımını yapmasa da, “medeniyet birikimdir” diyerek bir kültürün ya da kültürlerin kalıcı hale getirebildiği bütün terekeye medeniyet diyor. Doğrudan bu sözlerle ifade etmese de, “medeniyet”i daha cihanşümul birikim, kültürü ise bir etnik temelli kimliğin birikimi olarak işaretleyip, ikisi arasında aşılmaz duvarlar olmadığını, geçişkenlik, alışveriş bulunduğunu söylüyor. Medeniyetin artık cihanşümul bir olgu olduğuna işaret edip, Türk milletinin hem kültürünün, hem medeniyetin birikimiyle haşır neşir olması gerektiğini söylüyor.

Ali Akar, meseleyi dil zaviyesinden ele alıyor ancak Akar ve Doğrucan’ın ilk etaptaki farkı, birinin dilbilimci, diğerinin dil felsefecisi olarak yaklaşmaları. Evvela olarak göze çarpan, Akar’ın Öksüz’ün birikim tespitini destekler nitelikte dilin birikimi mümkün kılan işlevinin altını çizmesi. Öyle ya, insanoğlunu ayrıştıran, dil sayesinde “bilgi”yi iletmeyi, paylaşıp çoğaltmayı mümkün kılması, yazı ile de bunu kalıcı hale getirmesi olmuştu. Akabinde Akar, oldukça önemli gördüğüm bir hususu, yaşam tarzının dil kullanımı ve hatta dilin işlevleri üzerindeki etkisini ele alıyor. Yerleşik bir toplumla göçebe bir toplumun dilinin aynı olmayacağını tespit ediyor – demek kültürün ve medeniyetin yegane “ortam”ı olan dilde böyle fıtri farklılıklar oluyorsa, medeniyet ve kültürün hem tanımı, hem içeriği, hem işlevi farklı dilleri konuşanlar için farklı olacaktır çıkarımı yapıyoruz.

Akar, daha sonra dilin düşünce üzerindeki etkisini ele alarak, bir ara gündemden düşen ancak son zamanlarda yeniden gündeme gelen Sapir-Whorf hipotezinin kimi tespitlerini destekleyecek argümanlar sunuyor. Bu köprüden dil felsefesine geçen Akar, “Türk düşüncesi”ni Türk dili bağlamında ele alırken, Türkçe konuşanların Türkçeyi yaratan “ruh”a uygun düşünmeleri durumunda düşünmeyi başarabileceklerini, burada bir aksama olur da, düşünceyi doğrudan etkilediğini gösterdiği dilde marazlar doğarsa, düşüncenin, dolayısıyla medeniyetin de imkansızlaşacağını ifade ediyor.

Kitapta şahsen en beğendiğim bölüm, Özkul Çobanoğlu’nun bölümü oldu – Özkul Hoca, Türk mitolojisi ve folklorunun karakteristiğinin, yeni bir düşünce sistematiği, yeni bir medeniyet “tasavvuru” için yegane kaynak olduğunu söylüyor. Kendisi her ne kadar medeniyetin ne idüğü meselesine pek girmese de, medeniyetin mümkün olabilmesinin bir “halk terbiyesi”nden geçtiğini, bunun da bu terbiyeyi hem belirleyecek, hem sağlayacak halk kültürünün teşekkül etmesiyle mümkün olduğunu belirtiyor. Türk Halkbiliminin bütüncüllüğünde yeniden düzenlenecek Türkbilim veya Türkoloji rehberliğinde oluşacak episteme gerekliliğinin altını çizerek, üstü kapalı da olsa, “buralı olmayan” kabuller ve argümanlarla konuştuğumuzu, Türk zaviyesinden, Türk milliyetçiliği zaviyesinden konuşabilmek için medeniyetin genelgeçer bir tanımından önce, Türklerin kimi hususlara dair geleneksel -ve karakteristik, bu yüzden belirleyici- bakış açılarının ortaya konması gerektiğini söylüyor.

Altay Tayfun Özcan, tarih yorumunun en önemli meselelerinden birine, bozkır kültürünün, yaşam tarzının nasıl algılandığına eğilmiş. Bugünlerde bozkırın yaşam tarzı her ne kadar “barbarlık”, “medeniyetsizlik”, hatta “kültürsüzlük” olarak algılansa da, bozkırın vaktiyle “yüksek” kabul edilen komşularının hayranlığını nasıl cezbettiğine dair oldukça ilginç bir makaleye imza atmış. Bundan şu yorumu çıkarmak mümkün: Naçizane, kendi makalemde geçici ancak uzunca bir süre avantaj sağladığını söylediğim göçebe yaşam tarzı, bu dönemde, yani “güçlü” olduğu dönemde, hem doğulu, hem batılı gözlemcilerin hayranlığını kazanmış, hatta öykünmeyle sonuçlanmış. Rusların Kozak askeri sınıfını uzunca bir süre eski bozkırlı yaşam tarzında “tutması” da, belki, bununla açıklanabilir. Makalenin en önemli çıktısı, bugün “medeniyet” kavramına kafa yoracak Türk düşünürünün, bozkırı “medeniyetsiz ve barbar” olarak imleyen Batı merkezli yorumdan uzaklaşarak, dönemin bozkırının “bozkırlı olmayanlar” zihnindeki imgesine bakarak düşünmesi gerektiğini ikaz etmesi.

Kemal Üçüncü’nün yazdığı makale, özellikle Özcan’ın makalesini destekler nitelikte, Hint-Avrupa merkezli tarih ve antropoloji anlayışının ülkemiz akademisinde hakim oluşunu eleştiriyor. Türkolojinin “Türkleri anlamak isteyen Batılı” elinde bambaşka, kendini tanımak isteyen Türk’ün gözünden bambaşka bir mahiyet ve işleve sahip olacağını doğru bir şekilde tespit ederek, Türk gözünden bir Türkoloji çerçevesinin, usullerinin, kuramlarının geliştirilmesi gerektiğini söylüyor.

Bu kısa kritik yazısında, maalesef, kitapta yer alan Mevlüt Albayrak, Kevser Çelik, Süleyman Dönmez, Levent Bayraktar ve Halil Yıldırım’ın makalelerine değinmeyeceğim. Bunun iki sebebi var: Yazdıklarına dair yorum yapacak yetkinlikte olmadığımı düşünmem yahut ilgi alanımın büsbütün dışında, hakkında söyleyeceğim sözün beylik birkaç laftan öteye gidemeyeceği alanlarda yazmış olmaları.

Kitaba yaptığım şahsi katkıyı özetleyecek olursam, göçebe kültürün özelliklerini, sağladığı avantajları ve ahiren dezavantajlarını yazdım, akabinde kültür ve medeniyet kavramlarının objektif tanımlarını yapmaya çalıştım. Bu objektif; Türk’e yahut başkasına göre değişmeyen tanımlar doğrultusunda, kültür ürünlerinin “ihraç edilebilir” hale geldiğinde medeniyet ürünlerine dönüştüğünü, medeniyetin bir üst düzlem – dolayısıyla kültürle dikey bir alışveriş içinde olduğunu, eskiden medeniyet havzaları varken, bugün tek bir süper-medeniyetle karşılaştığımızı ifade ettim. Milliyetçiliğin meselesinin, Türk kültürünün süper-medeniyetten motif alan değil, ona motif ihraç eden bir seviyeye yükseltilmesi olduğunu ifade ettim – bunun yollarına dair mülahazaları ise bir başka esere bıraktım.

Pekala, bütün bu kitabı okuduğumuzda, bütün bu farkı bakışlardan neyi sentezleriz, aklımızda ne kalır? Evvela, “göçebe medeniyet diye bir şey vardır ve göçebelik barbarlık değildir” anafikri, hemen bütün yazarlarda görülüyor. Her yazar, bunu uzmanlık, bilgi yahut ilgi alanından farklı misallerle çok güzel temellendirmiş; bu kitabın Türk milliyetçiliğinin düşünce hayatına yaptığı en büyük katkı budur. Sonra, hemen bütün yazarlar dil meselesine, özelde “iletişim”e ve onun hem kültürü, hem medeniyeti, hem “millet” kimliğini tesisteki işlevine eğildiğinden, hiç değilse bu kitapta örneklenen entelijansiyanın primordialist yaklaşımdan uzaklaştığını, “millet”i ve “kültür”ü iletişimin/etkileşimin bir ürünü olarak görmeye başladığını söylemek mümkün. Takip edecek çalışmaların bu meseleye ve özellikle etno-sembolist kurama eğilmesi gerektiğini söyleyebiliriz.

Kitabın olumsuz manada gösterdiği bir husus, yine kimi yazarların şikayet ettiği gibi, kavramların, “jargon”un oturmamış olmasıdır: Medeniyet deyince, kültür deyince, hatta millet deyince bambaşka şeyler anlıyoruz. Herkes üç boyutlu bir kavramın iki boyutlu gölgesi üzerine kafa yoruyor – biyolojiden felsefeye uzanan bir disiplinlerarası çalışma maalesef yok. Hemen bütün yazarların hem şikayet ettiği, hem gerekli gördüğü bir mesele bu: bu tarz heyetlerin derleme kitaplara müstakil yazılar vererek değil, doğrudan ve düzenli aralıklarla bir araya gelip, şeytanın avukatlığını da yaparak, farklı görüşlerin doğruluk-yanlışlığını bilimsel bir yöntemle tespit edip, elde kalan doğruların sentezini yapmak için uğraşmaları gerekiyor.

Hülasa, kitap güzel bir kitap, ancak üzerine eğildiği meseleyi bütünüyle ele alıp, gündemine aldığı sorulara tatminkar, efradını cami ağyarını mani cevaplar vermekten, haliyle, uzak. Heyetin genişleyerek daha disiplinli, ortak bir metod dahilinde çalışması, bireysel gündemden çıkıp bir ortak gündemi koordinasyon içinde çalışarak irdelemesi halinde, oldukça ufuk açıcı bir serinin işaret fişeğine dönüşebilir.

M. Bahadırhan Dinçaslan