TamgaKritik
Giriş Tarihi : 03-01-2021 02:33   Güncelleme : 03-01-2021 02:47

Sagarın Kavlini Dinleyen Şair: Yağmur Tunalı

Yağmur Tunalı'nın Melâl Burcu şiir kitabı, ince ve iddiasız bir lezzetin şiirini sunuyor.

Sagarın Kavlini Dinleyen Şair: Yağmur Tunalı

Geçtiğimiz günlerde yayımlanan kritikte, Hakan İlhan Kurt’u “her şeyden evvel mısra şairidir” diyerek tarif etmiştim. Şimdi yine zor bir işe soyunuyorum: Tanıdığım, bildiğim, üstelik yaşı benden hayli ileride olduğundan -tabii ki içten ve gönüllü- bir saygı ile bağlandığım bir ismi, Yağmur Tunalı’yı “eleştirmeye” karar verdim. Adaba riayet gereğince küçüğün büyüğünü tarif ve tespit etmesi biz taşra çocuklarının pek rahatça yapabileceği bir iş değil; fakat Kurt’un kritikten sonra gelen ilham verici telefonu bu işi yapmak için bir neden daha sundu bana. Şairin, bir süredir TamgaTürk’te yayımlanan çeviri makalelerde bambaşka coğrafyalar ve zamanlardan seslenen kritiklerin de altını çizdiği üzere, en büyük hasreti sevgilisi, Leyla’sı, ütopyasına değil, nitelikli okuradır. Şiirinin üzerine kafa yoran, inceleyen, anlamaya, varsa saklı anlamları, “ars est celare artem” düsturunca gizlenmiş incelikli oyunları, göndermeleri keşfetmeye çalışan okur, şairin en büyük hasretidir. Bu tesellimdir; bu işi yaparak hiç değilse önemsediğim bu insanlara bu zaviyeden bir ferahlık sunma ihtimali, beni yüreklendiriyor.  

Öyleyse girişelim: Yağmur Tunalı bütünün, tamın, “genel”in şairidir: Dizelerinde berceste aramaz, kafiyeleri mütevazıdır, sanat oyunları, dil kıvraklığı da öyle. Bütün hal ve hareketlerin “usturupluluk”, “ölçülülük” çerçevesinde tanzim edildiği bir tür saray beyefendisi edası vardır şiirinde; ilhamla esriyerek, yahut zihninde çakan imgeyle kendinden geçerek bir şiir yazmaya giriştiğinde bile bir ölçülülük havası şiirlerine siner.

İki yıl önce alıp okuduğum şiir kitabı Melâl Burcu, bildiğim kadarıyla yegane şiir kitabı – vaktiyle yayımlanmış şiirlerine birkaç yayımlanmamış şiiri de ekleyerek çıkardığı bir derleme. İlk okuduğumda fark ettiğim de bu bütünlük hissi olmuştu – hiçbir dize aklımda kalmıyor, ancak şiirin, kitabın bütününden damakta tanıdık ve “bir daha tatmak” isteten bir lezzet kalıyordu. Tekrar okuduğumda bu his daha da belirginleşti – zira bu defa kesip biçmek için okuyordum, bazı şiirlerin üzerinde özellikle durdum, ancak şiirin bileşenine odaklandıkça bütünün tadı dağılıyor; güzel bir yemekteki kesif kokulu yahut keskin tatlı bir malzemeyi tecrit edip sade yemişim hissi geliyordu. Bu şüphesiz bir başarıdır; ancak şairin bu tarzı aynı zamanda talihsizliğidir: Şair elbette keşfedilmek, okunmak ister, şiir okurunu yakalamanın en bilindik yolu da, vaktiyle Attila İlhan’ın da kıyısından değindiği gibi, dillere pelesenk olacak bir iki mısra yaratmak, sair bağlamlarda insanların marş gibi terennüm edebileceği bir iki şiir söylemektir. Tunalı bunu şimdiye dek yapmamış ve bundan sonra da yapacağını öngörmek için hiçbir sebebimiz yok.

Şiir kitaplarında şiirlerin yıllarının kaydedilmesi epey sevdiğim bir özellik; bu sayede şairin hayatının farklı dönemlerindeki ustalık seviyesini, yahut tarz değiştirmelerini çok rahat gözlemleyebiliyoruz. Eldeki örnekleme bakınca, Tunalı’nın zirve yıllarının 20’li yaşlarının sonu, 30’lu yaşlarının başına tekabül ettiğini söyleyebiliriz; 1980’lerin başındaki şiirde, aşık, ince ruhlu, güzel insanlarla dostluk eden, görgüsünü arttırmış ve daha yüksek sesli, gençliğinin verdiği enerjiyi belli eden bir Tunalı var. Tarih günümüze yaklaştıkça, sanki sesi kısılıyor, yüksek sesle söylediği ilahi, artık yalnızca kendi kulağını muhatap alan iniltili bir terennüme dönüşüyor. Lezzet bakımından 1980’lerdeki şiirleri zevkime daha uygun bulduğumu söyleyebilirim – ancak tam da benim içinde bulunduğum yaş dilimi olduğundan o çağdaki Tunalı’yı daha yakın buluyor olmam ihtimal dahilindedir. Fakat bir doru ata binip gelen Yağmur Tunalı, sonraları Benim olsun sıradağlar gibi gam / Bu akşam, ah akşam… Bu hazin akşam diyerek yalnızlığına gömülüp bir kadeh şarapta teselli arayan bir adama dönüşüyor – şiirler kronolojik sırada yayımlansa, şüphesiz bu daha belirgin olacaktı.

Vezinli yazan şairlerin en büyük meselelerinden biri, kanımca, monotonluktan kaçma arzusudur: Şiirlerin form özellikleri hep birbirlerine benziyorsa, okuyucu tekrar eden bir örüntünün içinde hissi yaşayacaktır. Tunalı da, birçok şair gibi, vezin dahilinde alışılmadık kafiye örgüleri ve bent dizilimleri kullanarak bunu aşıyor – kendisi de üçlüklerle yazan ve Faruk Nafiz’in “Onlar”ını okuduğundan beri, Türkçedeki yaygın dörtlük anlayışına rağmen üçlüklerin çok daha teksif edilmiş, billurlaşmış bir ahenk potansiyeli barındırdığını düşünen bir adam olarak özellikle üçlüklerle yazılmış şiirlerini sevdiğimi söylemeliyim.

Fakat en beğendiğim şiiri, “Hür Dağlar”. Babam göçmüştü o gün notuyla yayımlanan şiirde, şairin muhtemelen babasını kaybetmenin getirdiği ruh haliyle, bahsettiğim “efendi” ölçülülüğünü biraz elden bıraktığını görüyoruz. Bu şiir, üstelik, çok az sayıda kafiyeli mısra içeriyor; vezinli olsa da serbest bir kafiye dizilimi kullanılmış.

Süzüldü akşamın gelinlik yüzü
Güneş ötelere düştü ansızın
Hazin nağmelerde ürperdi zaman
Yorgun papatyalar gerdeğe girdi
Zirvede beliren bir hayal kaldı

Masallar burcunda gerçeğe girdi

Bu dizelerde yalnızca iki mısra kafiyeli – ancak müthiş bir ahenk ve uyum var. Bunu başarmak hakikaten zordur; hele büsbütün serbest şiir değil de, vezinli yazıyorsanız. Ancak şair bunu başarıyor, öykündüğünü, sevdiğini sık sık belirttiği Yahya Kemalvari bir üslupla.

Bu şiirin hemen altına koyacağım Yolda Mısralar da, bir anne motifi içeriyor – Sâmiha Anneme notuyla paylaşılmış. Üçlüklerin en şahane örgüsü bu şiirde;

Derdim ki kendime: “Bir gün ölürsün!
Ruhunu bir sevda alıp götürsün
Öptüğün ellerin kanatlarında

Bu sancılar sana ömrünce düğün
Maviler içinde sen artık hürsün
Bir ipek seherin kanatlarında”

İpek seher imgesine bakınız: İlk etapta sıradan bir ifadedir, fakat üzerine düşündükçe size lezzetli ve yaratıcı gelmeye başlar. Bahsettiğim ölçülülük, edepli “gösterişsizlik” meselesinde çok uygun bir örnek bu – bir yetenek ve incelik olduğunu gösterir, ancak bunu gözünüze sokmaz. Marka kıyafetler giymekten, eşyalar sergilemekten kaçınan, antika ve pejmürde görünümlü eşyalarının çoğunun ise paha biçilmez değerde olduğunu “kendisi bilmekle” yetinen eski kafalı bir aristokrat gibi.

Kitapta -çoğunun hikayesini dinlemekten mutlu olduğum- güzel dostlukların izi var, hemen her şiir birine ithaf edilmiş, yahut birinden ilham almış. Merhum müezzin Tahir Karagöz’ün ağzından yazdığı şiirde coşkulu, İskender Öksüz’e ithaf ettiği Melâl Burcu’nda melankolik ve Çinuçen Tanrıkorur’a ithaf ettiği Seherde şiirinde “emperyal” bir hava var. “Dilimde mısralar ne kadar yetim” dizesi belki de bir itiraf – hiçbir mısraı öyle başı dik değil, bir yetim çocuk mahzunluğuyla boynu bükük, iddiasız. Bu iddiasız dizeler, fakat, bir araya gelince, Yahya Kemal’in “beyaz Türkçesiyle” inşa edilmiş olunca, gösterişsiz bir güzellik yakalıyor.

Kulağım henüz bu işi hakkını vererek tahlil edecek bir yetkinlikte değil, ama yarım yamalak bilgim, görgüm ve alışkanlığımla diyebilirim ki bütün şiirlerinde klasik musikimizin sesi hakim. Belki mısraların bana iddiasız, gösterişsiz gelmesi bundandır; mısraın inşa edildiği ahenk reçetesi, belki de, daha incelikli bir duyuşu gerektiriyordur. Fakat bütün şiirde, kelimelerin, harflerin, seslerin biraz gerisinde, “dümteralâ”, “düm tekâ tek”, “la tene” gibi musikimizin anlamsız ya da hemen hemen anlamsız ancak fonetik olarak cazip terennümleri inliyor gibi.

Hem -ithaf edildiği isme yakışır biçimde- musiki “kokan”, hem Yahya Kemal hissi veren, hem de görece geç dönemde, 96’da Tunalı’nın hala doruya binip yüksek, erkek sesli şiirler söyleyebileceğini gösteren birkaç dizeyle bitirelim, Seherde’den:

Bu vakitte kaynar insanın içi
İçinde bir dostu bulma sevinci
Demek ister hal diliyle hadi gel
Kanadı göğsünü kanatan bülbül
Gecelerden arta kalan derdinle
Yılların nabzını bir daha dinle
Garipler içinde en garip sensin
Bizim kalmak içi söz isteyensin
Dinle yalnızların erkek sesini
Bin yıllık tarihin musikisini.

Görünüşe göre Tunalı, edebiyat tarihimizin ince ruhlu, ince görüşlü bir ismi olarak belki asla “şair” deyince adı ilk anılanlar şöhretinde olmayacak; ama her zaman “hisaba sayılacak”, Beyaz Türkçenin şairlerinden biri olarak lezzet ararken bir sayfa daha çevirme, raftan bir kitap daha almaya mecali olanların sevinçle keşfedeceği bir “aşina sima” olarak okurunu bekleyecek…

M. Bahadırhan Dinçaslan