Bir şiirin ameliyatı...
Bu şairin mahsullerini ameliyat etmek bana ağır gelir elbet ama bir pratisyen de olsam ben de hekimim. Şiir ameliyat etmek, Şemseddin Sami’nin deyimiyle “...bir hurdebini böceğin kalbini teşhir etmek...” münekkitlerin işidir. Bende de bu zehirden haylice var, buna iman ediyorum.
Çetin Alpagut... İlk başta önyargı ile yaklaştığım bir şairdi. Çünkü bir vakitler İsmet Özel sonrası şiir yazılamayacağına inandığından, var olma ve var kalma kaygısı beni şüpheye düşürmüştü. (O yüzden kendini öldürüp dirilten bir varlık imajı olarak Anka tabirini pek yakıştırdım şahsına.) Halbuki şiirlerine baktığım vakit, Orhan Veli’nin açtığı çığıra ön yargılı olmama rağmen beni hayrete düşürdü. İlhan Berk şiirleri ve poetikası, Mallarmé, Oktay Rifat... Onların basitliğinde olmayan ve sözün gücü adına söylenmiş öyle mısralar var ki, serbest şiire bir şehir kadar yaklaştım.
“...gitmiyorum bana sefer tayin eden gözlerin menziline
Ekmeğe adanmış bir hayata talim etmiyorum
Uğultu sayıklayan gök, berrak hatıralar biriktirmedi hafızamda
Ben martılar gibi korkmuyorum
Suya düşerse simit alamam diye”
Şiirin başlığı Martı Günlüğü. Cemal Süreya intibaı uyandıran sağı solu güzelleme şiiri bekliyorsanız, ben sizi Baudelaire bohemyasına “Safa geldiniz.” Diyerek uğurlayabilirim.
Şiirde herkesin yapabileceği bir şey olarak, yoğun duygu selinin olduğu gibi kağıda yansıtılıp sonrasında üzerinde sanatkârca işçilik yapmak I. Ve II. Yenicilerin işi olduğu kadar, günümüz pek çok şairinin de kaçış rampası. Ama ağabey diye seslendiğim Çetin Alpagut’un şiirleri böyle bir aleladelikten uzak.
Şiir, her şeyden önce bir kurgudur, tıpkı roman, öykü, piyes gibi. Sessizlik de bir şiir değildir her zaman (Mallarmé’nin deyimine muhalefet olarak). Martı Günlüğü şiirine baktığımız vakit söz kurulumu yani sentaks, güzel söz söyleme gâyesi ve çağı yakalamış bir şairin “kurgucu” kimliği geliyor gözlerimin önüne. Bunları mahirce inşa edebilmiş olması tereddütsüz “Şair”lik maşlahını giydiriyor kendisine.
Ayrıca bu şiirde, tıpkı bir olay hikâyesi gibi; giriş-gelişme-sonuç üçlemesi yansıtılıyor ve arada bir şairin postmodern girişleriyle hoş bir tuluat edası yaratıyor. Neydik ne olduk, nereye geldik, diyoruz. Bir yerde bizi sürrealist bir tablo karşılıyor (gökten sarkıtılmış insan imajı mesela), bir yerde realist çizgiler ruhumuza mil gibi çekiliyor, bazı vakitler romantizmin surlarını dövüyor şair ve en çok da kendi tarzını konuşturuyor.
“sonra bir incelik tenimde
Sevgilim yarim adın ne olsun istersin
Karşıma kıvrılan sokakların ahengine
Kıvılcımlar çıkaran topukların saçlarını tutuşturabilir
Ve parmakların bir incir tanesine dönüşebilir
Adın diyorum
Ne olsun istersin
Olsun”
Söz sanatlarından hayli yararlanılmış bir pasaj burası ve en önemlisi realizmden romantizme kaçışın işaret fişeği veriliyor bize. Pasajı üçüncü mısradan sonra ikiye bölerseniz ne demek istediğimi anlayacaksınız. Devam edelim:
“burada eski günler yokluyor insanı
Yakamda lekesi geçmeyen ince kusurlarımı kusuyorum
Ben şimdi martılar demiştim ya
Sahi nerdeler
Yarası sarılmadan iyileşen anne sevgilisi çocuklar
Parklardan limanlara koşuyor
Ey! Nerdesin”
Dikkat ettim de, Çetin Alpagut bütün kelimelerini küçük harfle başlatıyor. Tercihin sebebi bilinmez ama İsmet Özel’in şiir yazdığı bir çağ ile alakası yoksa eğer kendi tarzına yorabilirim. Aksi halde bir şair kendi kendini ebediyen öldürmüş olacak zira.
Alıntıladığım bu bölümde bir İntibah romanı da bulabilir okuyucu. Yahut Ahmet Hamdi’nin Huzur’undan Mümtaz atmosferi. Binaenaleyh “Romantizmin surlarından içeri girdim, şimdi burca bayrak dikmesi kaldı!” diyen bir şairin kurgudaki gelişme safhasını görüyoruz. “Kusurlarımı kusuyorum” derken kısa bir aliterasyon güzelliği de yaratılmış. Bu nüansı da görmek elzem.
İşte üç beş bend ileride asıl burca bayrağı dikiyor Çetin ağabey:
“süresi belirsiz mevsimler hüzünlüdür
Sevmeye ayarlı değildir yedeğinde tutulmak
Sevmek için biraz gitmek gerek oysa
Biraz da ölmek belki
Zaman erken değilse”
Artık hüznün yakamıza yapıştığının nişanesi olarak martıları sadece maslahatına malzeme yapan bir şairin başarısını sarahaten görebiliyoruz. Nereye gitti martılar? Neredeler?
İlaveten bu bend için söyleyeceğim öyle çok şey var ki! Selvi Boylum Al Yazmalım repliği konuşacak değilim elbet. İsmail Safa’nın en güzel eseri olan Peyami’den konuşacağım. Sevgi için, daha doğrusu aşkın büyümesi için “hasret” ve “görmemek” tecrübelerini öngörüyor Peyami. Eser adı Kadın-Aşk-Aile (Objektif Serisi). Doğu milletlerinin hararet tesiriyle hayale dalmaları, görmemek ve hasret olgularıyla birleşip mükemmele vasıl ediyor sevgiliyi teoriye göre. Şimdi tekrar bakınız şu iki mısraya:
“sevmek için biraz gitmek gerek oysa
Biraz da ölmek belki”
Kurgu yanında mana da ehilleşmiş ve hoş bir terkip halinde bize bilinmesi gereken masallar okunuyor.
Z kuşağınca piyasaya çıkmış bariyer ilişki kavramına da atıf var. Çetin Alpagut, geçmişe kitaplarıyla, şimdiye gözleriyle ve geleceğe şiirleriyle bakan biri.
“sevmeye ayarlı değildir yedeğinde tutulmak” asıl sevgi iki kişiyi kabul etmez, seviyorsan ne diye burada bekletiyorsun, demek kanımca. İşte bu, şimdiye gözleriyle bakan bir şairin, kendi çağını yansıtan bir mısraı olmasıyla da pek muteber.
Peşrev faslında alıntıladığım bendi kronolojik olarak buraya koymam gerekiyor fakat oradan da silmemeliyim. Çünkü ismi büyülemek için güçlü bir pasaja ihtiyaç vardı ve üstün seziş haliyle yazılmış o kısım orada kalmalı. O sebeple sıraya uygun bir biçimde ardından gelen mısraları ele almak yerinde olacaktır:
“ben dünyaya konduğumdan beri
Dünya tırpalanmış ekinler gibi serilir önüme”
Şair yalnızca kendi olmakla kalmamış ve bir yerde üçüncü bir şahıs gibi bahsedilen martılara dönüşmüş. Konmak, ekinler... Bu geçiş; şiirdeki anlam, kurgu, hitap (ey! Gibi sevgiliye seslenişler) ve sözün gücü adına söylenmiş her bir kelimenin hakkını verecek derecede mütenasip bir şekilde oturmuş kovuğuna. Ve tahmin edin buradan sonra romantizmin doruklarına mı çıkılacak? Evet. Baudelaire mezarında ters dönecek.
“ibrahim olsak önce kendimizi devirirdik”
Sonra bir tuluat:
“herkese bedava ölümler diliyorum
Korkunç ve ruhsatsız ölümler
Bir dudak kıvrımına sıkışmış telafisiz ölümler
Kıyılardan seslenen
Ötelerden dinlenen ölümler
Ölümler
Ölümler diliyorum”
Ötelerden dinlenen ölümlerden sonra şöyle okuyunuz:
Ölümleer! (Hırıltılı ve aciz bir yakarış sesi)
Ölümler diliyorum. (Şairin umutsuzluğa düşüp kaybettiğinin resmi olan ses)
Burada aslında şair, maslahata giden yolda sonuç kısmının girizgahını da yapıyor ve devam ediyor:
“içime ayrık duran insanlığımla vedalaştım Yalnızlık uyuklayan bir kadın gibi penceremi terketsin
Bitsin defterimdeki yazı
Artık ne olur bitsin
Bitsin çünkü kaybolduğum kuyunun karanlığı kanımdan çıkmıyor
Bitsin çünkü veda ettiğim diyarın kokusu sesimden silinmiyor bitsin çünkü imlası bozuk cümleler dilimden düşmüyor
Bitsin çünkü ihtiyar nefeslerle yokuşlar çıkılmıyor
Bitsin çünkü çünku şiire yakışmıyor
Bitsin çünkü
Martılar yakamı bırakmıyor”
İçine, yasalarına aykırı duran insanlığıyla vedalaşan şair yalnızlığın kendisini terk etmesini dilerken sanki, “insanlığımla vedalaşmadan kalabalıklar benimle olmaz” diyerek, herkesleşmekten bahsediyor. Fakat basit bir hakikat olan bu şey, mısraların arasında öyle güzel ve güçlü eritilmiş ki altın bir mermer gibi ışıl ışıl kendi dokusuna râm ediyor ve Ahmet Hâşim’in “sözden ziyade musikiye yakın” deyimini günümüzde yaşatıyor.
“Bitsin” tekrarlarıyla dikkatimizi sona doğru çektiğimizde ise şair yeniden martılara dönerek, anlatmak istediği onca sözü, sanatkârlık piyesini oynadıktan sonra “martılar yalnızca bahane, maksat şiirdi” diyerek perdeyi kapatıyor.
*
Türk şiirinin modern çağın avucunda can çekiştiği hesaba katılırsa, bugün yaşayan şairlerden Çetin ağabeyin de en azından kendimce kendi camiama tanıtılması, bir Türk münevveri olmak iddiamın temel taşlarını teşkil ediyordu. Kıymeti erbab bilir, halka münevver anlatır. “Kuş Öğüdü”ne sıkıca tutunmak gerek.
Mehmet Can KUYUCU








