Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un "10'uncu Yargı Paketi" sonrası yaptığı açıklamalar, Türkiye’de uzun süredir eleştirilen "cezasızlık algısını" ortadan kaldırma iddiasına rağmen, bu algının sistematik biçimde nasıl yeniden üretildiğini gözler önüne seriyor.
Ceza hukukunun caydırıcılıktan uzaklaşarak adeta sembolik bir uygulamaya dönüştüğü bu yeni düzenlemeler, toplumsal adalet duygusuna bir darbe daha indiriyor.
“İki Yıl Ceza Alan 36 Gün Yatacak”
Bakan Tunç’un ifadelerine göre, yeni infaz düzenlemesinde iki yıl ceza alan bir hükümlü sadece 36 gün cezaevinde kalacak. Bir yıl hapis cezası ise yalnızca 18 günlük bir infazla “tamamlanmış” sayılacak. 10'uncu Yargı Paketi’yle getirilen bu uygulama, hukuk devletinde cezanın asıl amacı olan caydırıcılık, rehabilitasyon ve toplumsal adalet ilkelerini boşa düşüren bir tabloyu ortaya koyuyor.
Öte yandan “denetimli Serbestlik” kavramı revize edilerek “denetimli Hükümlülük” gibi muğlak bir kavrama dönüştürülmek isteniyor. Bu da cezanın ceza olmaktan çıkıp, sadece prosedürel bir formaliteye indirgeneceğinin açık bir göstergesi olarak değerlendiriliyor.
Ceza Değil, Sembolik Tören
Adalet Bakanlığı’ndan edinilen verilere göre 10'uncu Yargı Paketi’nden yaklaşık 19 bin hükümlü yararlanmış durumda. Ancak bu sayının tamamı tahliye edilenlerden oluşmuyor. Bir kısmı sadece cezaevine kısa süreliğine girip çıktı; bir kısmı açık cezaevine geçip, denetimli serbestlikten “yeni usulle” yararlandı. Hukuki anlamda infaz tamamlanmış gözükse de kamu vicdanında cezanın infaz edilmediği bir gerçek olarak ortada duruyor.
Hukuk Sistemi Giderek “Taksitli Ceza” Modeline Dönüştürülüyor
Yeni yargı Paketi, ne yargının tarafsızlığına, ne hukukun üstünlüğüne ne de toplumun adalet talebine cevap veriyor. Getirilen yeni infaz modeli, mahkumiyet kararlarını sembolik hale getirirken, suçun karşılıksız kalmasına neden olduğu şeklinde eleştirilerin hedefi durumunda bulunuyor. Cezanın infazı “görünürlükten ibaret” hale gelirken, bu sistem her geçen gün yeni bir mağduriyet üretme potansiyeli taşıyor.








