Bugünlerde nasıldır bilmiyorum ama bundan takriben 15 sene önce Ankara’da Türk Milliyetçiliği/Ülkücülük temelinde bir fikriniz var ise bulunacağınız çevre, gideceğiniz yerler, arkadaş çevreniz genel olarak belliydi. Yani aslında çok geniş görünen ama herkesin bir şekilde birbirine bağlandığı veya birbirinden bir şekilde haberdar olduğu bir ortam vardı. Benim de bu dönemde Alperen Ocakları içerisinde ilerlemeyi seçmiş bazı arkadaşlarım oldu. Bunlardan uzun yıllardır şahsen haber almasam da pek çokları gibi siyasetten uzak bir hayatı seçtiklerini biliyorum.
Bu arkadaşlardan birisi ile 2004 yerel seçimleri öncesi Büyük Birlik Partisi’nin Büyük Sürmeli Otel’deki aday tanıtım toplantısına gitmiştim. Halen elimde bu toplantıdan kalan ve Muhsin Yazıcıoğlu’na adıma imzalatılmış bir kitap mahfuzdur. O gün gördüğüm şey BBP’nin yerel seçimde pek şansı olmadığı, salonda görünen hava sebebiyle genel seçimde de benzer şekilde olacağıydı. Sonraki süreçte bu arkadaşlarla fazla görüşemesek de seçimlere dair tahminlerimde yanılmadım. Muhsin Yazıcıoğlu da aynısını görmüş olmalı ki bir noktada kendi ismini ön plana çıkararak, Meclis’e bağımsız girme yolunu seçti. Bu aslında 15 yıldır devam eden BBP’nin siyaseten Muhsin Yazıcıoğlu isminden öteye gidememiş olması anlamına geliyordu. Belki de bazı BBP’lilerin dediği gibi “siyaseti öğrenememiş” ve bunun için de başarılı olamamışlardı. Çünkü Türkiye’de siyaset, rahmetli Osman Bölükbaşı’nın konuşmalarından anlayacağımız üzere “alkışların ve oyların başka yerlere gittiği” bir denkleme sahipti. Muhsin Yazıcıoğlu için de durum böyle oldu. Kendisi alkışlandı, bağımsız olarak (95 ANAP-BBP ittifaki bir istisnadır) Meclis’e girdi ama partisi hiçbir zaman “beklediği oyu” alamadı.
Bu durum için pek çok sebep sayılabilir ama bu yazının konusu ne 92’deki kopuş ne de daha sonrasını incelemek değildir. Zaten Muhsin Yazıcıoğlu da gidişatı fark ettiği için 2007’deki olağanüstü kongrede “92 ruhuna geri dönmek” temelinde bir çözüm fikri ortaya koymuştur. 92 ruhu nedir peki? 92 ruhu, Muhsin Yazıcıoğlu’nun MÇP’den ayrılması, ardından gelen “Yeni Oluşum”, yayınlanan “Milli Mutabakat Çağrısı” ve nihayet BBP’nin kurulması sürecinin hulasası olarak adlandırılabilir. Burada vurgu yapılan “ruh” kısmı ise o dönem tamamen “samimiyet” ile Muhsin Yazıcıoğlu’nun yanında olan ve onunla birlikte hareket edenlerin varlığıdır. Yani yorulanların yerlerini gençler ile değişmesi ve genç, samimi bir ruh ile yeniden harekete geçilmesi. Fakat kader bundan iki yıl kadar sonra tecelli edecek ve kendisi Keş Dağı’na düşen helikopterden kurtulamayarak vefat edecektir. Elbette bu da üzerinde hala sis bulutları olan, partisini miras bıraktıkları tarafından dahi tam olarak konuşulmaktan imtina edilen bir olaydır.
Ben bugün Muhsin Yazıcıoğlu’nu eleştirmek niyetinde değilim. Her ne kadar ayrılığı, devamında olanlar, olabilecek olanlar vb. gibi üzerine konuşulabilecek pek çok konu olsa da bu artık benim nazarımda “lüzumsuz bir değerlendirme” olarak yer etmektedir. Çünkü olayın genel olarak tarafları olan Başbuğ Alparslan Türkeş de Muhsin Başkan da artık ebediyete irtihal etmiştir ve bu dünyadaki meseleler ile bir ilgileri kalmamıştır. Ben kendisini Ülkü Ocakları Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu olarak, bu manada sunduğu katkıları hep göz önünde bulunarak rahmetle andım ve anacağım. Fasılalar halinde ama bir bütünün parçası olarak o da Sivas’tan gelmiş, kendisine tevdi edilen vazifeleri yerine getirmiş, Ülkücü Hareket’in büyümesi ve yayılması adına çaba ortaya koymuştur. Merkez sağ partilere gidip daha sonra geri dönenler kadar “en azından” hakkı olduğu kanaatindeyim.
Fakat burada bir noktayı özellikle belirtme ihtiyacı hissediyorum. Bu meseleyi özellikle tartışmak isteyenler var ise yapmaları gereken geçmişi Soner Yalçın, Doğan Yurdakul, Ruşen Çakır, Tanıl Bora, Kemal Can gibi yazarlardan veya internette sürekli dolaşan “Ali Balseven Olayı” gibi yazılar üzerinden değil, gerçekten araştırarak yapmalarıdır. Nitekim geçmişte ben de bu tartışmaların pek çoğuna hem yazılarda hem de sözlü ortamlarda şahit oldum. Ve yine aynı tartışmaların çoğunda meselenin genel gerçekler üzerine değil de doğrudan daha hızlı yayılan yanlış bilgiler üzerine veya tartışmadan ziyade hakarete varan boyutlarda olduğunu gördüm. Dönemin şartları, siyasetin o günkü durumu, ülkedeki genel durum göz önüne alınmadan yapılan bu tür tartışmaların vardığı bir yer yoktur. Üstelik o dönemki ayrılığın gerek şartları gerekse boyutu göz önüne alındığında daha sonraki ayrılıklar ile bir tutmak da doğru bir yaklaşım değildir. Bütün yanlışları bir araya getirerek de ne Başbuğ’u ne de Muhsin Başkan’ın tavrını tartışmak mümkün olmaz.
Benim görüşümü merak edenler olabilir. Ben, aklımın ermeye başladığı günden beri yetiştiğim veya etkileşime girdiğim çevre, dinlediklerim ve okuduklarım bir araya geldiğinde ulaştığım sonuç hep aynı oldu: Bu ayrılık olmamalıydı. Olması zaruri bir hale gelmiş ise partileşmemeli, bir STK olarak hayatına devam etmeliydi. Çünkü Ülkücülerin Türk fikir hayatında farklı STK’lar tarafından temsil edilmesi, fikirlerin daha farklı yelpazelerde ifadesi olarak bir zenginlik sunabilirdi. Oysa siyasette, bir noktada hep oya (çünkü partiler temel olarak bunun için kurulur) tevdi edilmesi sebebiyle, aynı etkiyi yapamamıştır.
Yazının bu kısmına kadar okuyanlar belki genel bir Muhsin Yazıcıoğlu değerlendirmesi beklemiş olabilir ama son yıllarda kendisine olan “teveccühün” ve vefatı sonrasında artan “alkışların” arasında benim yapacağım değerlendirme çok bir önem arz etmeyecektir. Ne yazık ki ülkemizde hayatta iken sadece “iyi adam” denilen ama vefatının ardından “aziz ilan edilen” pek çok kişi vardır. Muhsin Başkan da popüler kültür ve yükselen milliyetçi dalga sebebiyle bu kısma dahil edilmiştir. Bir gün kendisini anıp daha sonra eski evlerine geri dönenler, kendisinin partisinin ilk yıllarında verdiği desteğe rağmen kendisine sadece “paylaşım” ile destek belirtenler ve partisini meslek odasına çevirenler asıl düşünmesi gerekenlerdir.
Yoksa kendisine kırgın da hissetse, kızgın da hissetse, pek çok Ülkücünün 2009’daki kazanın olduğu günden itibaren hep “bir yerden çıkar gelir” diye beklediğini, bunu ümit ve bunun için dua ettiğini biliyorum. Samimiyet ve birlik, varsa bu ümit ve dualardadır. Geri kalan “sürüden ayrılmamak”tır ve bizim sürüyle işimiz yoktur.
* Bu yazıda İslamlaşmak, Sekülerleşmek, Lider-Teşkilat-Doktrin üçlemesi, Başbuğ’un karizmatik liderliği vb. konular üzerine de görüşler aramış olabilirsiniz. Fakat ben bunların bir yazıya sığabilecek kadar “basite indirgenecek” veya sadece “kişiler üzerinden” tartışılabilecek konular olmadığını düşünmekteyim. Zaten, yıllarca öyle yapıldığı için halen pek yol alabilmiş değiliz.
Saygı ve hürmetlerimle…
Köşe Yazıları
Yayınlanma: 25 Mart 2020 - 17:30
Benim Gözümden Muhsin Yazıcıoğlu
Bugünlerde nasıldır bilmiyorum ama bundan takriben 15 sene önce Ankara’da Türk Milliyetçiliği/Ülkücülük temelinde bir fikriniz var ise bulunacağınız çevre, gideceğiniz yerler, arkadaş çevreniz genel olarak belliydi
Köşe Yazıları
25 Mart 2020 - 17:30








