Fetullahçı Terör Örgütü'nün (FETÖ) 15 Temmuz hain darbe girişiminin üzerinden 9 yıl geçmesine rağmen, örgütün mahrem yapılanmasına dair yürütülen operasyonlar hâlâ gündemin üst sıralarında yer almaya devam ediyor.
Haziran ayının son haftasında 174 muvazzaf askerin gözaltına alınması, bu yapının Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içindeki varlığını sürdürebildiğini ve FETÖ'yle mücadelenin yeterince kurumsallaşmadığını bir kez daha gözler önüne serdi. Üstelik gözaltına alınanlar arasında kısa süre öncesine kadar Millî Savunma Bakanı'nın emir subaylığını yapan bir ismin de bulunması, FETÖ'nün halen kritik mevkilere rahatlıkla sızabildiğini ortaya koydu.
Tüm bu gelişmeler ışığında, 15 Temmuz sonrası dönemde FETÖ ile mücadelede yapılan hataları, TSK’daki ideolojik dönüşüm risklerini ve yaşanan yapısal kırılmaları değerlendirmek üzere, değerli komutanımız Emekli Tümgeneral Rafet Kılıç ile kapsamlı bir röportaj gerçekleştirdik.
- Haziran ayının son haftasında, kısa süre öncesine kadar Milli Savunma Bakanı'nın emir subaylığını yapan şahıs dahil 174 muvazzaf asker FETÖ'nün mahrem yapılanması soruşturması dahilinde gözaltına alındı. FETÖ'nün 2016 hain darbe girişiminin üzerinden 9 yıl geçmiş olmasına rağmen son gözaltılarda; bakanın emir subayı detayı ve muvazzaf sayının büyüklüğü büyük tartışma yarattı. 15 Temmuz sonrası süreçte FETÖ ile mücadelede yapılan hatalar nelerdi?
Evet, bu tespitiniz çok yerinde. Öncelikle 174 muvazzaf askerin FETÖ’den gözaltına alınmış olması ve bundan sadece bir ay önce de İstanbul merkezli başka bir operasyonda aralarında yarbay, albay, binbaşı ve yüzbaşının da bulunduğu 61 muvazzaf askerin tutuklanmış olması, FETÖ ile mücadelenin 15 Temmuz’dan sonra TSK’da gerektiği gibi yürütülmediğinin açık bir göstergesidir.
Daha da çarpıcı olan ise İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan açıklamada, FETÖ’nün TSK içindeki deşifre edilemeyen mensuplarının, 15 Temmuz darbe girişimine katılanlardan sayıca fazla olduğunun belirtilmiş olmasıdır. Bu ifade, mücadelenin derinliği ve ciddiyeti açısından son derece vahim bir tabloya işaret etmektedir.
Bu gelişmeler, 15 Temmuz’dan bu yana geçen 9 yıla rağmen, özellikle mücadelenin kritik aşamalarında, doğru kişilerin görevde olmadığı ve doğru yöntemlerin kullanılmadığı anlamına gelir. Bu süre zarfında personel temin, terfi ve atamalarda liyakat değil; zaman zaman siyasi saikler, zaman zaman ise tarikat ve cemaat bağlantıları etkili olmuştur. Bu da FETÖ benzeri yapılar için fırsat alanı yaratmıştır.
Özellikle bakan emir subayının da tutuklananlar arasında yer alması, FETÖ’nün 15 Temmuz öncesi sızma stratejilerini hâlâ uygulamakta olduğunu göstermektedir. Bu durumun sadece bir bakanın çevresiyle sınırlı kalmadığı, benzer konumlarda görev yapan başka personel için de aynı riskin geçerli olduğu anlamına gelir.
- Bugünden bakınca, FETÖ ile mücadelede hangi adımların eksik kaldığını düşünüyorsunuz?
FETÖ ile mücadelede en büyük eksikliklerden biri, yapının devletin kritik kademelerine nasıl sızdığını anlamaktan çok, bu sızmayı önleyecek yapısal güvenlik tedbirlerinin yeterince işletilmemiş olmasıdır. Bu bağlamda özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK) insan istihbaratı üretme yetkisinin olmaması kritik bir noktadır. TSK; personel temini, terfiler veya kritik görevlere atama gibi kararlar öncesinde, personelin geçmişi ve bağlantılarıyla ilgili bilgileri doğrudan kendi üretmez; bu bilgileri, insan istihbaratı üretme yetkisi olan devlet kurumlarından resmî yazılarla talep eder.
Ancak bu sistemin doğru çalışabilmesi için bazı temel ilkelere mutlaka riayet edilmesi gerekir. Öncelikle bu taleplerin, yalnızca istihbarat başkanlıkları aracılığıyla ve yetkili makamların resmî yazışmalarıyla yapılması şarttır. Aynı şekilde, gelen bilgilerin de yine resmî yazı ile ve yetkili makamlar eliyle iletilmesi gerekir. Bu süreç, hem kuvvetler ayrılığı ilkesinin bir yansımasıdır hem de keyfiliğin ve suistimalin önüne geçilmesini sağlar. Böylece, bilgilerin kayıt altına alınması, gizliliğinin korunması ve kararların objektif veriler üzerinden alınması mümkün olur.
Bu sistemin dışına çıkılması, Personel Genel Müdürlüğü ya da personel başkanlıklarının, istihbarat birimlerini devre dışı bırakarak doğrudan başka kurumlardan bilgi talep etmesi; gelen bilgilerin CD, harici bellek veya elden iletim gibi resmî olmayan yollarla ulaştırılması kabul edilemez. Bu, sadece ciddi güvenlik açıkları yaratmakla kalmaz; aynı zamanda kişisel verilerin korunması açısından da büyük riskler içerir ve suistimale açık fişleme faaliyetlerine kapı aralar.
Benzer yapısal eksiklikler giderilmeden FETÖ gibi örgütlerle kalıcı ve etkili bir mücadele yürütmek mümkün değildir.
- Kara Harp Okulu'nda geçtiğimiz yıl düzenlenen mezuniyet töreninde "subay andı" okuyan teğmenler bir takım odaklar tarafından hedef gösterildi ve 5 teğmen haksızca ihraç edildi. Bu haksız ihraçlarla alevlenen tartışmalarla birlikte son dönemde Atatürkçü subaylar üzerinde artan bir baskı olduğu değerlendiriliyor. Sizce TSK'da ideolojik tahakküm kurma amacıyla farklı bir takım cemaat ve tarikatlara alan mı açılıyor?
Ne yazık ki son dönemde yaşanan bazı olaylar, bu sorunun cevabının, “evet” olduğunu düşündürüyor. 2024 yılı Ağustos ayında, mezuniyet töreninin ardından resmî protokol tamamlandıktan sonra teğmenlerin kendi inisiyatifleriyle gerçekleştirdikleri “kılıç çatarak subay andı içme” davranışı, hukuksuz bir biçimde TSK’dan ihraç edilmeleriyle sonuçlandı. Aynı şekilde, bir yıl önce Tuzla Piyade Okulu’nda yakasına Atatürk resmi takmayan bir teğmene tepki gösteren teğmenlerin de ihraç edilmesi, Atatürkçü subaylar üzerinde artan bir baskının göstergesi olarak değerlendirilebilir.
15 Temmuz hain darbe girişimi sonrasında, kurulan Millî Savunma Üniversitesi (MSÜ), TSK’nın tüm personel yetiştirme sürecini tek çatı altında topladı. Ancak bu yapı, bir Korgeneral rütbesine denk tutulmuş sivil bir rektöre bağlanarak geleneksel askeri eğitim zincirinden koparıldı. Her ne kadar bu düzenlemenin amacı, demokratik değerlere bağlı, sivil otoriteyi benimsemiş personel yetiştirmek olarak açıklansa da, uygulamada durum farklı bir yön almıştır.
MSÜ’ye öğrenci alımından itibaren, hangi ölçütlere göre belirlendiği şeffaf olmayan mülakat kurulları ve “referans sistemi” adı altındaki uygulamalar, cemaatlere yakın çevrelerin etkisini artırmalarına olanak sağlamıştır. Bu yapı içerisinde, Atatürk’e mesafeli olduğunu açıkça ifade eden, hatta onun anma günlerinde fotoğrafını yakasına takmayı reddeden kişilerin subay adayları olarak yer aldığı bilinmektedir. Böyle bir ortamda, Milli Ordu’nun ruhuna ve Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet değerlerine uygun personel yetiştirilemeyeceği açıktır.
Türk Silahlı Kuvvetleri, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Millî Ordusudur. Bu nedenle, subay ve astsubayların hiçbir grup, cemaat ya da yapılanmanın etkisi veya üyesi olmadan; yalnızca anayasaya, kanunlara ve yemin ettikleri değerlere sadakatle bağlı bireyler olarak yetiştirilmesi esastır.
Yaşanan bu iki olayda da görülen şey, aslında teğmenlerin ortaya koyduğu duruşun, TSK’ya sızdırılmak istenen tarikat ve cemaat yapılarına karşı bir direniş olduğudur. Büyük çoğunluğu oluşturan genç subayların bu tutumu, sadece Atatürk’e bağlılık değil, aynı zamanda TSK’nın laik ve millî karakterini koruma çabasıdır.
- Son torba kanunla general ve amirallerin yaş haddinin 72’ye çıkarılması gündeme geldi. Sizce bu düzenleme TSK’nın gençleşmesi ve dinamizmi açısından risk taşıyor mu?
Kesinlikle çok ciddi bir risktir. Bu düzenleme ile birlikte, hâlihazırda görevde bulunan komuta kademesinin önümüzdeki 8 ila 10 yıl boyunca görevde kalmasının önü açılmış durumda. Bu durum, yıllardır aynı görevlere gelme motivasyonuyla çalışan, daha genç ve dinamik personelin sisteme olan güvenini zedeleyebilir, motivasyon kaybına neden olabilir.
Unutulmamalıdır ki, TSK'nın temel görevi gerektiğinde savaşmaktır. Bu görev, fiziksel ve zihinsel çevikliğin, karar alma hızının ve liderlik dinamizminin yüksek seviyede olmasını zorunlu kılar. TSK, hâlihazırda dünya orduları arasında en yaşlı komuta kademelerinden birine sahip. Yaş haddinin daha da artırılması, bu tabloyu ağırlaştıracaktır.
Komuta kademesinin gençleşmesi; sadece fiziki yeterlilik açısından değil, aynı zamanda yeni tehdit algılarına karşı stratejik reflekslerin güncellenebilmesi açısından da son derece önemlidir. Dolayısıyla bu düzenlemenin, TSK’nın dinamizmi, kurumsal yenilenme kapasitesi ve personel motivasyonu açısından uzun vadede olumsuz sonuçlar doğuracağı kanaatindeyim.
- Bu düzenlemenin, komuta kademesi ve terfi sistemine nasıl yansıyacağını öngörüyorsunuz? TSK’da liyakat ve kadro yenilenmesi açısından uzun vadeli etkileri neler olabilir?
Söz konusu düzenlemenin, yalnızca bireysel görev sürelerini uzatmakla kalmayıp, komuta kademesi ve terfi sistemine ciddi ve kalıcı etkiler yapacağı açıktır. Türk Silahlı Kuvvetleri’nde terfiler Yüksek Askerî Şûra (YAŞ) tarafından kararlaştırılmaktadır. Ancak 2016 ve 2018 yıllarında yapılan düzenlemelerle YAŞ’ın yapısı değiştirilmiş, 4 asker üyeye karşı 8 sivil üyeden oluşan yeni bir yapı tesis edilmiştir. Bu değişiklikle birlikte, asker üyelerin karar süreçlerindeki etkisi büyük ölçüde zayıflatılmış, YAŞ daha çok sivil iradenin şekillendirdiği, ancak askeri gerçeklikten kopuk bir kurula dönüşmüştür.
Yeni düzenlemeyi bu yapı içerisinde değerlendirdiğimizde, liyakat ve kadro ihtiyacından çok, siyasi tercihlere göre şekillenen bir terfi sistemiyle karşı karşıya kalındığını görüyoruz. Bu durumun, özellikle genç ve nitelikli personel nezdinde büyük bir huzursuzluk yaratması kaçınılmazdır. Çünkü sistem artık sadece görevini en iyi yapanın değil, üst düzeyde siyasi tercihleri karşılayanların yükseldiği bir yapıya evrilmektedir.
Daha da tehlikelisi, bu durumun aşağıdan yukarıya doğru bir etki yaratmasıdır. Alt kadrolardaki personelin de görevlerinde askeri gerekliliklerden ziyade, siyasi karar vericilerin beklentilerini gözetme yoluna girmesi olasıdır. Bu da hem emir-komuta zincirinde zafiyet hem de TSK’nın profesyonel niteliğinde ciddi aşınmalar yaratabilir.
TSK’nın kurumsal gücü, her şeyden önce liyakat ilkesine dayalı, siyasi etkilerden bağımsız bir terfi ve kadro sistemiyle mümkündür. Aksi takdirde bu düzenleme, kurumsal hafızanın zayıflamasına, genç personelin sistem dışına itilmesine ve ordu-millet bağının zedelenmesine yol açabilir.
- Yaş haddinin artırılması kararının siyasi iktidarın, TSK'da uyumlu çalıştığı mevcut üst komuta kadrosunu koruma isteğiyle ilgili olduğu yorumlarına katılıyor musunuz?
Evet, bu yorumlara tamamen katılıyorum. Bu düzenlemenin arkasında, siyasi iktidarın uzun süredir birlikte çalıştığı ve artık karşılıklı güven ve tam uyum tesis ettiği bir komuta heyetiyle yola devam etme isteğinin etkili olduğu kanaatindeyim. Bu heyet, sadece iktidarın taleplerini yerine getirmekle kalmamış, aynı zamanda birlikte atılan adımların tüm ayrıntılarına da hâkimdir. Bu tür bir yakınlık, siyasi karar vericiler açısından konforlu bir yönetim ortamı yaratmaktadır.
Oysa unutmamak gerekir ki Türk Silahlı Kuvvetleri, hiçbir hükümetin ya da siyasi iktidarın değil, 86 milyonluk Türk Milleti’nin ordusudur. Her ne kadar askerlik süresi kısaltılmış olsa da hâlen zorunlu askerlik sistemi uygulanmakta ve toplumun her kesiminden gençler bu çatı altında vatan hizmetini yerine getirmektedir. Dolayısıyla TSK’nın, siyaset üstü bir kurum olarak konumlandırılması, anayasal ve toplumsal bir zorunluluktur.
Nitekim TSK’nın bağlı olduğu İç Hizmet Kanunu’nun 43. maddesi de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin her türlü siyasi tesir ve düşüncenin dışında kalması gerektiğini açıkça hükme bağlamıştır. Ancak ne yazık ki, özellikle Yüksek Askerî Şûra (YAŞ) yapısındaki değişikliklerden sonra, terfilerde siyasi iradenin belirleyici olduğu bir yapı oluşmuş, bu da komuta kademesinin siyasetten bağımsız olduğunu söylemeyi neredeyse imkânsız hâle getirmiştir.
Bu durumu daha da karmaşıklaştıran bir diğer unsur ise, Millî Savunma Bakanlığı’nın son yıllarda kazandığı yeni yapıdır. Bakanlık, daha önce Genelkurmay Başkanlığı tarafından yürütülen pek çok askerî fonksiyonu da üzerine almıştır. Üstelik mevcut Millî Savunma Bakanı, önceki Genelkurmay Başkanı’dır ve yürüttüğü görev itibarıyla hem siyasi bir figür hem de fiilen askerî yapının merkezindedir.
Bakan’ın, denetlemeye gittiği tüm birliklerde komutan muamelesi görmesi, buna karşın aynı zamanda iktidar partisinin bir üyesi olması ve haftalık grup toplantılarına katılması, TSK’nın siyasetin dışında kalmasının artık ne kadar zorlaştığını da açıkça ortaya koymaktadır.
- Sizce bu düzenlemenin, TSK’nın harp kabiliyetine veya emir-komuta zincirine ne gibi etkileri olacak?
Bu düzenlemenin, sadece yaş haddinin artırılmasıyla sınırlı olmadığını, daha geniş bir çerçevede ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü yaş sınırının 72’ye kadar çıkarılmasının yanı sıra, tümgenerallikten korgeneralliğe terfilerde “kurmay olma” ve “muharip sınıftan gelme” zorunluluğu da kaldırılmıştır. Bu iki uygulama birlikte değerlendirildiğinde, Türk Silahlı Kuvvetleri açısından çok ciddi sonuçlar doğurabilecek bir tablo ortaya çıkmaktadır.
Bu tür düzenlemelerin;
- Liyakat ilkesine büyük zarar verdiği,
- Alt kademelerde ciddi huzursuzluk yarattığı,
- Genç subay ve komutanlar arasında motivasyon kaybına neden olduğu,
- TSK’nın siyasi etkilerden uzak kalma ilkesini zedelediği,
- Ve en tehlikelisi, TSK’nın içine “NİFAK” soktuğu kanaatindeyim.
Emir-komuta zincirinin sağlıklı işlemesi ve savaşma imkân kabiliyetinin korunması, ancak her seviyede görev alan personelin, adil bir sistem içerisinde, liyakate dayalı olarak görevlendirilmesiyle mümkündür. Kurumsal sadakat ve savaşma iradesi, eşit rekabet ortamında yetişmiş subaylar eliyle sağlanır. Bu yapı bozulduğunda sadece iç motivasyon değil, harp zamanındaki reaksiyon gücü ve disiplin bütünlüğü de zedelenir.
Bu nedenle yapılan düzenlemenin sadece bir “yönetim tercihi” değil, aynı zamanda TSK’nın savaşma yeteneğini ve kurumsal yapısını derinden etkileyebilecek bir kırılma noktası olduğu kanaatindeyim.
- Son torba yasada yer alan TSK’ya dönük düzenlemelerin toplu olarak değerlendirdiğinizde, bu adımların TSK'nın kurumsal bütünlüğü ve Atatürkçü temeli açısından nasıl bir resim çizdiğini düşünüyorsunuz?”
Bana göre bu düzenlemeleri tekil adımlar olarak değil, 15 Temmuz darbe girişiminden hemen sonra TSK’da başlatılan yapısal dönüşüm sürecinin bir devamı olarak okumak gerekir. O gece yaşanan hain saldırının ardından, çok sayıda kararname ile TSK’nın temel kurumları ve işleyiş mekanizmaları ciddi biçimde dönüştürülmüştür.
Bu süreçte;
- TSK'nın askeri sağlık ve yargı sistemleri ortadan kaldırılmış,
- Askerî eğitim-öğretim sistemi tamamen değiştirilmiş,
- Askeri liseler kapatılmış,
- Emir-komuta yapısında köklü değişiklikler yapılmış,
- “Sivil Paşalık Sistemi” getirilmiş,
- Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı, barış zamanında Genelkurmay Başkanlığı emir-komutası dışında bırakılmış,
- Milli bayramlarda, garnizon komutanlarının çelenk sunma yetkileri dahi törensel düzeyde sınırlandırılmıştır.
Tüm bu değişikliklerin, 2011 yılında Genelkurmay Karargâhı bünyesinde kurulan ve başında 15 Temmuz gecesi darbe girişiminde adı geçen Tümgeneral Mehmet Dişli’nin bulunduğu Stratejik Dönüşüm Dairesi ve SADAT tarafından planlandığı da bilinen bir gerçektir.
Bu değişiklikleri savunanların temel gerekçesi, “TSK’nın siyasetin üzerindeki vesayetini kırmak” şeklinde özetlenmişti. Ancak gerçekte olan şey, TSK'nın kurumsal bağımsızlığını, disiplin zincirini ve Atatürkçü temellerini zayıflatan bir yeniden yapılanmadır.
Bugün torba yasa ile getirilen yeni düzenlemeler, “yaş haddinin artırılması, terfi kriterlerinin esnetilmesi, siyasi etkilerin kurumsal yapıya nüfuz etmesi” bu uzun süredir devam eden dönüşümün devam halkalarıdır. Ve bunların tamamı, TSK’nın Atatürk ilke ve devrimlerine dayalı, laik ve bağımsız karakterine zarar veren uygulamalardır.
Bu değişikliklerin gerçekten Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ihtiyaçları doğrultusunda mı yapıldığını, yoksa belirli bir siyasi ve ideolojik ajandanın parçası mı olduğunu sorgulamak gerekir. Bu ihtiyacı ortaya koyanlar ile süreci yöneten ve savunan kişilerin, bu dönüşüm sırasında herhangi bir hata yapıp yapmadıklarının da ciddi biçimde incelenmesi artık bir zaruret halini almıştır.
Emekli Tümgeneral Rafet Kılıç
1981 yılında Kuleli Askerî Lisesi’ne, 1985 yılında ise Kara Harp Okulu’na girmiştir. Askerî eğitimini müteakiben Türk Silahlı Kuvvetleri’nin çeşitli birliklerinde görev yapan Kılıç, meslek hayatı boyunca Kara Harp Akademisi ve Silahlı Kuvvetler Akademisi’ni başarıyla tamamlamıştır.
2023 yılında Kara Kuvvetleri Harekât Başkanlığı görevindeyken, 42 yıl boyunca şerefle üniformasını taşıdığı Türk Silahlı Kuvvetleri'nden Tümgeneral rütbesiyle emekli oldu. Görev süresince birçok kritik kademede komutanlık görevlerinde bulunan Kılıç, hizmetleri dolayısıyla Üstün Cesaret ve Feragat Madalyası ile taltif edilmiştir.
Meslek hayatının kritik dönemeçlerini, tanıklık ettiği çarpıcı olayları ve FETÖ'nün TSK'daki yapılanmasını kaleme aldığı "Nifak" isimli kitabı, 2024 yılında yayımlanarak okuyucularla buluşmuştur.





