On yıl önce Katliamcı-Komünist Çin yönetimi, Doğu Türkistan’da milyonlarca Uygur Türkü ve diğer Türk halklarını hedef alan kitlesel gözaltı sistemini hayata geçirerek 21. yüzyılın en ağır insan hakları krizlerinden birini başlattı.
Bugün ise dünyanın gündemi Ukrayna-Rusya savaşı, Gazze’de yaşanan katliamlar ve Orta Doğu’daki yeni gerilimlerle şekillenirken, Uygur Soykırımı uluslararası siyasetin ve medyanın gündeminde giderek daha az yer bulmaktadır. Oysa aradan geçen on yıl boyunca yaşanan zulüm sona ermemiş, yalnızca biçim değiştirerek devam etmiştir.
İşte tam da bu nedenle, 11–13 Haziran 2026 tarihlerinde Berlin’de düzenlenen 3. Uluslararası Uygur Forumu, sıradan bir uluslararası konferans olmanın ötesinde önemli bir anlam taşımaktaydı. Bu forum, yalnızca geride kalan on yılın muhasebesini yapmak için değil, uluslararası toplumun bundan sonra nasıl hareket etmesi gerektiğini tartışmak ve Uygur Türklerinin sesinin küresel gündemde yeniden duyulmasını sağlamak amacıyla gerçekleştirildi.
Bu yıl forumun ana teması, “Toplama Kamplarının Onuncu Yılı: Tanımadan Sorumluluğa – Bundan Sonra Ne Yapılmalı?” olarak belirlendi.
Söz konusu tema, son yıllarda yaşanan önemli gelişmeleri esas alıyordu. Amerika Birleşik Devletleri Hükûmeti ile 11 ülke parlamentosu, Çin’in Uygur Türklerine yönelik politikalarını resmen soykırım olarak tanıdı. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, yayımladığı tarihî raporda Doğu Türkistan’da insanlığa karşı suç işlenmiş olabileceği sonucuna ulaştı. Londra’da bağımsız olarak kurulan Uygur Mahkemesi ise yaklaşık on sekiz ay süren kapsamlı incelemelerin ardından Çin’in uluslararası hukuk bakımından soykırım ve insanlığa karşı suç işlediği hükmüne vardı.
Bütün bu gelişmeler, uluslararası toplumun gerçeği artık inkâr edemeyeceğini gösterdi. Ancak tanıma tek başına yeterli olmadı. Toplama kamplarının büyük bölümü farklı isimler altında yeniden yapılandırılırken, zorla çalıştırma programları genişletildi, ailelerin parçalanması sürdü, çocuklar yatılı devlet okullarında asimilasyona tabi tutuldu, dinî ve kültürel yaşam üzerindeki baskılar devam etti. Bu nedenle forumun temel sorusu şuydu: Tanımadan sonra sorumluluk nasıl yerine getirilecek?

Dünyanın Dört Bir Yanından Ortak Bir Buluşma
Üç gün süren forum boyunca Berlin, dünyanın farklı ülkelerinden gelen siyasetçileri, akademisyenleri, insan hakları savunucularını ve Uygur diasporasını aynı çatı altında buluşturdu.
24 ülkeden 220’den fazla katılımcının yer aldığı forumda, 80’den fazla konuşmacı söz aldı. Katılımcılar arasında milletvekilleri, senatörler, hukukçular, gazeteciler, araştırmacılar, uluslararası kuruluş temsilcileri ve sivil toplum liderleri bulunuyordu.
Program kapsamında altı panel, sekiz yuvarlak masa toplantısı (roundtable), dört paralel etkinlik ve Uygur Soykırımı’nı belgeleyen kapsamlı bir fotoğraf sergisi gerçekleştirildi.
Forum, yalnızca yaşanan insan hakları ihlallerini yeniden gündeme taşımakla yetinmedi. Tartışmalar, Uygur meselesini değişen uluslararası dengeler çerçevesinde değerlendirdi. Avrupa-Çin ilişkileri, ABD-Çin stratejik rekabeti, Tayvan ve Tibet meseleleri, İslam dünyasının Çin politikaları, küresel tedarik zincirleri, zorla çalıştırma uygulamaları, sınır ötesi baskılar ve Çin’in yeni etnik politikaları farklı uzmanlar tarafından kapsamlı biçimde ele alındı.
Bu yönüyle forum, yalnızca bir dayanışma platformu değil; aynı zamanda önümüzdeki yıllarda uluslararası lobi faaliyetlerine yön verecek stratejik fikirlerin üretildiği önemli bir düşünce platformuna dönüştü.
Görünmeyen Mücadele: Bir Konferansı Düzenlemek
Dışarıdan bakıldığında uluslararası bir konferans düzenlemek yalnızca lojistik bir organizasyon gibi görünebilir. Oysa Dünya Uygur Kongresi açısından her büyük uluslararası toplantı, aynı zamanda Çin hükümetinin sistematik baskılarıyla mücadele etmek anlamına gelmektedir.
Kongrenin 2004 yılında kurulmasından bu yana gerçekleştirilen hemen her büyük etkinlikte benzer yöntemler uygulanmıştır.
İlk örneklerden biri, 2006 yılında Münih’te düzenlenen Dünya Uygur Kongresi 2. Genel Kurulu sırasında yaşandı. Çin’in Almanya’daki diplomatik temsilcilikleri, Alman siyasetçileri ve milletvekillerini tek tek arayarak toplantıya katılmamaları yönünde baskı yaptı. Buna rağmen Alman parlamenterler toplantıya katılarak Uygur Türkleriyle dayanışma gösterdi.
Yıllar içerisinde kullanılan yöntemler daha da çeşitlendi.
Çinli diplomatlar birçok kez toplantıların gerçekleştirileceği otellerle doğrudan iletişime geçti; otel yöneticilerini telefonla aradı, yüz yüze görüştü ve etkinliklerin iptal edilmesini talep etti. Bazı otellere, Çinli turistlerin artık o tesisi kullanmayacağı ve rezervasyonların iptal edileceği yönünde açık tehditlerde bulunuldu. Hatta bazı durumlarda toplantının iptal edilmesi karşılığında otelin tamamının çok daha yüksek ücretlerle kiralanabileceği teklif edildi.
2024 yılında Saraybosna’da düzenlenen Dünya Uygur Kongresi 8. Genel Kurulu, bu baskıların en dikkat çekici örneklerinden biri oldu. Toplantı öncesinde yalnızca diplomatik baskılar uygulanmadı; turist görünümünde görevlendirilen kişiler toplantı otellerine yerleştirildi, organizasyonu provoke etmeye ve güvenlik sorunları oluşturmaya yönelik girişimlerde bulunuldu.
Bu nedenle Dünya Uygur Kongresi, yıllardır yalnızca ev sahibi ülkelerin güvenlik makamlarıyla değil, aynı zamanda profesyonel özel güvenlik şirketleriyle de çalışmak zorunda kalmaktadır.
Berlin’de Aynı Senaryo Tekrarlandı
Berlin’de gerçekleştirilen 3. Uluslararası Uygur Forumu öncesinde de benzer baskı girişimleri yaşandı.
Toplantının düzenleneceği otel çeşitli kişiler tarafından ziyaret edildi. Toplantı salonlarının fotoğrafları çekildi, organizasyon hakkında bilgi toplanmaya çalışıldı ve otel yönetimine Çinli müşterilerin tesisi boykot edeceği yönünde mesajlar iletildi.
Ancak bu kez de sonuç değişmedi. Otel yönetimi geri adım atmadı ve forum planlandığı şekilde başarıyla gerçekleştirildi.
Baskılar bununla da sınırlı kalmadı. Forum öncesinde ve forum süresince sosyal medya üzerinden organize karalama kampanyaları yürütüldü. Çok sayıda sahte hesap kullanılarak Dünya Uygur Kongresi’nin yöneticileri ve organizatörleri hedef alındı; hakaretler, iftiralar ve itibarsızlaştırma girişimleri sistematik bir şekilde sürdürüldü.
Kızıl Çin’in sınır ötesi baskı politikaları doğrudan Uygur Türkü katılımcıları da hedef aldı. Birçok delegeye, toplantıya katılmaları hâlinde Doğu Türkistan’daki aile bireylerinin baskı göreceği veya mevcut baskıların daha da ağırlaşacağı yönünde tehditler iletildi. Buna karşılık, Dünya Uygur Kongresi’nden uzak durmaları durumunda ailelerine yönelik baskıların hafifletilebileceği mesajları verildi.
Bu yöntemler, Çin’in sınırları dışında yaşayan Uygur Türklerini susturmaya yönelik transnasyonel baskı politikasının en açık örneklerinden biri olmaya devam etmektedir.
Dayanışmanın Gücü
Forumun başarısı yalnızca siyasi baskılara rağmen gerçekleştirilebilmiş olmasında değil, aynı zamanda son derece sınırlı mali imkânlarla uluslararası standartlarda organize edilmiş olmasında da yatmaktadır.
Bugün dünyada insan hakları alanında faaliyet gösteren birçok sivil toplum kuruluşu ciddi finansal zorluklarla mücadele etmektedir. Dünya Uygur Kongresi ve Uygur Demokrasi ve İnsan Hakları Merkezi de bu organizasyonu benzer koşullar altında gerçekleştirmiştir.
Hazırlık komitesi, uluslararası fonların yetersiz kaldığı noktada geniş bir gönüllü ağı oluşturdu. Uygur Türkü diasporasının farklı ülkelerden gelen üyeleri, haftalar boyunca hiçbir maddi karşılık beklemeden forumun hazırlıkları için çalıştı.
Ses ve görüntü sistemlerinden simultane çeviriye, video prodüksiyonundan kayıt masasına, yemek organizasyonundan lojistiğe kadar onlarca gönüllü büyük bir özveriyle görev yaptı.
Bu dayanışma sayesinde, normal şartlarda çok daha yüksek bütçeler gerektirecek uluslararası bir konferans, benzer organizasyonların maliyetinin yaklaşık üçte biriyle başarıyla tamamlandı.
Forumun güvenli bir şekilde gerçekleştirilmesine katkı sunan Alman polis teşkilatı ile ilgili güvenlik makamlarının profesyonel iş birliği de ayrıca takdiri hak etmektedir. Demokratik hak ve özgürlüklerin korunması adına ortaya koydukları yaklaşım, forumun sorunsuz bir şekilde tamamlanmasında önemli rol oynamıştır.
Bölmeye Karşı Birlik
Çin’in baskı politikaları yalnızca dışarıdan yürütülen diplomatik girişimlerle sınırlı değildir. Zaman zaman diaspora içerisindeki ayrılıkları derinleştirmeye yönelik girişimler de bu stratejinin bir parçası hâline gelmektedir.
Forum öncesinde bazı kişiler, organizasyona davet edilmemelerini gerekçe göstererek forumun meşruiyetini sorgulamaya çalışmış, sosyal medya üzerinden Dünya Uygur Kongresi’ni hedef alan söylemler geliştirmiştir. Bu tür girişimlerin ortak amacı yalnızca uluslararası desteği azaltmak değil, aynı zamanda Uygur Türkü diasporasının birlik ve dayanışmasını zayıflatmaktır.
Ancak Berlin’de ortaya çıkan tablo bunun tam tersini göstermiştir. Farklı ülkelerden gelen yüzlerce katılımcı, görüş ayrılıklarına rağmen ortak bir hedef etrafında bir araya gelmiş ve Uygur Türklerinin temel hak ve özgürlükleri konusunda güçlü bir dayanışma iradesi ortaya koymuştur.
Geleceğe Bakış
III. Uluslararası Uygur Forumu, yalnızca üç günlük bir konferans değildi. Bu forum, toplama kamplarının onuncu yılında uluslararası toplumun vicdanına yöneltilmiş güçlü bir çağrı niteliği taşıyordu.
Bugün artık dünyanın Uygur Soykırımı hakkında bilgi sahibi olmadığı söylenemez. Asıl mesele, bu bilginin somut siyasi iradeye dönüşüp dönüşmeyeceğidir. Tanımanın sorumluluğa, dayanışmanın eyleme ve hukuki tespitlerin hesap verebilirliğe dönüşmesi gerekmektedir.
Berlin’de gerçekleştirilen 3. Uluslararası Uygur Forumu, bu dönüşümün kendiliğinden gerçekleşmeyeceğini; bunun ancak kararlı uluslararası iş birliği, güçlü sivil toplum, akademik katkılar ve demokratik dayanışma sayesinde mümkün olacağını bir kez daha ortaya koymuştur.
Baskılar, tehditler ve engelleme girişimleri devam edecektir. Ancak Berlin’den verilen en güçlü mesaj şuydu: Uygur Türklerinin sesi susturulamayacak ve Doğu Türkistan’da yaşananların unutulmasına izin verilmeyecektir.
Forumun ortaya koyduğu en önemli gerçeklerden biri de şudur:
Aradan geçen on yıla rağmen Çin yönetiminin uyguladığı baskılar, Uygur Türklerinin özgürlük, adalet ve insan hakları taleplerini ortadan kaldıramamıştır. Aksine, dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan Uygur Türkleri ve onlarla dayanışma gösteren çevreler, bu mücadelenin uluslararası vicdanda yaşamaya devam ettiğini bir kez daha göstermiştir.






