Emir Abbas Gürbüz
Giriş Tarihi : 27-10-2019 16:50
Güncelleme : 04-09-2020 14:45

Modern Çağın İdeolojik Boşluğu, Kültürel Marksizm ve Türk Milliyetçiliği

Bu yazıya başlarken üzerine kitap yazılacak bir konuyu okunabilsin diye oldukça kısa tutmaya çalışacağım derken niteliksiz bir yazı ortaya çıkacak diye korktum

Bu yazıya başlarken üzerine kitap yazılacak bir konuyu okunabilsin diye oldukça kısa tutmaya çalışacağım derken niteliksiz bir yazı ortaya çıkacak diye korktum. Umarım Tamgatürk’teki ilk yazımın içeriği ve konusu okuyucular için en azından özet bilgi verecek nitelikte olur.

1930’lu yıllarda dünya üç kutup arasında bölünmüştü. 90’larda sona eren Sosyalist blok ve bugün hakim görüş olan liberal-kapitalist düzen arasında güçlü bir üçüncü yol olan otoriter-milliyetçi iktidarlar o günün dünyasında belirleyici bir pozisyondaydı. Üçüncü yol veya otoriter-milliyetçi hükümetler diğer bloktaki ülkeleri ekonomik görüşüne bakmaksızın “enternasyonalist” olarak değerlendirip eşit derece ulusal kimliklerine tehdit görüyordu. 1945 yılında üçüncü yol rejimlerin yıkılması ile başlayan soğuk savaş, enternasyonalist iki ideoloji olan liberal-kapitalist dünya ile sosyalist dünya arasında cepheleşti. Üçüncü yolun ılımlı milliyetçileri, liberal-kapitalist düzenin sağladığı hürriyet şemsiyesi altında ulusal kimlikleriyle var olabileceklerini ön görerek “anti-komünist” cephede yer aldı.

Soğuk Savaş esnasında liberal-kapitalist cephe, sosyalist imparatorluk modeline karşı beraber liberal-demokrat ulus devletleri bir ideolojik model olarak önplana çıkardı. Soğuk savaşın sona ermesiyle beraber “ideolojilerin sonunun” geldiği kabul edilerek artık tek kutuplu tek görüşlü bir dünya inşa edileceği kabul edildi ve batı dünyası bu görüşe uygun olarak kurumları dönüştürmeye gitti.

Liberal-Kapitalist cennette devletler sadece insanların güvenliğini ve adalet mekanizmasını yürütmek üzere bulunan birer minyatür tüzel kişilere dönüşecek, sınırların olmadığı, sermayenin özgürce dolaştığı bir tek dünya devleti kurulacaktı. Ancak buna giden yolda en büyük engellerden biri milli kimlikler, dinler ve dil farklılıklarıydı. Dil sorunu, en azından ingilizcenin lingua franca olarak kabul görmesiyle aşıldı. Ancak milli kimlikler ve din halen tek dünya devletine giden yolda en büyük engeli teşkil etmekteydi. İşte bu engeli aşmak için sosyalizmin din ve milliyetçi dışlayan hatta toplumlarda ayıplanan bir olgu olarak sunan felsefesi benimsendi. Bu kapsamda ana akım medyayı, STK’ları ve uluslararası örgütlerin yönetimini elinde bulunduran Liberal-kapitalist dünyanın elitleri, eski dünyanın kurumlarını dönüştürerek ve yeni kurumlar inşa ederek kurmak istedikleri yeni dünyada bireylerin ideolojik boşluğunu doldurmak, maneviyatlarını ve aktivst duygularını tatmin etmek için bir takım ortak kaygılar ve ortak problemler gündeme getirildi.

Literatürde “kültürel marksizm” olarak adlandırılan, bu görüşe bağlı değerler ve hareketler) yeni dünyanın ideolojisini yaratmak, milli ve dini değelerin önemini azaltmak için bir araç olarak kullanılmaya başlandı. Liberal-kapitalist elitler, oluşturmaya çalıştıkları enternasyonalist kaygılarda, marksizmin temelini oluşturan ve kendi çıkarlarını rahatsız edecek sınıf mücadelesi ve sendikal örgütlenme gibi ekonomik problemlere odaklanmaktan ziyade toplumda yerleşik aile, millet ve kültür gibi kurumları zayıflatmayı amaçlayan ve nispeten “zararsız” kavramlara odaklandı.

Çevre Hareketleri, Göçme-dostu politikalar, LGBT hareketleri, Feminizm, Vegan aktivizm gibi kavramlara ait hareketler bütün ülkelerde desteklenir ve görünür hale getirildi. Bu “ortak kaygılardan” yaratılan güçlü sivil toplum hareketlerinin de etkisiyle siyasi iktidarlar da bu kaygılara uygun politikalar üretmeye ve toplumun geri kalanına kabul ettirmeye çalışır hale gelmiştir. Yine sermaye ile medyayı elinde bulunduran çevrelerin desteğini alan uluslararası örgütler de bu ajandaya uygun politika üretmeye başlamıştır.

Yeni dünyanın ortak problemleri olarak ortaya çıkan ve milliyetçiliğe anti-tez olarak ileri sürülen bu kavramlara karşı dünyanın her yerinde milliyetçi hareketler tepkisel bir tutum aldı.

Bu ortak kaygılar, küresel bir siyasi ajandaya bağlı desteklendiği bir gerçek ise de diğer bir gerçek bu hareketlerin tamamen yapay değil, gerçekten de var olan sorunlara dayanmasıdır.

Avrupa’da yeni yeni milliyetçi hareketler bunun farkına vararak tamamen karşıt bir pozisyon almaktansa bu kavramları milli bir perspektiften ele almaya başladı. Bu kapsamda kırmızı çizgi olan göç politikaları dışında LGBT, Çevre, Feminizm ve vegan hareketler kısmen kabul görüp milli bir yorumla ele alınmaya başlandı. Ancak böylece bu sorunların “kültürel marksist” ajanda tarafından manipule edilmesine engel olmak ve bu sorunların aktivistliği konusunda tekeli kırmak mümkündür.

Örneğin Alman AfD partisi, Çevre Müdafaası Vatan Müdafaasıdır sloganıydı çevreci hareketlerde yerini aldı. Finlandiya’da ana muhalefetteki milliyetçi “Finlerin Partisi’nin” yönetiminde bir çok eşcinsel bulunmaktadır. Hollanda’da da Wilders’in LGBT hareketlerine ve çevreci hareketlere destek verdiği bilinmektedir.

Doğanın yürüyüşüne engel olmak mümkün değildir. Küreselleşme, teknolojisinin doğal bir sonucu ve kaçınılmazdır. Türk milliyetçilerine düşen ise evrimin getirdiği yeni düzende hayatta kalmak için adapte olmaktır. Türk milliyetçiğinin kültürel marksist ajandanın ortaya attığı sorunlara ulusal kimliğin müdafaası çerçevesinde çözüm üretme mecburiyeti bulunmaktadır. Kuşkusuz ki bu durum Türk milliyetçiliğinin yeni dünya düzeni için bir yeni bir doktrin üretme zaruretini daha acil hale getirmektedir.


Emir Abbas Gürbüz

NELER SÖYLENDİ?
@
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA