Emir Abbas Gürbüz
Giriş Tarihi : 29-03-2020 19:04
Güncelleme : 23-10-2020 22:59

Türkiye'de Asli Kurucu İktidar Sorunu

Türk devletinin kuruluş tarihi üzerine birçok tez ortaya atılmaktadır

Türk devletinin kuruluş tarihi üzerine birçok tez ortaya atılmaktadır. Kimi tarihçiler Hunlara, kimi tarihçiler ise Batı Türklüğünün müstakil devleti olan Büyük Selçuklulara dayandırmaktadır. Ancak devleti kuran grupların karakteristiği üzerine bir çalışma yapılmış değildir. Devletlerin asli kurucu iktidarları, kabaca o devletin psikolojik anlamda gerçek sahiplerini ifade eden anayasa hukukuna ait bir terimdir.

Devlet teorisinden demokrasi teorisine kadar birçok günümüze ait siyasi kavramın yorumlanmasında asli kurucu unsurların rolü önemlidir. Örneğin Fransız asli kurucu iktidarı Fransız Devrimini yapan Fransız halkı olup Çin Halk Cumhuriyetinde Çin Komünist Partisi’dir. En yaygın kanaate göre Türk Devleti, bir askeri teşkilattan doğmuştur. Bozkırdaki Türklerin zor yaşam koşullarında hayatta kalmasını temin etmek için Çin’e akın organize etmek ve Çin’e karşı yaşam tarzının müdafaasını sağlamak maksatlı sivillerce teşkil edilen bir üst askeri otorite Türk devletini doğurmuştur. Batılı devlet teorilerinden farklı olarak Türkler, yağma ve askeri saldırılar için devlet teşkilatını vücuda getirmiştir. Türk Devletinin militer yapısı, daima bu karakterini muhafaza etmiştir.

Türk tarihinde devlet yapısında hiçbir değişim, sivil hareketler, silahsız eylemlerle gelmemiştir. Avrupa’da ve Asya’da feodal gruplar arasında güç mücadeleleri şeklinde şekillenen siyaset, Türk Devletlerinde askeri gruplar üzerinden şekillenmiştir.  Büyük Selçuklu’dan Anadolu Selçuklu’ya tüm devletler halef devletin komutanları tarafından kurulmuş, nitekim Osmanlı da Anadolu Selçuklunun bir sınır komutanı olan Osman Bey tarafından kurulmuştur. Geleneksel Türk Devlet nizamını terk edip feodalite ve siyasi ilişkileri yeniden düzenleyen Osmanlı bir cihan imparatorluğu olduğu iddiasını taşısa da askeriyenin siyasetteki hakimiyetini kıramamıştır. Celali isyanları gibi halk temelli isyanlar başarısız olurken Osmanlı ordusunun bel kemiğini oluşturan yeniçerilerin isyanları çoğu zaman devlet idaresinde değişimle sonuçlanmıştır. Yeniçeri Ocağı kaldırılana kadarki süreçte çoğu zaman ekonomide yaşanan bozulmalar neticesinde halktaki hoşnutsuzluktan yararlanan Yeniçeriler isyan ederek devlet yöneticilerinin kellesini almış, kimi zaman Padişahı tahttan indirmiştir. Osmanlı Devletinin bozulmuş düzenini ıslah çabaları yine askeriyeden gelmiş, yenilik yanlılarının iktidarını sağlamlaştırmak için Alemdar Mustafa Paşa ordusuyla İstanbul’a yürüyerek iktidara ıslahatlar için teminat olmuştur. Türk demokrasinin ilk anayasal belgelerinden biri olan Sened-i İttifak, yine askeriyenin baskısı ile imzalanmıştır. Yakın tarihimizde ise 1. Meşrutiyet, Sultan Abdülaziz ve akabinde IV. Murat’ın tahttan asker-aydın işbirliği ile yapılan indirilmesi ile sonuçlanan darbe ile ilan edilmiş, İstibdada karşı Hürriyet mücadelesi genç subaylar tarafından örgütlenmiş ve II. Meşrutiyetin ilanını sağlamıştır. Yine 31 Mart İsyanıyla hâl olan meşrutiyeti kurtarmak için Rumeli’de tesis edilen Hareket Ordusu başkente yürüyerek Padişahı tahttan indirmiştir. Cihan harbindeki yenilgiyi takiben Türk vatanının işgale uğraması karşısında Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde Osmanlı subayları yarı-askeri bir idare tesis edip silahlı mücadeleye girişerek Türkiye Cumhuriyetini meydana getirmiştir. Cumhuriyet döneminde sivil idareler birtakım reformlar yapıp idari tedbirler alsa da toplumun esaslı sorunlarını çözmekte yetersiz kaldığı aşamada silahlı kuvvetler siyasete müdahale ederek anayasaları değiştirmiş, sorunlara radikal çözümler getirmiştir. Batılı yazarlar ve liberal düşünürler her ne kadar bu durumu Türk demokrasisi üzerinde bir askeri vesayet olarak yorumlasa da Türk Devletinin kuruluş felsefesi doğrudan doğruya askeri karakter üzerinedir. Bu durum bazı çevrelerce sivil siyasete engel olduğu gerekçesiyle eleştirilmekteyken bazı çevrelerce ise huzurun, güvenliğin ve ilerlemenin sigortasının asker olduğu gerekçesiyle olumlu karşılanmaktadır.

Gerçekten de Türk tarihi boyunca ne zaman bir iç savaş, ayrılıkçılık veya rejim değişikliği tehlikesi baş gösterse asker, yönetime doğrudan veya dolaylı olarak müdahale ederek tehlikeyi bertaraf etmiştir. Askerin bu rolü Türk toplumu tarafından oldukça doğal karşılanmış, modern siyaset de bu rolü içselleştirmişti. Bu da askeri, Türk Devletinin asli kurucu iktidarı haline getirmiştir.

2000’li yılların başında Ergenekon-Balyoz kumpasları ile sözde askeri vesayet yargılanmış ve askerin siyasete bir daha bulaşmaması için gözdağı verilmişti. Lakin bu yargılamaların aslında asker için bir hesaplaşma olduğu ve daha büyük bir askeri müdahale tehlikesine yol açacağı ancak 2016 yazında anlaşılacaktı. 15 Temmuz 2016 tarihinde Fethullahçı Terör Örgütü, Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki militanları vasıtasıyla hükumeti devirme teşebbüsünde bulundu ve bu askeri müdahale ilk defa bir halk ayaklanmasıyla bastırıldı. Her ne kadar darbeyi planlayan ve yürüten Fethullahçı bir grup olsa da teorik ve psikolojik anlamda ilk kez Türk tarihinde ordunun siyasete müdahale teşebbüsü sivil halk tarafından zorla püskürtülmüştür. Darbe teşebbüsünün hemen akabinde parlamenter sistem ilga edilerek başkanlık sistemine geçilmiş ve yapılan genel seçimlerle yeni sistemi getiren siyasi iktidar halk tarafından bir kez daha onaylanmıştır. Bütün bu gelişmeler Türkiye’de asli kurucu iktidarın askerden halka geçtiği yönünde güçlü bir kanı yaratmıştır. Bu da Türkiye'nin artık askerin devleti değil, halkın devletleşeceği yani bir “Halk Cumhuriyeti” olduğu anlamına gelmektedir.

Peki, 2000 yıllık devlet geleneğinin bozularak asli kurucu iktidar gerçekten sivillere mi geçti? Halk bu gücü kullanabilecek ehliyete sahip midir? Bunların hepsini ilerleyen yıllarda göreceğiz. Ancak yakın tarihe ve günümüz siyasi pratiklerine bakarak halk içinde hangi grubun asli kurucu iktidar yetkisini kullanmaya ehil olduğunu önümüzdeki yazıda inceleyeceğiz.


Emir Abbas Gürbüz

NELER SÖYLENDİ?
@
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA