izmir escort instagram takipçi satın al izmir escort antalya escort bursa escort porno izle izmir escort antalya escort takipçi satın al instagram takipçi satın al instagram takipçi kasma
Veysel Çıtlak
Giriş Tarihi : 21-05-2020 20:25
Güncelleme : 28-08-2020 16:54

Bir Değil Birçok İnsan Olmalıyız

Eğitim hayatım boyunca Türkçe dışında İngilizce, Almanca ve Fransızca dersleri gördüm

Eğitim hayatım boyunca Türkçe dışında İngilizce, Almanca ve Fransızca dersleri gördüm.  Ortaokulu Anadolu Lisesi’nde okuduğum için Almanca ile tanışmam da neredeyse İngilizce ile aynı zamanlara denk gelir. Fakat İngilizceyi bugün aktif olarak (mesleğimden dolayı) kullanmama rağmen, Almancadan geriye kalan (dilin ve benim nankörlüğüm sebebi ile) sadece belirli şeyler oldu. Sayı sayabilmek, günleri söyleyebilmek, tanışma esnasındaki temel soruları sorup bunlara cevap verebilmek ve tabii ki “Ich bin ins kino gegangen”.  Bir de, Almanya’daki Türklerin yaşadığı bir bölgeden alınmış fotoğrafta yer alan büfenin üzerindeki “Ali Baba imbiss doner tasche” yazısı. Fransızca ile beraberliğim ise sadece bir sene sürdü. Daha sonra yollarımız kesişmediği gibi sanırım bu dile pek de heves etmedim. Yalnız, bu dili öğreten lise Fransızca öğretmenim bir Türk Milliyetçisi olduğu için hepimize “Heureux celui qui peut dire je suis turc" yazmayı ve bunu söylemeyi öğretmişti. (“Ne mutlu Türküm diyene” anlamına gelen bu sözü telaffuz da edebiliyorum ama on sekiz yıl sonra telaffuzu yanlış yazarsam, öğretmenime mahcup olurum.)

Elbette, yeni bir dil öğrenmek ve bunun ötesinde o dilde konuşmak, danışmak ve anlaşmak önemli bir merhale. Bunu herhangi bir müzik aleti çalmayı öğrenmek ile eşdeğer tutulabiliriz. Bir defasında, her insanın bir müzik aleti çalmaya yeteneğinin olduğunu duymuştum. Sadece, bunun hangi müzik aleti olduğunu bulmak önemli. Bir de bu konuda isteğin olması. Dili de bu düşünceden ayrı tutamayız. Herkes bir dil öğrenmeye yatkındır, fakat bunu illa ki ileri seviyede bir kullanım olarak düşünmemek lazım. Tıpkı sazda olduğu gibi. Öyle ya sazla sadece belirli eserleri icra edebilen isimler olduğu gibi, sazıyla çok farklı yerlere giden ve bizi de götüren ustalar da mevcut. Dilde de bu durumun çok farklı olmadığı aşikâr. Mesela, çalışmak için bir sahil beldesine giden bir kişinin, belirli bir sürede “kendisine yetecek” veya “işini sürdürecek” kadar bir yabancı dili öğrenebilmesi mümkün. Öte yandan, yurtdışına gidip de burada yıllarca çalıştığı halde o ülkenin dilinde hiçbir cümle kuramayan insanlara rastlamak da aynı derecede mümkün. O halde dilin öğrenilme amaçlarından birini “ihtiyaç” olarak tanımlayabiliriz. Sosyal hayatta kullanma ihtiyacı, iş hayatında kullanma ihtiyacı, eğitim hayatında kullanma ihtiyacı vb.

Bu ihtiyaç kendini farklı şekillerde aksettirdiği için dil öğrenme süreci de farklılaşmakta. Bir dili okuma, yazma, konuşma, dinleme olarak dört beceri açısından ele aldığımızda yukarıda verdiğim örnekteki grubun sadece konuşma ve dinleme açısından dil öğrenimine önem verdiğini görürüz. Yazma ve okuma onlar için öncelik değildir çünkü asli amaçları veya iş tanımları karşısındaki kişiyle “anlaşmak” üzerine kuruludur. Oysa akademik anlamda bir ilerleme kaydetmek isteyenler için ise okuma ve yazma öncelik konumuna geçer. Ödevler, projeler, makaleler, sunumlar derken bu alan dil öğrenmelerinin ana kısmını oluşturur hale gelir. Yani temel olarak insanlar dil becerilerinin ikişerli gruplanmış iki farklı kanadına yönelme eğilimindedir. Bu dört beceriyi bir arada öğrenip geliştirebilenler ise elbette dile tam bir hâkimiyetten söz edebilir. Her ne kadar bu eskiden bir imkân meselesi olarak görülüyor idiyse de bugün hem internetin gelişmesi hem de bu alanda çıkan uygulamalarla bunu sağlamak daha kolaydır. Peki, gerekli midir?

Bu soruya cevabım, “kesinlikle” şeklinde olacaktır.  Bu sözümden, “dilde, fikirde, işte birlik” şiarına aykırı bir anlam çıkarılmasın. Bilakis, başka bir dil veya diller öğrenmek, her manada bize olduğu kadar, fikirlerimize ve tavrımıza da katkı sağlayacaktır. Hep söylenir, “eserleri aslından okuyun” diye. Zira tercümelerin kalitesi, bazı kelimelerin o dilde sahip olduğu özel anlamlar ile olabileceği kadar, çevirmenin bilgisi, hâkimiyeti ve özeni ile de alakalıdır. Çevirmen de bir nevi yazar, hatta geçenlerde denk geldiğim bir ifade ile “yazarın o dildeki sesidir”. Elbette, bütün meseleyi kitap okumaya bağlamayacağım. Bu, meseleyi çok dar bir alana sıkıştırmak olur. Bunun ötesinde bir dile hâkim olmak, o dildeki kaynakları ilk elden incelemek anlamına da gelir. Özellikle dünyadaki meselelere ilgimiz arttıkça, bu konudaki araştırma isteğimiz de artacaktır. Bu da ana kaynaklara yönelmemize sebep olacak ve konuşmalar, makaleler, incelemeler, bizi hem dinlemeye hem de okumaya sevk edecektir. Hatta sosyal medyanın ne denli geliştiğini göz önüne alırsak eserin müellifine veya konuşmacıya ulaşıp onunla yazışmak ve belki de konuşmak dahi mümkün olacaktır. Yani biz ne kadar ilerlemek istersek, dildeki ihtiyacımız da aynı oranda artacaktır. Bu, güvenli limanlarımızı terk etmeye ne kadar hevesli olduğumuz ile alakalı olarak bizi engin denizlerde, farklı yolculuklara çıkaracaktır.

Sadece başkalarını dinleyecek, onların yazdıklarını mı okuyacağız? Dil, sadece bunu mu sağlar? Tabi ki, hayır! Dil, aslında kendimizi de ifade etmek için bize farklı kapılar açacaktır. En basitinden, herhangi bir uluslar arası veya ülkemizi ilgilendiren meselede, kendimizi ifade etmek, görüşlerimizi savunmak, bunları ileri hatta taşımak için de dil gereklidir. Ne kadar fazla dilde yetkin insana sahip olursak, sesimizi duyurma ve ifade etme şansımız o kadar fazla olacaktır. Çünkü dünyanın gittiği yer (iletişim kanallarının çoğalması ile) artık burasıdır.

Son birkaç yıla bakın. Rus ve Çin ajansları ülkemizde Türkçe yayın yapan hesaplar açtılar ve kendi tezlerini topluma kabul ettirmeye çalışıyor ve bu yönde yayınlarına hız kesmeden devam ediyorlar. Ruslar Suriye, Doğu Akdeniz, Libya, Kırım gibi konularda; Çinliler Doğu Türkistan ve dünyaya yaydıkları virüs hakkında bu kanallar aracılığı ile ciddi propaganda yapıyorlar. Bizim de aynı konularda hem bu ülkelere hem de dünyanın geri kalanına sesimizi duyurmamız için elimizde bu tür kanalların olması artık elzem bir durum. İnsanların birkaç “tık” ile ulaşabildikleri veya ulaştığını zannettikleri şeyleri araştırma gereği duymadığı bir zamanda yaşıyoruz. İnsanların telefonları birkaç saniye donsa gerildikleri, sosyal mecralardaki akışların (flood) makalelerden daha fazla okunduğu bir zamanda, hepimiz birkaç dil bilmeliyiz. Birkaç dilde sövmek için değil, öz dilimizi ve milliyetimizi birkaç dilde birden sevmek için bunu yapmalıyız. Kendimizi Türk ülkesi ve Türk diline muhabbet duyar görüyorsak ve Türk dilinin güzelliklerini, Türk'ün haklı davasının sesini başkalarına duyurmak istiyorsak buna mecburuz.

Artık, bir değil birçok insan olmalıyız.


Veysel Çıtlak

NELER SÖYLENDİ?
@
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA