izmir escort instagram takipçi satın al izmir escort antalya escort bursa escort porno izle izmir escort antalya escort takipçi satın al instagram takipçi satın al instagram takipçi kasma
Veysel Çıtlak
Giriş Tarihi : 03-05-2020 20:32
Güncelleme : 31-08-2020 11:42

Ruh Adam Üstüne Bir Tahlil Denemesi - II

Selim Pusat’ın Genel İncelemesi Selim Pusat; ilk hikâyede evdeşini, ona yaptığı bütün iyiliğe ve ona olan sevgisine rağmen Açığma Kün’ün aşkı için kurban eden ve sonunda ondan “Seni seviyorum” sözünü dahi duyamayan Burkay’ın, Tanrıkut Mete’nin buyruğuna karşı gelerek sevdiğini oklamayan ve bu yüzden idam edilen Yüzbaşı Kayı’nın ve belki de sevgisini yenemeyip ağu içerek intihar eden Yüzbaşı Kubudak’ın bu zamandaki tezahürüdür

Selim Pusat’ın Genel İncelemesi

Selim Pusat; ilk hikâyede evdeşini, ona yaptığı bütün iyiliğe ve ona olan sevgisine rağmen Açığma Kün’ün aşkı için kurban eden ve sonunda ondan “Seni seviyorum” sözünü dahi duyamayan Burkay’ın, Tanrıkut Mete’nin buyruğuna karşı gelerek sevdiğini oklamayan ve bu yüzden idam edilen Yüzbaşı Kayı’nın ve belki de sevgisini yenemeyip ağu içerek intihar eden Yüzbaşı Kubudak’ın bu zamandaki tezahürüdür. Burkay iken onu çok seven evdeşi tarafından “lanetlenmiştir” ve bu lanet, hangi zamanda ortaya çıkarsa çıksın onu takip edecek ve o hep ızdırap çekerek, sevildiğini duymaya nail olamadan göçüp gidecektir.

Selim Pusat, çok sevdiği ve uğruna pek çok şeyden kendini mahrum bıraktığı askerlikten çıkarılınca, başka bir adama dönüşür. Dersteki tartışmadan sonra derdest edildiğinde dahi askerlik kurallarına riayet etmek fikrindedir ama astlarının kendisine selam vermeyişi ve hakkındaki vatan haini ithamı neticesinde bundan vazgeçer. Aslında bu vazgeçiş, tam olarak Selim Pusat için dönüm noktası sayılabilir. En sevdiği şey gözünde bir anda yıkılmış, tardedilmesi neticesinde ise tamamen bitmiştir. Onun için artık mukaddes bir değer kalmamıştır. Selim için “insanlar mazide ve tarihin yaprakları arasında kalmıştır, bunlar karikatürdür.”

Yine de ilk başlarda eşine ve çocuğuna karşı içindeki duygular derindir. Ayşe Hanım’ın ve Tosun’un onu cezaevinde ziyarete gittiği ilk görüş gününde onlara karşı dayanılmaz bir özleyiş duyduğunu ve dünyada o ikisinden başka kimsesinin kalmadığını düşünür. Şeref’in intiharından sonra kendi de bunu aklından geçirmişse de eşi ve çocuğu onu bu düşünceden alıkoyan şey olmuştur veya en azından bir müddet öyle hissetmiştir. “Bütün kadınların ve kızların Ayşe gibi enerjik ve metin olmasını” istemesi ise onun Ayşe Hanım hakkındaki tasavvurunun bir aşktan ziyade bir takdire dönüştüğü hissini uyandırmaktadır. Roman boyunca ona karşı kırıcı olmaktan imtina etmekte ama onun gönlünü alıcı hareketleri de yapamamaktadır. Zamanla Güntülü’ye gönlünün daha fazla kayması ile de onunla ilişkisi tekdüze bir hal almıştır. Ayşe Hanım’ın Güntülü konusunda şüphelerinin olduğunu, hatta bundan emin olduğunu hissetse dahi bu konuyu onunla konuşamamıştır. Eşine karşı hem zayıf hem umursamaz bir tavrı aynı anda taşımakta ve ruhu bir şey derken aklı tersine hareket etmektedir.

Selim Pusat askerlikten atıldıktan sonraki kısımda hayata karşı müstehzi bir bakış açısına sahiptir. İnsanları beğenmemekte, değerleri inkâr etmekte, bazı şeyleri hamaset olarak görmektedir. Onu belki de en iyi özetleyen kısım şudur: “O yaralı bir insandı. Kalben ve hissen askerliğe bağlı kalmış, fakat bu çirkef asırda bazı askerlerde bile askerlik ruhunun tavsadığını görerek en derin yerinden incinmişti. En alçak iftiraların çamuruyla boğulurken, görülmemiş haksızlıklara uğrarken Tanrı kendisine rahmet etmemiş, ummanlar gibi olan rahmetinden bir damlacık bile saçmamıştı. Ahlakı, adaleti, insanlığı, dostluğu, her şeyi görmüş, bunların birer serap olduğunu acı tecrübelerle öğrenmişti.”

Selim Pusat’ın kadınlar ve aşk konusundaki fikirleri de bellidir, fakat romanın devamında bu fikirlerinin aksine durumlara düştüğü de görülecektir. Bu da daha önce Burkay’ın ve Kayı’nın düştüğü durumun ve Burkay’ın iki bin yıl önce lanetlenmesi ile başlayan halin bir devamı niteliğinde yansıtılmaktadır. Selim’e göre kız çocuklarına edebiyat tarihi yerine hakiki tarihi okutmak daha faydalıdır. Bunun onlara faydası “Kahraman anası olmaktır”. Bu iddiasını da Kül Tegin’in anası Umay Hatun’u örnek vererek tasvir eder. Selim Pusat, aşkı “işsiz güçsüzlerin hastalığı, vakit geçirme eğlencesi” olarak görür. Onu muayeneye gelen Doktor Selim Key’in, askerliği bir kadın uğruna bıraktığını ima etmesi karşısında da onu kınar ve ona “O halde kendinize asker değil de üniformalı bir başıbozuk deyin. Bir asker, kız için üniformasını bırakmaz” diyerek mukabele eder.

Selim Pusat’a göre “insanlar kumanda edenlerle kumanda edilenlerden ibaretti ve hayat denen nesne, süngü takıp avcı hattında yürümekten başka bir şey değildi.” Fakat romanda da ifade edildiği üzere kendisini biraz yanlış ve biraz eksik tanıyordu. “O, yalnız kuvvete saygı gösterdiğini sandığı halde, güzelliğe karşı da aynı hürmeti beslediğinin hiç farkında değildi… Selim, kadın güzelliğinden zevk alıyor değil, bu güzelliğe saygı duyuyordu.” Selim Pusat’ın aşk ile ilgili fikirleri özellikle Doktor Selim Key ve Doktor Binbaşı Cezmi Oğuz ile yaptığı tartışmalarda öne çıkmaktadır. Bunları özetleyecek olursak; Selim Pusat’a göre aşk, “iradesiz, karaktersiz ve zayıf adamlar” için ancak çılgınlık yapmakla sonuçlanırdı. Fakat Doktor Cezmi Oğuz ile konuşmalarında bu kadar keskin bir Selim Pusat yoktur. Bu, yavaş yavaş kendisine Güntülü’ye duyduğu aşkı itiraf etmesinin ve Cezmi Oğuz’un eski bir dost olmasının bir neticesi olarak yorumlanabilecek bir hadisedir. Onunla konuşmalarında, içinde bulunduğu duyguyu anlamaya yönelik sorular sorar. Üstelik Cezmi Oğuz’un sözleri diğerleri gibi onu yargılayan / kınayan sözler değildir. Aksine, hissettiği duyguların “tabii” olduğunu duymak, belki de duyduğu keder / ikilemler arasında Selim’i rahatlatan bir unsur olur. Özellikle Cezmi’nin “İnsanların zevcelerine boyuna ihanet edecek olması seni ürkütmesin. Zaten insanlığın bugünkü manzarası nedir?” sorusunun ve “Bir prensesin avamdan bir erkekle, yaşlı bir erkeğin körpe bir kızla sevişmesi gibi hadiseler seni önce şaşırtacak, sonra bunlara alışacaksın. Hatta sen bile, bu kadar ciddi bir karakter olduğun, askerlik dışındaki hiçbir konuya aldırış etmediğin halde günün birinde kendinden yirmi beş yaş küçük bir kızı sevebilirsin” sözünün Selim’in zihninde yeni ve farklı bir ışık yakmadığını söyleyebilir miyiz? O ana kadar yaptığı vicdani muhasebede bu yeni bir evrenin başlangıcı olmuş mudur? İşte bu iki soru, Selim’de Güntülü lehine oluşan değişikliği açıklayabilecek cevapları barındırmaktadır.

Selim için iki kadın öne çıkmaktadır: Güntülü ve Leyla Mutlak. Tabii ki diğer iki kız (Nurkan ve Aydolu) için de görüşleri vardır ama bunlar sathi ve daha ziyade dış görünüşle alakalıdır. Öyle ki, Aydolu’nun sahip olduğu çarpıcı güzelliğe ve düzgün yüz çizgilerine bakarak, onu beğenmeyecek, onun tesirinde kalmayacak bir erkek olmadığını düşünür. Nurkan’da ise gözleri kamaştıran işleyici bir güzellik görür ve bunu “İnsan ona baktıkça daha güzel buluyor, güzel buldukça tesiri altında kalıyordu. Kız kelimesinin bütün inceliği bu muhteşem kızda tecelli etmişti” diyerek ifade eder.

Güntülü için ilk intibaı “garip bir büyüsü, kuvvetli bir çekiciliği” olduğu yönündedir. Bu çekicilik bakışlarından gelmektedir ki onun yeşil gözlerine romanın ilerleyen kısımlarda iyice düşecek; hatta artık fotoğrafına bakmaya ihtiyaç duymadan dahi o gözleri görecektir. Roman boyunca onu nereden hatırladığını düşünür. İçinde bir yerlerde hep onu tanıyor olduğu hissi vardır ve bu zamanla hem Şeref’in, hem Yek’in hem de bizzat Güntülü’nün ifadesi ile yerini bulur. O “ok atılmayanlardan biridir” ve Kayı, onun için hem askerliğinden hem canından geçmiştir. Selim Pusat için onun bakışları bir parsı andırmaktadır. Bu ifade ile bakışlarının Selim’in içine işlediğini, romandaki şiirin de bu bağlamda yerini bulduğunu görürüz. Selim uzun mücadeleler sonunda, bu halden kaçış olmadığını idrak eder. Her ne kadar kabul etmek istemese ve uzun süre bir mücadele sergilese de neticede gerçeği kendine itiraf eder: “Güntülü’yü seviyorum. Hayat ve kâinatımın en büyük gerçeği bu…“ Ardından da ekler: “Kendi kendime kaçıncı itiraf. Galiba iyice budala oldum!”

Leyla Mutlak konusunda ise saygı ile karışık bir sevgi hissine sahiptir. Leyla’nın prenses olması ve isminin Hanzade olması Selim’i ona karşı hem saygılı bir yere koyar, hem de ondaki bu asil güzellik karşısında etkilenir. Ona karşı sevgisi Güntülü’ye olan gibi bir kara sevda değildir. Onu “bilhassa romantik erkeklerin tahayyüllerindeki prenseslere” benzetmektedir.  Prenses olduğunu öğrendiği andan itibaren ise ona karşı bir saygı duymakta, bu saygı da beraberinde değer vermeyi getirmektedir. Bu sebeple Selim Pusat, onun yanında kendini “hür hissetmez”. Onun üstünlüğünü kabul etmiştir. Selim’in insanları “hükmedenler ve hükmedilenler”  diye ayırdığını hatırlarsak işte o da hükmedilenlerden olmuştur.  Öyle ki; “Leyla’nın öyle bir çekiciliği vardı ki yakıcı alevin pervaneyi çekmesi gibi Pusat’ı kendisine yaklaştırıyordu” der. Leyla Mutlak, Selim’in onu sevmesine izin vermiştir; fakat Selim Güntülü’ye düşmüştür ve düştüğü yerden kalkamamaktadır.

Selim Pusat’ın Fikir Dünyası

Selim Pusat, krallık taraftarıdır. Krallığın harp sanatı için iyi bir gelişme ortamı olduğunu ve birinci sınıf askerlerin ancak krallıklarda çıktığını düşünmektedir. Ona göre; “Cumhuriyet belki çok güzel bir rejimdi fakat büyük kumandan yetiştirmek bakımından kifayetsizdi.” Mahkeme gününü beklerken hapsedildiği yerde astlarının kendine selam vermemesini askerliğe bir saygısızlık olarak görür ve askeri terbiyenin bozulmasına üzülür. O, askerliği ciddi bir iş olarak tasvir etmektedir. Ona göre”Eğlence arayanlar asker değil, Holivut sanatkârı olmalıdır.” Bir asker için en önemli şey harp sanatıdır ve kadınlar veya başka şeyler uğruna bundan feragat edilemez.

Selim Pusat, Bilge Tonyukuk ve Kül Tegin’e hayrandır. Çağrı Bey’e de hayranlık duyar ama onu bir kumandandan ziyade bir kahraman olarak görür. Afşın Bey hakkındaki bilgi eksikliğine hayıflanır. Tanrıkut Mete Han’ı ise bambaşka bir yere koyar. Ona göre; “Mete’nin ordusunda subay olmak, olabilmek bir asker için gayelerin son sınırıdır.”  Askerlik bakımından son büyük eser olarak Plevne Savunması’nı, Türk Harp Tarihi’nin son büyük siması olarak da Gazi Osman Paşa’yı görmektedir. Ona göre; “Çanakkale erlerin, Sakarya subayların zaferidir. Bu muharebelerde kumandanlık sanatının rolü azdır.” Bu ikisinin siyasi neticelerinin mühim olduğunu, Plevne’nin ise askeri neticeye haiz olduğunu düşünmektedir.

Selim Pusat, İttihat ve Terakki hakkında menfi fikirlere sahiptir. Bu durumu, “…Sultan Hamid’in siyasi idam yapmadan otuz yıl ayakta tuttuğu imparatorluğu hürriyetçi takım siyasi idamlar, korkunç istibdatlar arasında ve on yılda tasfiye ettiler” şeklinde açıklar. İttihat ve Terakki’nin iktidar döneminden “Onlar ne feci mahlûklardır ki hürriyet ve adalet çığırtkanlığı ile sürüleri peşlerine taktıkları halde iş başına geldikten sonra istibdadın koyusunu ve zulmün en hasını yaptılar…” şeklinde bahsetmekte ve bunun aksine yazılan ve Sultan Abdülhamid ile Said Paşa’yı yeren ifadeleri kabul edemeyeceğini belirtmektedir. Ona göre “Hürriyet kahramanları ortaya fırlamasaydı”, Abdülhamid ya ülkeyi savaşa sokmayacak, ya Balkan devletlerinden birini yanına çekecek yahut da partizanlık ile güç kaybetmemiş olan ordu zaten galip gelecekti. Bunun doğal neticesi olarak da Birinci Dünya Savaşı çıkmayacaktı. Said Paşa’nın da meşrutiyetten ülkeye hayır gelmeyeceğini söylediğinden, meşrutiyet gelirse hâkim unsurun Meclis’te azlıkta kalacağından korktuğundan bahisle sonunda onun haklı çıktığını ileri sürmektedir. Bu açılardan Selim Pusat, Sultan Abdülhamid’i ve Said Paşa’yı methederken, İttihat ve Terakki’yi de ciddi manada eleştirmektedir.

Selim Pusat’a göre tarihi hadiseleri kimin yazdığı, hangi bakış açısı ile yazdığı önemlidir ve bu açılardan bir kişiye kıymet verilmesi, o kişinin değerini bulması veya değer yitirmesi uzun zamanlar alabilir. Buna örnek olarak Yunus Emre’yi ve Kanuni’nin Hürrem Sultan ile olan ilişkisini ve Pargalı İbrahim’in önce yükseltilip, sonra idam edilmesi meselesini de birer örnek olarak sunar. Tasavvuf konusuna bir ara merak sarmış, Ayşe Hanım’dan bununla ilgili kaynak istemiş ve incelemiştir. Fakat Hallac-ı Mansur maddesine gelince kitabı atmıştır. Onu “zıpır” olarak niteler ve Ayşe Hanım’ın onun herkes tarafından büyük bir mutasavvıf olarak kabul edildiğini belirtmesi üzerine iyice sinirlenerek, “…herkes dediğin şey bir hayvan sürüsüdür” diyerek onu da tahkir eder.

Selim Pusat’ın Büyük Mahkemesi’nde bulunan tarihi şahsiyetlere baktığımız zaman, onun tarihi incelerken hangi isimlere dikkat ettiğine dair de bir fikre sahip oluruz. Bu isimler ruhlar âleminden; Zerdüşt, Buda ve Hz. Muhammed (s.a.v)’dir. Selim Pusat bu isimler tarafından suçlanınca, onlara mukabele eder ve bir takım sorular sorar. Onların suçlamalarına karşı onların hayatları ve öğütlerinden bir takım ifadeler ileri sürer. İkinci grupta Türk milletinin kralları gelir. Selim bunlara karşı hürmetkârdır. Onları bir asker gibi karşılar ve orada bulunanlara “Milletimin büyük krallarını dinleyin” der. Bunlar; Alp Er Tunga, Tanrıkut Mete, Atilla, İstemi Kağan, Alp Arslan, Temüçin Cengiz Kaan ve Aksak Temir’dir. Onlar da Selim’i hatalı bulurlar, fakat Selim Pusat bunlara karşı hiçbir söz etmez. Bu kralların yanında Yıldırım Bayazıd’ı, Şahruh’u, Uluğ Bey’i, İkinci Murad’ı, Fatih’i, Yavuz’u ve Babur’u da görür. Fakat bunlar konuşmaz. Son olarak Çiçi Yabgu, Kür Şad, Kül Tegin, Çağrı Bey ve Oruç Reis gelirler. Hepsi de Selim’in kendi yiğitlerinden birisi ile vuruşmasını ister. Son karar ise Cengiz Kaan’ın ordusunda bir yüzbaşı olan ve sevdiğine erişemeyince ağu içip intihar eden Moğol Kubudak ile vuruşması olur. Selim, krallarına duyduğu saygı ve kararın aynı zamanda Tanrı buyruğu olması sebebiyle buna rıza gösterir.

Atıfta Bulunulan / Bahsolunan Edebi Eserler / Şahsiyetler

Kitapta Atsız’ın “Aşkınla”, “Mutlak Seveceksin” ve “Geri Gelen Mektup” şiirleri yer almaktadır. İlk şiiri Leyla ve Güntülü’yü tanımadan çok önce, henüz şiir yazmayı bırakmadan yazmıştır. Bunu ona Ayşe Hanım hatırlatır. Diğer iki şiir ise daha sonraya aittir. Özellikle “Mutlak Seveceksin” şiirini Çamlı Koru’da seslendirenin Leyla Mutlak mı yoksa Güntülü mü olduğu tam olarak bir açıklığa kavuşmaz. Leyla’nın sesinin o sese bir benzeyip bir benzememesi ile Güntülü’nün bu şiiri okuduğundaki sesinin o ses olması bu muallâk durumu oluşturur. (Belki de ikisi de aynı kişidir. Biri Moğol Kubudak’ın erişemediği Kırgız Beyi’nin kızı, diğeri Kayı’nın oklayamadığı sevgilisi. Biri asil ve soylu, diğeri hırçın ve belirsiz) Öte yandan şiiri kimin yazdığı konusu da belirsizdir. Güntülü bu şiiri hem Selim’in geçmişte yazdığını söylemiş, hem de şiiri yine geçmişte kendisinin yazmış olabileceğini ima etmiştir. Fakat her iki halde de şiir bugün değil belki bin yıl önce yazılmıştır.

“Geri Gelen Mektup” ise Selim Pusat tarafından yazılmış ve Güntülü’ye gönderilmiştir. Fakat şiir kendisine geri gönderilene ve geri gelen mektubu açıp okuyana kadar bunu hatırlamaz. Bu reddediliş ise onu yolundan alıkoymayacaktır. Aksine Güntülü’ye olan hisleri daha da kuvvetlenir. Tabii o şiiri yazıp, o mektubu göndermekle sırrını sadece kendine ve Güntülü’ye ifşa etmekle kalmamış, diğer kızlar da bu mektuptan haberdar olmuştur. Fakat o bunu öğrendiğinde dahi artık dönülmez bir yolda olduğunu bilmektedir.

Şiirde kendisine atıfta bulunan şairlerden birisi Abdülhak Hâmid’dir. Ayşe Hanım’ın öğretmenler odasında beklerken okuduğu ve “gönlüm dolu ah-u zar kaldı” dizesini barındıran Makber (ki bu dizeyi derste öğretmeninin verdiği vezne uygun dize bulan Güntülü de söyler) ve Güntülü’nün beğendiği şiirlerden bahsederken atıfta bulunduğu Eşber, ona aittir.

Güntülü’nün derste bahsettiği şairler ve şiirler ise şu şekildedir: Fuzuli - Aşka Sevdalanma, Nedim - Bir Nîm Neş'e Say Bu Cihânın Bahârını, Namık Kemal - Murabbâ II, Osman Faruk Verim - Bizi Arza Bağlayan (Bağlıyan), Orhan Seyfi - Fırtına ve Kar, Enis Behiç - Gemiciler, Enis Behiç – Süvariler. Ayşe Pusat’ın aruz vezinlerini bulması için Güntülü’ye sorduğu dizeler daha ziyade Yahya Kemal’e aittir. Son sorusunu ise Halit Fahri Ozansoy’un Aruz’a Veda şiirinden sormuştur. Bahsolunan diğer şairler ise Faruk Nafiz ve Ali Mümtaz’dır.

Bir roman olarak ise Safiye Erol’un Ciğerdelen isimli romanı geçmektedir.

Selim Pusat’ı muayeneye gelen Doktor Selim Key, aşka örnek verirken, Goethe’nin de torunu yaşındaki Margaritte’ye âşık olduğundan bahseder. Buradaki Margerite aslında Goethe’nin eserindeki Faust karakterinin kandırarak sahip olduğu ve sonrasında bir vicdani çekişme yaşadığı kadın karakterdir. Hakikatte Goethe de böyle bir sevdaya düşmüştür. Bu esnada Goethe 72 ve âşık olduğu kız da (Ulrike von Levetzow) 17 yaşındadır. Goethe bu imkânsız aşk için “Marianbade Elegie” şiirini yazmıştır. (Bu aşkta farklı ilginçlikler de vardır. Yazının ana konusundan çıkacağı için bu kadarını yazmakla yetindim.)

Abdülhak Hâmid’in Lüsyen ile olan ilişkisi de yine çok ilginçtir. Aralarındaki yaş farkının yanı sıra iki kez evlenmeleri, Abdülhak Hâmid ile Lüsyen arasındaki ilişki de yine dikkate değer bir hikâyedir. (Bu da yazının ana konusu olmadığı için, kısa bilgi olarak verilmiştir.)

Doktor Selim’in son olarak bahsettiği “Aşk olmasa ey dil biz seni neylerdik” sözünün müellifi Esrar Dede de Şeyh Galip ile aynı dönemde yaşamış, ona mürit olmuş bir Mevlevi Şeyhi ve divan şairidir.

Sonuç

Atsız’ın bu romanı, hayatının sonlarına doğru yazıldığı için diğerlerinden oldukça farklıdır. Özellikle Atsız’ın hayatı ve görüşlerinden izler taşıması açısından farklı bir noktada değerlendirilir. Romanın en çok tartışılan kahramanı hiç şüphesiz Selim Pusat’tır. Selim Pusat’ın tarih ve diğer konulardaki fikirleri net olarak ifade edilmiştir. Bununla birlikte hayatının evrimi konusundaki bazı noktalar yoruma açıktır. Selim Pusat, eşine ifade edip “yasak aşka” düşmüş olarak yargılanmış, nihayetinde de Moğol Kubudak ile dövüşmek ile cezalandırılmıştır. Bu “mahkemede” kendisini tek savunan ise annesi olmuş, herkes adalet derken o merhamet istemiştir.

Selim Pusat, aslında geçmişten gelen laneti üzerinde taşıyan bir kişidir. Hatta bir kişi değil, daha önceki hayatındakilerin bir bütünüdür. Bu sebeple geçmişin lanetini ve hatalarını da üzerinde taşımaktadır. Şeref’in geçmişte yaptığın hatayı şimdi bilerek, isteyerek yapıyorsun demesi de bunu göstermektedir. Selim Pusat, bu hayatındaki hataları geçmiş hayatında da yapmıştır. Burkay olarak eşi varken başkasına âşık olmuş ve onun uğruna eşini feda etmiş, Kayı olarak bir kadın uğruna subaylığından vazgeçmiştir. Ve romanın sonunda görülmektedir ki gelecekte de yeniden ortaya çıkacak ve aynı hataları işleyecektir. Çünkü Burkay’ın üstündeki lanet, dünya döndükçe var olmaya devam edecektir.

Selim Pusat’ın eşini aldatması, başka bir kıza âşık olması, bu kızın yaş olarak ondan küçük olması toplumun ahlak normları ile alakalı olarak incelendiğinde Selim Pusat’ın durumu “yasak aşk” olarak nitelenmektedir ki “Büyük Mahkeme” de kendisini bu konuda yargılamıştır. Fakat Selim Pusat’ı normal bir insan olarak incelemek imkânı var mıdır? İşte bu sorunun cevabı Selim Pusat’ın konulacağı yeri belirmektedir. Öyle ki Selim Pusat, askerliği elinden alındıktan sonra, o ana kadar olan Selim Pusat’tan tamamen kopmuştur. Onu heyecanlandıran ve yaşama azmi veren bir şey kalmamıştır. Dini ve ahlaki normlara olan inancını kaybetmiştir. İnsanları güvenilmez olarak görmekte, Mevla’ya onun yanında olmadığı için kırgınlık duymaktadır. Yalnız, kırılmış ve tek arkadaşını bir anda toprağa vermiş bir adamdır. Yine de roman boyunca yapmakta olduğu şey konusunda kendisi ile sürekli çatışma halinde olmuştur. Bunun doğru olmadığını kendisine telkin etmeye ve bundan kaçmaya çalışmış, fakat hem geçmişin laneti, hem hayat ışığını bir çift yeşil gözde gören bir adamın tahayyülü ile farklı bir yöne gitmiştir. Bu zaten Ayşe Pusat’ın da gördüğü bir durumdur ki eşinin içindeki mücadele sonunda nereye varacağı konusunda o da korkmaktadır.

Selim Pusat, son raddede bir çift yeşil gözün peşine gitmiş, kendisine yapılan uyarılara rağmen, duygularını dinlemiştir. Bu sebeple suçlanması mümkün müdür? Yoksa eleştirildiği nokta bunu evliyken yapmış olması mıdır? Bunu yapmamak adına direndiği söylenebilir mi? Bu onu iradesiz bir adam mı yapar yoksa buna sebep olan şey üstünde taşıdığı lanet midir? Yeniden dünyaya geldiğinde, bir sonraki hayatında yine aynı hatayı yapmayacağını söylemek mümkün müdür?

Bu soruları uzatmak mümkün. Zaten onu bu kadar tartışmalı kılan da bu sorular. Selim Pusat, herkesin kendi normlarından baktığı bir alanın ortasında durmaktadır. Beyaz yanları vardır, gri yanları vardır, hatta karanlık sayılabilecek yanları vardır. Fakat bunların hiçbirini saklamaz. Son olarak çıktığı Büyük Mahkeme’de de bu böyledir. Üstelik roman içerisinde mücadele ettiği karakterler ile kılıç düellosu yaptığı isimler de Selim’in içindeki bu duyguların resmi sayılabilir. O roman boyunca kendi ile mücadele etmiş, sonunda bir karar vermiş ve bu kararı ile yüzleşmiştir. Peki, bu yüzleşme sürecini kaç kişi Selim Pusat gibi yapabilecektir? İşte bu da başka bir sorudur.

Romanın sonunda Selim Pusat’ın gittiğini görürüz. Bu kısımdaki gidişin mahiyeti biraz gizemli bırakılmıştır, fakat bunu Selim’in “romantik” ruhuna bağlayabilir miyiz? Bir hata yaptığına, ailesini mutsuz kılacağına, onlara baktığı her gün bununla yüzleşeceğine olan inancı ve onları huzursuz kılmamak arzusu ile çekip gitmiş olması mümkün değil midir? Yani Selim Pusat, son anda yine askerliğinin gereğini yaparak, cephede böyle bir savaş vermektense çekilmeyi mi uygun görmüştür? Üstelik oğlu Tosun’a, o subay olunca geleceğini söylemesi de Şeref’le arasında geçen konuşmaya bir atıf sayılamaz mı? Selim Pusat, herkesin onu yargılamasını dinlemezken, kendi yargısı neticesinde bir tercih yaparak okuyucu tarafından “doğru” olarak nitelenebilecek şeyi mi yapmıştır? Yoksa o hala bir suçlu mudur?

Bu yazının bir inceleme denemesi olacağını daha önce de ifade etmiştim. Buraya kadarki kısımda genel bilgiler verip, bir de kısa yorum yaptım. Amacım Selim Pusat’ı veya diğer karakterleri yargılamak değildir. Bu sebeple bazı soruları cevaplaması adına okuyucuya bıraktım. Yalnız, bu soruları cevaplarken Selim Pusat’ın içinde bulunduğu derin buhranın unutulmamasının yerinde olacağı kanaatindeyim. Zaten benim kanaatimce, Selim Pusat’ın durumunu, son dövüş sahnesinde karşısına çıkan Harp Akademisi öncesindeki hali “Düşmek bir şey değildir. Kalkamamak, düşkün kalmak korkunçtur.” diyerek ifade etmiştir.

Selim Pusat, hepimizin bir yanını gösteren büyük bir resimdir. Kınamalar da övgüler de hep bu yüzdendir.


Veysel Çıtlak


Yazarın "Ruh Adam Üzerine Bir Tahlil Denemesi" başlıklı yazısı ilk olarak Kav Dergisinin ikinci sayısında yayımlanmıştır.

NELER SÖYLENDİ?
@
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA
bursa escort bursa escort konya escort selçuklu escort kulu escort akşehir escort cihanbeyli escort meram escort porno izle sex hikayeleri seks hikayeleri