Kağan Bahadır Küçükalcan
Giriş Tarihi : 21-08-2020 00:23

Bir Abdullah Gül Portresi Denemesi

Abdullah Gül, doksanlı yılların sonundan itibaren Türk siyasetinin önemli karakterlerinden biri hâline geldi. Sırasıyla Devlet Bakanı, Başbakan, Dışişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı görevlerinde bulundu. Refah Partisi döneminin “geleceği parlak genç” ismi, Fazilet Partisi döneminin “Genel Başkan Adayı”, AK Parti döneminin “etkili ve sakin gücü”… Biz Abdullah Gül’ü hep uzaktan izledik, Gül’e eleştiri yapabilmenin zor olduğu bir devir olmadı. Bunun rahatlığı ile onu kolayca eleştirebildik. Peki, son günlerde muhalefetin ortak cumhurbaşkanı adayı olacağı konuşulan Abdullah Gül’ü gerçekte ne kadar tanıyoruz? Abdullah Gül’ün adının kamuoyunca duyulmasını sağlayan olay, Fazilet Partisi’nin olağan kongresi öncesine rastlar. Tabiri Ruşen Çakır tarafından bulunan yenilikçi kanadın Recai Kutan’a (aslında Erbakan’a) karşı genel başkan adayı olarak ortaya koyduğu bir isimdi. Gül’ün yenilikçi kanadın lideri olmasını Tayyip Erdoğan’ın siyasi yasaklı oluşuna bağlamak mümkün… Ancak unutulmaması gereken olgu, Erdoğan ve Gül (hatta Arınç) arasında o dönemler kayda değer bir liderlik farkının bulunmayışıdır. Abdullah Gül’ün “hocayı satanı biz de satarız” tezahüratları eşliğinde yaptığı kongre konuşması ve ardından aldığı ciddi oy, yenilikçi kanadın kendi potansiyelini görmesini sağlamıştı ve bu durum aslında AK Parti’nin kuruluşu için gerekli cesareti bu kanada verebilmişti. Gül’ün, Erdoğan’ın yolundaki dikenleri temizlemeye başlaması da bu dönemle başlamıştı. AK Parti’nin kurulmasını sağlayan asıl önemli gelişme, Fazilet Partisi’nin de Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılması olmuştu. Tabanına “kapan açıl nereye kadar, bu yapı bizi iktidar yapmayacak” söylemini ileten ve yeni kurulan Saadet Partisi’ne üye olmayan yenilikçi kanat, “gömlek değiştirme” söylemi ile AK Parti’yi kurdu. Yeni parti AB kriterlerini, bireysel hak ve özgürlükleri, 3 Y (Yolsuzluk – Yoksulluk ve Yasaklar) karşıtlığını öne sürerek iktidara ulaştı. Yeni kuşaklara belki garip gelecek ama AK Parti’nin kuruluş aşamasında liderin kim olacağı dahi tartışılmıştı. Liderlik için Abdullah Gül, Bülent Arınç ve Recep Tayyip Erdoğan’ın ismi geçiyordu. Sonuçta bu isimlerin sağladığı ortak karar ile Erdoğan lider oldu. Erdoğan’ın genel başkanlığının akabinde ortaya konulan siyasi yasak ve onun Milletvekili adayı olamaması Gül’ün 3 Kasım 2002 sonrası ilk Başbakan olmasını sağlamıştı. AK Parti ve CHP arasındaki anlaşma ve yenilenen Siirt seçimleri sonrası Erdoğan Başbakan oldu ve Gül Dışişleri Bakanlığı’na geçti. Abdullah Gül’ün AK Parti’ye kazandırdığı isimlerin varlığı dikkat çekiciydi. Bunlardan en meşhur ikisini saymak kâfi: Bugün ayrı iki parti kuran Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu… Babacan, Gül’ün isteği ile AK Parti’ye katılmış akabinde bakan olmuştu. Davutoğlu ise Gül’ün başbakanlığı döneminde danışman olarak siyasete adım atmıştı. AK Parti’nin ilk dönemlerinde lider Erdoğan olmasına karşın, Gül ve Arınç’ın “özgül ağırlığı” dikkat çekiciydi. Bu özgül ağırlığın neticesinde Erdoğan, “kardeşim Abdullah Gül” diyerek kendisi yerine Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı adayı yaptı. Burada cumhurbaşkanlığının o dönemde fazla icracı bir makam olmayışını göz önünde bulundurabiliriz. Aynı zamanda Erdoğan’ın kendisi için hazırladığı yoldaki dikenleri evvela Gül’ün temizlemesini istemesini de değerlendirebiliriz. Abdullah Gül’ün döneminde tartışılan konuları hatırlayalım: “Cumhurbaşkanı eşi başörtülü olur mu?” “Papyon takmadı kravat taktı” “Resepsiyon eşli mi yapıldı eşsiz mi yapıldı?” “Çankaya’yı türbanlılar doldurdu” “Gül, x bayramında Anıtkabir’e gitti mi gitmedi mi?” Gül sonrası Erdoğan dönemine baktığımızda bu türden şekilci tartışmaların bir kenara bırakıldığı ve Erdoğan’ın dikenlerden arındırılmış bu yollarda rahatça yürüyebildiğini görmekteyiz. Aslında Gül döneminin bir ara dönem olduğu ve Erdoğan’ın kendi rejimini hazırlamak için Abdullah Gül’ü kendisine siper ettiğini de söyleyebiliriz. Gül 2013 yılına kadar, “Erdoğan CB olur ben de partime geri dönerim” düşüncesi ile yapılanları sineye çekti. Gezi olayları sonrası yaptığı çıkışlar, muhalif cenah tarafından “yesinler birbirini” edasıyla karşılanırken kendi tabanının büyük bir kesimi tarafında ise eleştiri konusu oldu. Demokrasiden geri dönüş hareketlerini görüp zamanında yaptığı eleştiriler onun ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranabilmesini sağladı. Muhalif cenah Abdullah Gül’den ne bekliyorduk ki… Erdoğan ile kıyasıya mücadele etmesini, isim vererek onu eleştirmesini, bütün kararları veto etmesini mi? Bunu yapmış olsa muhalif cenah onu CHP’nin başına mı geçirecekti? Gül, beğenelim beğenmeyelim bir şekilde parti içinde demokrasi mücadelesi vermeye çalıştı. Bunu yaparken Ergenekon, Balyoz vs. davalar ile ilgili herhangi bir şey yapmamış olmasını, bilakis desteklemesini eleştiri unsuru olarak sayabiliriz. Eğer mesele Abdullah Gül’ün günah galerisini (!) ortaya koymak ise bunu yapmak çok kolaydır. Muhalif cenah, bilhassa Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması ve Gül’ün partisinin başına “geçirilmemesi” ile Gül’e “atış serbest” edasıyla eleştiri yağmuruna başladı. Abdullah Gül’ün adının her cumhurbaşkanlığı seçiminde bir şekilde gündeme gelmesi de (2014’de CHP-MHP ortak adaylığı, 2018 Millet İttifakı ortak adaylığı teşebbüsleri) bu durumu tetikleyen bir etmen oldu. Gül’ün 2002-2014 arası bütün olumsuzlukların kaynağı olarak görülmesi doğru mu yanlış mı, bunu tartışmaya bile gerek görmüyorum. Bu süreçte Gül adının sürekli tartışmalara konu edildiğini ancak kendisinin pek fazla gündeme dair konuşmadığını görmekteyiz. Aslında Karar Gazetesi dışında pek de konuşabileceği mecra yok gibi… Konuştuğunda da “bunlar olurken neredeydin” eleştirisi almakta… 2013’ten bu yana sistem eleştirisi yapmaya başladığından yukarıda bahsetmiştim. Bugün yapabildiği eleştiriler ise muhalif cenah tarafından eleştirilmekte… Kendisi bugün örtülü veya açık DEVA Partisi’ni destekliyor ve partinin potansiyelinin yükselmesi ile birlikte muhalefetin ortak cumhurbaşkanı adayı olma beklentisini bu doğrultuda bir kenarda tutuyor gibi görünüyor. Bugünden bakınca dünde şunu görüyorum. Abdullah Gül karşı mahallenin bağırıp çağırmayan, kendince bir tür devlet ciddiyetine sahip, teamülleri yıkmayan ama yıkılmasına muhtemelen istemeden yol veren ismiydi. Bugün ise Recep Tayyip Erdoğan’ı eleştirebilme cesaretine sahip olamayanların, geçmiş eleştirisi yapabilme kaynağı… Muhalefetin cumhurbaşkanı adayı olur mu, olmalı mı? Bu ayrı bir tartışma konusudur. Ben özellikle Muharrem İnce’nin hareketinin, Gül hareketini frenlemek için ortaya çıkarıldığını düşünenlerdenim. Muhalefetin bu gelişmeden sonra Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığını tekrar gündeme getireceğini sanmıyorum. Bütün bu gelişmelere rağmen şu bir gerçek ki şartlar böyle oldukça Abdullah Gül’ün adını Türk siyasetinde daha çok duyacağız… Tek kalemde bir portesini oluşturabilmenin zor olduğunu düşündüğüm Abdullah Gül, ilerleyen dönemlerde pek çok yazının konusu olacak gibi… Kağan Bahadır Küçükalcan

NELER SÖYLENDİ?
@
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA