Türkiye, dünyadaki her gelişmeden en fazla etkilenen ülkelerden bir tanesi. O yüzden Türkiye’nin durumunu anlamak, yorumlamak ve değiştirebilmek için dünyanın nasıl çalıştığını anlamak da gerekiyor. Türkiye’nin küredeki konumu iyi anlamak için, kürede belirli söz sahibi önemli ülkelerin nasıl bir süreç tecrübe ettiğini anlamak ise Dünya’nın nasıl çalıştığını anlamak açısından önemli.
Bu yazıda da dünya sisteminin en önemli ülkelerinden, yani Birleşik Krallık’ın küreselleşmeyle olan ilişkisine göz atılıyor. Küreselleşmenin mevcut durumu hakkında aslında herhangi bir fikir birliği mevcut değil. Fakat Çin’in dünya pazarındaki payının, Batı dünyasını sarsmasından ötürü gerilediğini söylemek, üstüne Trump’ın gümrük tarifelerini de eklediğimizde pek yanlış olmaz. Peki birkaç on yıl önce küresel değerlerin en büyük destekçisi olan Batılı devletler, neden artık bu yoldan sapmaya çalışıyor? Küresel ekonomi ve sonucunda getirdiği kültürel ve politik değerler neden Batılı kamuoyunda gittikçe güven kaybediyor, bu yazıda, en fazla küreselleştiğini iddia ettiğim ülkenin yani Birleşik Krallık’a göz atarak anlayacağız.
Fakat önce, küreselleşmenin ne olduğunu iyi bilmemiz gerekiyor.
Küreselleşme nedir?
Küreselleşme en basit haliyle ülkelerin, iktisadi anlamda küresel çapta etkileşime girmesi denilebilir. Sermayenin dünya çapında dolaşabilmesi, bir ülkenin bambaşka bir kıtaya yaptığı yatırımlar, bu hareketliliğin oluşturduğu görece tüketim kültürü vb. Küreselleşmenin tanımına dahil olabilir.
Ülkeler birbirileri ile etkileşime girerek, yaptıkları anlaşmalar ile birbirilerine önceye kıyasla daha bağımlı hale gelirler. Yapılan iktisadi takasların yaygınlığı, sadece iktisadi değil kültürel, sosyal, politik takaslara da sebebiyet verir. Bu takasların kazananı, elbette ticarette en az rekabetçi ürünü satıp, en rekabetçi ürünü alan ülkenin lehine olur çünkü en az rekabetçi ürünü satan ülke, o ürünü üreten başka bir rakip ülke yoksa, fiyat belirleme konusunda daha esnek davranabilir, bu yüzden en yüksek katma değere sahip olurlar. Oysa sürekli rekabetçi ürünler satmak zorunda kalan ülkeler, fiyatlarını piyasaya göre daha fazla ayarlamak durumundadır.
Bir ülke, eğer küresel ticarette katma değer bakımından en üst mertebede olup, bunu da askeri güç ile pekiştirir, diğer ülkelere kendi ideolojisini kabul ettirip (hem rıza ve hem de zor yoluyla) bir dünya sistemi yaratırsa, o ülkeye küresel hegemon diyebiliriz. Bu sistemi 19'uncu yüzyılda sanayi devriminin öncüsü olan Britanya İmparatorluğu kurmuştu. Yedi yıl ve Napolyon savaşlarının galibi olan Britanya, diğer hegemonluk iddiası olan rakiplerini yenmiş ve yeni bir sistem inşaa edecek kapasiteye erişmişti.
Sanayiisinden dolayı ticarette çok kazançlı olan Britanya serbest-ticaret ve liberalizm ideolojisini diğer ülkelerinin elitlerine kabul ettirmeye başlamış, bunu hem (özellikle büyük toprak sahiplerinin) kazançlı çıkacağı bir sistem yoluyla rızaları alınarak, hem de dünyanın diğer ülkelerini, donanmaları ile pazarlarını açmaya zorlayarak, ideolojik (liberalizm) ve getirdiği serbest ticaret değerleri ile kürelleşmeyi ihraç eden hegemon ülke konumuna gelmiştir.
19 ve 20'inci Yüzyılın Küresel Hegemonu Olrak Britanya
Ekonomik olarak küreselleşme, gündelik hayatta önemli değişikliklere sebep olmuştu. Artık üretilen ürünler, sadece iç pazar veya geçim için değil, dünya ekonomisine bakarak üretiliyordu. Osmanlı, Meksika, Mısır gibi ülkelerde artık köylüler ve toprak sahipleri, kendilerini geçindirecek ürünler yerine ihraç odaklı ürünler pazarlamaya başlamışlardı.
Bunun en görülebilir belirtisi 1850’lerde toprak ürünü ihraç eden ülkelerde arazi reformlarının çıkmasıdır. Örneğin 1858 Arazi kanunnamesi, bu değişimlerin sonuçlarındandır diyebiliriz. 19'uncu yüzyılda da dünya ekonomisinin varlığına dair en popüler örnek ise, Amerikan İç Savaşından dolayı oluşan pamuk üretimi ve arzının düşmesinden dolayı Mısır’ın pamuk üretimine başlayıp yüksek karlar elde etmesi olabilir.
Eskiden normal olan, köylünün dünya ekonomisine bakmak yerine kendi karnını doyurmaya, yani geçimlik üretime odaklanmasıydı. Bu gerçeğe baktığımızda küresel ekonominin, sanayisi olmayan ülkelerin belirli elit gruplarına yaradığı söylenebilir. Mesela Britanya İmparatorluğu, sattığı sanayi ürünlerin karşılığında emek yoğun dediğimiz toprağa bağlı (kahve, tütün, pamuk veya direkt tahıl gib) ürünleri satın alarak ticaret yaptığı ülkelerin toprak sahiplerini zenginleştirmiştir. Bu açıdan baktığımızda (en görülebilir olanlar Güney Amerika ülkeleridir) Britanya İmparatorluğu emek yoğun ürün ithal ederek hem oradaki toprak oligarşisini daha güçlendirmiş, hem de bu sağladığı sınırlı kazançtan dolayı ülkelerin serbest ticarete olan rızasını almıştır denilebilir. Fakat aynı zamanda serbest ticaretten dolayı ülkelere akan sanayii mallarının miktarı ve kalitesi, o ülkedeki cılız sanayileri parçalıyor ve bu yüzden emek yoğun ülkeler sanayileşemiyor, ve toprağın üretimine muhtaç kalıyorlardı. Sermaye birikiminin yüksek olduğu sanayi malları, emek yoğun mallara oranla katma değeri daha yüksek (daha az rekabetçi) olduğu için, Britanya ile ticaret yapan sanayisiz ülkeler sürekli dış açık veriyor. Bu açık borçlarla veya yüksek vergilerle kapatılmaya çalışılıyor. Yüksek vergiler ülkelerdeki hayat kalitesini tahrip ederken, borçlar ülkeleri gittikçe daha bağımlı hale getiriyordu.
Sanayinin yanında gelişmiş bir finansal hizmet ağı kurmayı başaran Britanya, aynı zamanda dünyada finansın merkezini Londra yapmış, dünyada en büyük paranın döndüğü şehir ve bölge olma konumuna erişmiştir. Küresel ekonominin getirdiği bu yeni hayat ve iş bölümü , Britanya’nın serbest ticaret hegemonyası olarak küresel değerleri ihraç etmesinin bir sonuçlarından biriydi.
Britanya, küreselleşmeyi ve onun değerlerini ihraç ediyor, sistemin gerekliliği için şart olan yükümlülüklerini (güvenli deniz yolları ve limanlar) gelişen gemi teknolojisi ile sürdürüyordu. Küresel ticaretin güvenliği için üstlendiği bu maliyet, ayrı olarak Britanya’nın dünyanın jandarmalığını yapma konusunda diğer ülkelerin rızasını arttıran bir etmendi. Ülkeler ile kazançlı ticaret anlaşmaları yoluyla gümrük duvarlarını kaldırıyor, direnen ülkeleri ise büyük donanma kuvveti ile cezalandırıyordu. Tüm bunlar ele alındığında en önemli detay, Britanya, küreselleşme dönemi başladığından beri en küreselleşmiş ülkedir diyebilecek olmamızdır. Ticaretin hacmini arttırmak isteyen Britanya, dünyanın her bölgesinde bölgeler işgal etmiş ve dünyada ortaya çıkan tüm problemleri idare etmede rol oynamış, diğer bir deyişle tüm masalarda var olmuştur. Bir diğer önemli detay ise, Britanya’nın kurumları, bu sisteme göre ilerlemiş, uzmanlaşmış ve inşa edilmişti.
İmparatorluğun Gerilemesi
19'uncu yüzyılın sonları ve 20'inci yüzyılın başlarında, Britanya hegemonyasında gözle görülebilir seviyede kademeli bir düşüş gözleniyordu. Bunun en temel sebebi kendisini Britanya sanayisinden korumayı başaran ülkelerin rekabet edebilme kapasitesinin yükselmesiydi. Britanya’nın karşısında artık birleşmiş ve sanayileşmiş bir Almanya, ve devasa bir ölçeğe sahip olan sanayileşmiş bir ABD bulunuyordu.
Britanya’nın neden gittikçe geri kaldığını basitçe açıklamak gerekirse, onun hegemonuna rakip olan ülkelerin ölçeklerinin daha büyük olmasının yanında, Britanya’daki elitlerin kendi toprakları yerine sermayelerini dışarıya akıtmasında bulan sosyal bilimci sayısı az değildir. Bu seviyedeki yüksek bir finansallaşma, Britanya’nın kurumlarının doğal olarak küresel hegemonluğa göre şekillendirildiğini hatırlayınca pek de garip kaçmasa da, İmparatorluğunun asıl topraklarının potansiyelinden az yatırım görmesi, sanayideki gelişmeyi sınırlamış ve rakip ülkelerin arayı kapatmasına sebep olmuştur.
Almanya ve ABD gibi ülkelerin sanayileri Britanya’nın rekabet gücünü tehdit edecek derecede ilerlemiş, bu durum Britanya’nın konumunu düşürmüştü. Örnek vermek gerekirse Osmanlı’da kaydadeğer bir nüfuzu olan ülkeler arasına gittikçe Almanya’da var oluyordu.
Tüm bu rekabet, askeri rekabetin de önemli bir sebebi oluyor, yükselen Almanya ve gittikçe nüfuzu azalan Britanya, küresel hegemonun kim olacağını kaçınılmaz bir şekilde silahlanma yolu ile yapıyordu. Bu silahlanma ve gerilim, aynı zamanda jeopolitik meselelerde de kendisini daha yoğun şekilde göstermeye başlamıştı.
Kıta Avrupası'nda Fransa’nın artık takıntı haline getirdiği Alsas-Loren meselesi, küresel çapta ise ortaya çıkan nüfuz bölgelerinin bölüşümü tartışmaları, en sonunda tüfeklerin ateşlenmesine sebep olmuş ve Birinci Dünya savaşı böylece başlamıştı.
Britanya İmparatorluğu, Birinci Dünya Savaşı'ndan galip ayrılmış olsa bile zaferin tadını tam alabilecek bir konumda değildi. Küresel parasal düzen olan ve Britanya’nın liderliğini yaptığı altın standardı ülkeler tarafından teker teker terk edilmiş, 1929 da büyük bir ekonomik kriz çıkmış, Britanya savaşın kazananı olsa bile konumunu üste çıkaramamış veya eski güçlü konumunu koruyamamıştı. Britanya’nın hegemon konumunda sendelemesi ve ABD’nin yeni hegemon olma konusundaki hazırsızlığı ve isteksizliği, sanırım en iyi ABD’nin yeniden izolasyonist kalarak Milletler Cemiyeti'ne girmemesi ve cemiyete katılan ülkelerin sınırlılığından da anlaşılabilir. Tüm bunların sonunda rövanşist Almanya kendisini toparlamayı başarmıştı ve öncekinden çok daha büyük çapta olan İkinci Dünya Savaşı patlak vermişti.
Hegemonya’nın ABD’ye Devir Teslimi
Britanya, bu savaştan da galip ayrılmıştı fakat, savaşın maliyeti imparatorluğu devam ettirebilme kapasitesini çökertmişti. Kolonilerinin, dominyonlarının ve nüfuz sahibi olduğu her yerde kontrolü gittikçe kaybediyordu. Yeni dünya düzeninin nasıl olacağı Birleşik Krallık’da, korumacılar ve liberal düzenin devam edilmesi ekseninde gerçekleşirken, bu tartışmaların kazananı liberal düzenin devamı idi. Britanya’nın kurumları ve yapısı, hegemon yoluna bağımlı olduğu için (path depedency) bu sonuç pek de şaşırtıcı değildi. Bu yüzden hegemon mücadelesi Almanya gibi savaş yerine, barışçıl bir şekilde ABD'ye teslim edildi ve ABD ile çok yakın bir müttefiklik ilişkisi kuruldu. Bu oluşan yeni düzende artık egemen güç ABD idi ve Britanya, onun yanında olarak hegemonyayı bir Anglo-Sakson hegemonyası olarak yorumlanabilecek bir seviyeye evirdi. Bu yeni düzende artık eski kolonici zihniyet reddediliyordu. Ancak bu durum zaten kolonilerin kontrolünün kaybedildiği bir dönemle uyuştuğundan, sadece Britanya değil tüm Avrupalı ülkelerin denizaşırı topraklarında bağımsızlık mücadelelerinin ve kazanımların olduğu bir döneme girilmişti.
Bu dönemden itibaren Birleşik Krallık için çok önemli bir değişim söz konusuydu, artık küreselleşmeyi sadece ihraç etmiyor, ithal da eden bir konuma geliyordu. Artık İngiltere sadece küreselleşmenin ihraç edeni değil aynı zamanda ithal edeniydi. ABD ile yakın müttefikliği, dil birliği ve soydaşlıklarını ele aldığımızda, ortaya bir Anglo-Sakson hegemonyası diye yorumlanabilecek bir görüntü çıkıyordu. Bu dönemde Britanya, hala küredeki sorunlarda ABD nin yanında jandarmalık yapmaya çalışıyor, başka ülkelere üs kurmaya girişiyor, dünyaya hala eski gücündeymiş gibi bir tavırla hareket ediyordu. Bunun sebebini en iyi, (ki tüm bu yazıda Britanya'nın temel sorunu sayılabilecek düzeyde olan) İngiliz kurumlarının kendi adasına odaklı değil küresele odaklı bir şekilde inşa edilmiş ve uzmanlaşılmış olması olabilir. Britanya hegemonluğunu kaybetse bile dünyadaki paranın önemli kısmı hala Londra’dan dönüyordu. Bu güçlü hizmetler sektörünü kaybetme riskini almak istemediği için ve böylesine bir ülkenin kurumsal geleneğini de hesaba katınca, kendi kimliğinden bağımsız bir şekilde U dönüşü yapmaması şaşırtıcı gelmeyebilir.
Artık soğuk savaş diye adlandırılacak dönemlere geldiğimizde de küreselleşmenin boyutu, elbette meydana gelen demir perde ile sınırlanmıştı. Fakat Britanya artık Amerikanların tüketim kültürünü ithal etmeye çoktan başlamış ve özellikle Fransa veya Birleşik Krallık’ın diğer ülkelerine baktığımızda, İngiltere bu kültür alışverişine her zaman daha açık olmuştu. Sınırlı bir göç kampanyası 50-60’lı yıllarda olsa bile, 1971 petrol krizinin patlak vermesinden dolayı ortaya çıkan işssizlik dalgası, gelen göçmenlerin kontrol altına tutulmasına sebep olmuştu (benzer örüntü Almanya’nın Türk işçi alımında da görülmüştür denilebilir). Ardından gelen Thatcher dönemi, İngiltere’nin bir sanayideki payını düşürerek hizmetler sektörüne daha da fazla yoğunlaştırmış, Soğuk Savaş'ın bitmesi ile İngiltere’nin küresel değerleri ithali, gözle görülebilir şekilde kendisini belli etmeye başlamıştır.
Küreselleşmenin Ekonomi-Politiği ve Britanya
Soğuk savaşın bitmesinden sonra Britanya’nın değişimini iyi anlayabilmemiz için öncelikle küreselleşmenin ekonomi politiğine tekrardan bir değinmemiz gerek. Küreselleşmenin sermaye hareketliliğine engel olacak duvarların yıkılması, dış yatırımların önemli derecede başka ülkelere akmasını kolaylaştırmıştı. Bu dönemde çevreci akımları göz önüne aldığımızda, Britanya hükümetlerinin ülkelerinin çevreyi kirleten sanayilerini başka ülkelere kaydırması, hem başka ülkelerin ucuz işgücünü ve sınırlı işçi haklarını sömürebileceğinden hem sermaye sınıfına, hem de politika yapıcıları için ekstra bir kazan-kazan durumu oluşturmuştur. Tabi burada çevreci endişeler çoğunlukla bir bahane olarak kullanılıp, asıl sebebin kar maksimizasyonu olduğunu düşünmek daha gerçekçi olabilir. Sermaye hareketliliği politika olarak sermayeye olan kısıtların azaltılması iken, emek hareketliliği en belirgin şekilde göç politikaları ile açıklanabilir.
Özellikle Tony Blair döneminde (bir çoğumuzun post-modern değerler olarak aklında kaldığı) başlayan liberal genişleme, hem göç hem de diğer azınlıkların (LGBT toplulukları belki de en magazin olanıdır) haklarının seviye seviye hak ve temsiliyet kazandığı bir dönemin ivmesinin arttığı bir evre sayılabilir. AB nin emek hareketliliği sayesinde belli bir göç alan Britanya, aynı zamanda Commonwealth (İngiliz Milletler Topluluğu) üyesi olan ülkelerin de göçünün yoğunlaşmasına sebep oluyordu. Bu dönemde Britanya, küresel ekonominin gittikçe derecesinin artmasından dolayı, hem sermayenin düşük maliyetinin yerlere kaçtığı, hem de siyasi yansıması olarak göçün arttığı ve siyasi hakların genişlediği bir dönem yaşıyor, dışadönük gelişmiş kurumları dolayısı ile, bu dönemi en yoğun şekilde tecrübe eden ülkelerden biri oluyordu.
Birleşik Krallık, AB ve Yükselen Çin
Britanya, sanayisini daha ucuz maliyetin olduğu ülkelere kaçırsa bile, sanayisi 19'uncu yüzyıldaki gibi rekabetçi bir seviyede değildi, Japon, Amerikan ve Alman sanayisi çok daha fazla gözle görülebilir seviyede olduğundan, Aslında Britanya’nın sanayiideki iddiasının diğer majör ekonomilere oranla daha düşük ve daha hizmet odaklı olduğunu söyleyebiliriz. Finansın kalplerinden olan Londra ve çevresi bu durumdan dolayı çok gelişmiş iken, özellikle sanayinin yoğun olduğu yerlerin sanayisizleşmeden dolayı gerilediğini ve önemli bölgesel eşitsizliklerin oluştuğunu kolaylıkla söyleyebiliriz. Aynı zamanda küresel bir oyuncu rolündeki Britanya, AB gibi bölgesel kuruluşların üyesi olsa bile, kendisi AB ye belli bir mesafe ile yaklaşmaktaydı. Alman ve Fransız varlığı, Birleşik Krallık’tan daha fazla hissedildiği için,
Küreselde ABD nin en yakın müttefiki olarak Anglo-Sakson hegemon ortağı, fakat AB’de sadece üçüncü güç olmayı kabul etmemesinden dolayı aslında Brexit her zaman İngilizlerin zihninde dolaşıyordu. Ayrıca AB'nin Britanya’ya yüklediği sorumlulukları kabul etmekteki çekimserliği, İngiliz kamuoyunda kendi egemenliklerine bir kısıtlama olarak görünüyor gibi lanse edildi. Bunların üstüne AB'den Birleşik Krallık’a gelen yoğun göç dalgası ( en magazin olanı Polonyalı göçüdür), Brexit tartışmalarını alevlendirdi ve İngilizler bu konuyu bir ulusal egemenlik sorunu olarak görmeye başladı.
İşin nihayetinde 2016’da yapılan referandum da yüzde 52 evet ile İngilizler, bedelinin ne kadar büyük olduğunun farkında olmayan bir yola girerek AB’den ayrılma kararı verdiler. Brexitin sonucu İngilizler için pek iyi olmadı. Özellikle İngilizlerin en büyük ticaret partnerlerine baktığımızda AB olarak görüyoruz, (ülkelere teker teker baktığımızda ise ABD). AB üyesi iken ortak pazardan dolayı örneğin Birminghamlı bir İngiliz vatandaşı, Londra ile ticaret yapabildiği gibi Paris’te de yapabiliyordu. Artık AB'den çıktığı için kendi ülkesinde ticaret yaparmış gibi yapamayan İngilizler, en fazla ticaret yaptığı pazarda ek maliyetlerle karşılaşmak durumunda olduğundan, fazlaca ekstra maliyete katlanmak zorunda kaldılar. Bu maliyeti tüm İngiliz vatandaşları üstlenmek zorunda kaldı.
Üstüne AB den gelen Avrupa kökenli göçmenlerin yerine daha fazla üçüncü dünya ülkelerinden göç alan Britanyada demografik bazlı tartışmalar şiddetini önemli oranda arttırdı. Bunların üstüne özellikle günümüzde varlığını çok gösteren Çin’e özellikle 2005 yılından beri artan yatırımlar sayesinde dünyanın üretim merkezi konumu olmasını çok iyi kullanarak kendi seviyesini yükseltmesini, knowhow sahibi olarak kendi markaları ile tüm dünya pazarında hakimiyet kurması, liberal bir şekilde bakan bir zihniyet yerine çıkarlarını gözeten pragmatik ve stratejik kalkınma planları ile AB’yi bir şekilde kendi güç oyunlarına dahil etmesi, diğer muadil devletlere oranla Birleşik Krallık’ın daha da aleyhine oldu.
Sanayide 19'uncu yüzyıldan beri gün geçtikçe rekabet gücünü daha fazla kaybeden Britanya, küresel değerlerin ekonomik cephesinde sanayisizleşmeye giderken, politik anlamda aşırı liberalleşerek (politik anlamda küreselleşmenin sonucu) kamu harcamalarının popülist bir şekilde dağılmasına sebebiyet verdi. Şu anda baktığımızda dezavantajlı insanların devlet yardımları ile rahat bir hayat sürüp çalışan asil nüfusun (beyaz İngilizler) her geçen gün daha baskı altında hissettiğini, aşırı sağ ve liberteryen partilere yükselen eğilimde rahatça gözlemleyebiliyoruz.
Aşırı politik küreselleşme, Birleşik Krallık’da demografiyi tehdit edecek bir seviyeye geldi. Politik küreselleşmenin boyutunun yansıması olan liberal aşırı genişleme (liberal overreach), ortaya çöken bir sağlık sistemi, suistimal edilen devlet yardımları, ve tüm bu harcamaların yükünü çeken verimli nüfusun öfkesine neden oldu. Bu sistemden yararlananlar genelde en post-modern komüniteler oldukları için göçmen ve lgbt destekçileri iken, diğer geri kalan nüfus (çoğunlukla asli beyaz ingilizler) mevcut yapının (establishment) kendi sorunlarına çözüm üretmediğini ve kendilerini baskı altında hissettikleri için Reform gibi aşırı partilerde çözümü görmeye başladılar. Bu açıdan baktığımızda küresel politik değerlerin İngilizlerde önemli derecede istikrarsızlık yarattığı söylenebilir.
Aşırı ekonomik küreselleşme ise, Birleşik Krallık’da önemli sermaye çıkışlarına, sanayisinin rekabetinin azalmasına ve Çin gibi devasa bir ülkenin dünya pazarında kritik bir seviyeye gelmesinden dolayı ülkenin gititkçe daha fakirleşmesine, daha fakirleşmesi, ülkedeki devletin sorun çözme kapasitesini baltalayan bir duruma soktu.
Burada anlaşılması gereken en önemli nokta, Küreselleşmenin politik ve ekonomik olarak birbirine paralel olmasıdır. Ekonomik olarak artış, yani sermaye hareketliliğinin artışı, aynı zamanda politik olarak da demokratizasyona sebebiyet verir. Bu, bir dönem Çin’de bile bu tarz beklentilere sebebiyet vermiştir. Bu tez en fazla merkez ülkelerde geçerliliğini korusa da, Trump’ın tarifeleri ile küresel ticaretin daha azalma trendine girmesinden sonra Türkiye’nin ana muhalefet CB adayının hapse atılması, birbirinden pek de bağımsız sayılamaz. Çünkü küresel ekonomideki daralma, aynı zamanda politik olarak daralmaya da sebebiyet vermiş ve ülkelerdeki otoriterlik oranını arttırmıştır.
Sonuç
Burada sorulması gereken mühim soru neden Britanya’nın neden kendi konumunu yükseltemeyip, sürekli artık eski hegemon konumunda olmasına rağmen hegemonmuş gibi kararlar vermesidir.
Neden bir ülke, en büyük ticaret ortaklarının olduğu pazardan bile isteye çıkar ki, neden bir ülke, işçi ihtiyacı olduğu için avrupalı ülkelerden göç alırken, bunun yerine yerkürenin başka yerlerinden, mesela eski kolonilerinden daha yoğun göç alarak demografisini bozma trendine sokar? Neden politik olarak aşırı liberal genişleyerek, kamu harcamalarını popülist bir şekilde kullanır? Tüm bunların cevabı hala İngiltere’de tartışılıyor. Fakat geçmişten günümüze baktığımızda, Britanya’nın gerilemesini çoğunlukla kendi adasına odaklanmak yerine sürekli dışarıya odaklanan bir aşırı finansallaşma ve bunun getirilerine bir yerde bağlayabiliyoruz. Britanya’ya yazının başında en fazla küreselleşmiş bir ülke dedik çünkü en başta serbest ticaret liberalizmini diğer ülkelere sokarak ve o ülkelerin belirli gruplarına bir kazanç sağlatarak o ülkelerin hem rızasını alan, hemde onları rekabetçi ürünleri sayesinde pazarlarını ele geçirerek sömüren bir konuma sahipti.
Bu şekilde küreselciliğin en büyük ihracatçılarından biri oldu ve kurumları ve yapıları buna göre gelişti. Diğer küreselleşme dendiğinde akla gelen büyük ülkeler ise (ABD ve Almanya gibi) daha korumacı ve stratejik bir kalkınma hedefleri içinde olan ülkelerdi. Yani küresel değerler Birleşik Krallık’da çok önceden başlamış, ülkelerinin elitleri kendisini bu duruma göre konumlandırmış ve Britanyanın kurumları buna göre uzmanlaşmıştı. Serbest ticaretin savunulmadığı bir Britanya düşünülemezdi, her kriz ortaya çıktığında bile çözüm ekonominin daha da deregüle edilmesi olmuştu.
Pazar gücünün gittikçe diğer ülkelere kaybetmesi imparatorluğunun güneşinin de gittikçe sönmesine sebep oldu. Hem ekonomik ve politik krizlere birbiri ile bağlantılı anlattığımız sebeplerden dolayı girdi.
Britanya örneği başlangıçta kendine özel gibi gözükse de, aslında diğer Avrupalı büyük devletler ve Kuzey Amerika ülkeleri de çekmekte. Britanya’nın en şiddetli şekilde çekmesi, küresel ekonomi idealarının kendi ülkesinde ne kadar köklü olması ile açıklanabilir. Bu sorun, batı pazar gücünü kaybettikten sonra tüm batı ülkelerinde görülmeye başladı, sorun benzer gibi gözüktüğü için, belki çözüm de benzer gözüküyor olsa da, her ülkenin kendisini daha korumacı ve milliyetçi bir konuma sokması, tüm sosyal bilimler cephesinde olayları daha da karmaşıklaştıran bir hale sokabilir.
Bir diğer sorulması gereken soru ise Birleşik Krallık’ın küreselcilikten ne zaman kazanandan kaybeden duruma girdiği sorusudur. Britanya, rekabet gücü çok yüksek iken ettiği yüksek kazançlardan dolayı kazanan durumdaydı. Bu durumdan dolayı ilk kurduğu dünya sisteminde sadece diğer ülkeleri değil, kendi vatandaşlarının da rızasını alabilecek bir sistem inşa edebilmişti. Fakat rekabet gücünü gittikçe kaybetmesinin ekonomik sonuçları olmuş, bu ekonomik sonuçlar elbette halkta da karşılığını bulmuştu.
Birleşik Krallık’ın tecrübe ettiği bu liberal aşırı genişleme, devletin kapasitesinin zedelenmesi uğruna ortaya çıkmıştı. Küresel ekonomi Britanya’nın artık işine yaramayınca, bu siyasi sorun olarak da kendisini gösterdi.
Tüm bu örneklere baktığımızda, akla gelen ilk şey sınırın nerede çizilebileceği oluyor. Sorunları tespit ettiğimizde, rekabet gücü sürekli yüksek olan bir sanayi sanki kaçınılmaz gibi geliyor. Fakat bu rekabetin sürekli yüksek kalabilmesi için tasarruflar ve yatırımların ülkenin içinde kalmasını gerektiriyor. Bu ise sermaye hareketliliğin kısıtlanması, yani liberalizmin ciddi şekilde sınırlanmasım demek. Politik anlamda ise bu aşırı bireyselleşme, önceden bahsetiğimiz gibi ekonomik yapı ile doğrudan bağlantılı olduğu için, ekonomi daha korumacı olunca, siyasi yapı daha kontrollü ve milliyetçi bir hale yakınsamaya başlar (özellikle merkez Batı ülkelerde diyelim). Yine de her ne kadar burada bu olası çözümleri yazmak kolay olsa da, devletlerin veya hükümetlerin doğrudan böyle karar alması, özellikle aşırı demokratikleşmenin tadını alan kesimlerin haklarını tekrar vermesi anlamına geleceğinden, potansiyel bir dönüşümün çok zor olduğunu belirtmek gerek. Hele bu dönüşüm Batı dünyasının neredeyse asırlardır savunduğu demokrasi ve insan haklarının ileriye gittiğinin itirafı olduğu hesaba katılınca.



















































































































