Bayramlar sık görüşemediğimiz dostlarımızla sohbet etmeye vesile oluyor. O dostlardan birisiyle bugün telefonda görüştüm. Kısa bir hal-hatır faslından sonra, son yıllarda her sohbetimde olduğu gibi konu siyasete geldi. Siyaset bahsini kendisi açmıştı aslında, ancak hemen pişman oldu ve şu cümleleri kurdu: “Siyasetle ilgilenesim gelmiyor artık abi. Kafa yoruyoruz, düşünüyoruz. Ama ne işe yarayacak ki? Ne değişecek?”
Telefonu kapattıktan sonra bu sözün sahibine dair şöyle düşündüm. Uluslararası planda uzmanlığını ispatlamış, benden bir tık genç bir arkadaş. Eğitimi iyi, işi iyi, ailesi iyi – arkadaş olarak çevrende isteyeceğin biri olduğu kadar, bir siyasi harekette kadronda isteyeceğin birisi. Bırak aktivizmi, bir siyasi partiye katılıp çalışmayı, mücadele etmeyi; siyasete dair kafa yormaktan usanmış. Herhangi bir konuda çözüm bulmaya çalışmak, yalnız bu iş için zihnini biraz meşgul etmek bile ona yük gelmeye başlamış. Yarın ben iktidar olsam uzman olduğu alanda ona sorular sormak isterdim, ancak iktidar olsam dahi soramayacağım. Çünkü artık düşünmüyor.
Arkadaşım artık düşünmese de beni düşündürerek endirekt yoldan da olsa siyasete dahil olmaya devam etti. Onun yalnız olduğunu düşünmüyorum. Milyonlarca insan tam olarak bu ruh halinde. Temiz Türklerin bu hali, siyasetin mevcut kördüğümünden daha tehlikelidir. Zira insanoğlu yaşadıkça problemlerle karşılaşacak, bu mukadder. Ancak problemleri çözme yeteneği olan insanları toplum içinde yükseltme ve problemi çözebilecek mevkiye (yahut mevzie) getirmek sosyal evrimimizin en hayati mekanizmasıdır. Yitirdiğimiz tam olarak bu mekanizma. Bu, artık problem çözemeyecek bir toplum oluyoruz demek: AKP’den kurtulsak bile hayaletinden asla kurtulamayacağız, uzun bir müddet yarattıkları Ortadoğu mezbeleliğinde bıkkın ve şikayetçi, aydınlığı özleyen ancak sığındığı delikten dışarı çıkamayan bir yığın olarak kalacağız.
Tayyip Erdoğan’ın tam olarak böyle bir manzara arzu ettiğini düşünüyorum. Tayyip Erdoğan muhalifleri yenmiyor. “AKP doğru/faydalı değildir” diyenlerin çok azını ikna edebilmiş, kendi saflarına çekebilmiştir. Kafası karışık yığınların sığınma dürtüsünü kullanıp her seferinde kendisine yetecek oyu alabiliyor ve derdi “yeminli muhalif” kitleyi kazanmak, ikna etmek değil. (Belki de iyi ki değil demek lazım zira alicenap davranmayı başarabilen bir Erdoğan çok daha tehlikeli olurdu.) Onların kazanmasını önlemek onun için yeterli, muhalifleri yenmektense kazanamayacak hale gelmelerini temin etmek çok daha ucuz ve konforlu. Bunu başarmasının tek yolu var: Siyasetin işe yaramayacağını düşündürmek.
2015’te MHP’de yaşananlar meşhur darb-ı mesele güzel bir naziredir. Martin Niemöller’e atfedilen, artık klişe halini almış o meşhur söz:
"Önce sosyalistler için geldiler, bir şey söylemedim çünkü sosyalist değildim. Sonra sendikacılar için geldiler, ses çıkarmadım çünkü sendikacı değildim. Sonra Yahudiler için geldiler, bir şey söylemedim çünkü Yahudi değildim. Sonra benim için geldiklerinde, sesimi çıkaracak kimse kalmamıştı."
Erdoğan, iktidarına en büyük tehditlerden biri olan MHP’nin tabanında artık engellenemez hale gelen toplumsallaşma talebini çok ciddiye aldı. Görülmemiş tedbirlere başvurarak bu talebin MHP’de iktidar olmasını engelledi. Alakasız mahkemelerin kararları gerekçe gösterilerek MHP’de mevcut parti başkanının kalması, muhaliflerinse Reyhani’nin Gidirem şiirini andıran bir buruklukla başka maceraya yelken açması temin edildi. Bu yalnız MHP’yi ilgilendirmiyordu ancak, o dönemlerde MHP’nin bir şeyleri yanlış yaptığını ve değişime ihtiyaç duyduğunu bu hususa da dikkat çekerek sık sık yazan bendeniz, MHP’nin imajı nedeniyle o gün yaşananların toplumun geri kalanında yeterince anlaşılarak tepki uyandırmadığını söylemeliyim. O yıllarda değindiğim “gettoya kapanmışlık” hali maalesef etkili olmuştu, bizim başımıza geldiğinde pek kılını kıpırdatan olmadı – yaramaz ülkücülerin dayak yiyor olması hatta, bazılarını içten içe sevindirmişti.
Toplantı yeter sayısını fazlasıyla karşılayan delege kalabalığını toplamışsın, kongreni yapmışsın, kararlar almışsın. Ancak bir yerel mahkeme kararı nedeniyle uygulayamıyorsun. Biz gölgeyiz ve gölgelerin peşinden koşuyoruz dedirtmez mi? Her şey nafile hissi yaratmaz mı?
Yeni bir parti kurduğumuzda en azından bizim için yaratmamıştı. Hayal kırıklığımızı henüz dönüştürüp öfkeye tahvil edebiliyorduk. Fakat o öfkenin yarattığı güç ve birliğin, bir kere de değil iki defa olmayacak insanları milletvekili yapmak için hasat edildiğini gördüğümüzde, çoğumuz o hissi tattık. Bir başka partiyle denemek isteyenleri de Sinan Oğan hayal kırıklığına uğrattı. Beyhudelik, boşunalık hissi şimdilerde milliyetçi camiayı kuşatmış halde.
CHP de bundan payını almalıydı. Evvela masalarda düzülen oyunlar Kılıçdaroğlu’nu aday olarak dayattı – üstelik “bu son seçim” vurgusu ayyuka çıktı. Kılıçdaroğlu haliyle kazanamadı, bu seçimin son olduğu iddiasını muhalif siyasetin en göz önündeki isimlerinden duyan gençlerden canına kıyanlar oldu. Canına kıymayanlarda nafilelik hissi baş göstermeye başlamıştı. Nihayet İmamoğlu’nun tutuklanması ve Kılıçdaroğlu’nun partisine polis zoruyla iade edilmesi ile işin CHP cephesi de tamamlanmış oldu.
25 Haziran 2025’te, Kılıçdaroğlu’nun iktidarla işbirliği içinde “siyaseti anlamsızlaştırma” pahasına partisine kumpas kuracağı belli olduğunda, Twitter’da şu satırları yazmışım:
“Bir defa prensibi, aklı, bilimi rafa kaldırırsan böyle olur. Bir defa gözünü karartıp apaçık haklı olana sırf çıkarın için saldırırsan böyle olur. Ahlakın ve aklın perdesi yırtılmıştır. O delikten isteyen girebilir. O seçici geçirgen zar çok incedir ancak epey işe yarar. Kötüyü, aptalı, ahlaksızı dışarıda tutar. Fakat artık o zar yok. Uğruna perdeyi yırttığınız Kılıçdaroğlu, şimdi size büsbütün kötülük yapmak için o delikten girmeye çalışıyor ve çok yakın.”
Konuyu tam olarak buraya getirmek niyetindeyim. Süreci CHP’nin kötü yönettiğini düşünüyorum – çok daha kısıtlı imkanlara sahip bizden çok daha kötü yönettiği kesin. Ancak bir de “nasıl oluyor da olabiliyor”u göstermek istiyorum: Muhaliflerin AKP’leşmeyi kabul etmesi yüzünden.
Siyaseti ideolojiniz, prensipleriniz, ülkeye hakim olsun istediğiniz vizyon üzerinden değil de akıl oyunları, elitler arası top çevirme, sermaye ağlarında kulisçilik olarak görürseniz bu olacaktır. Zira siyasetin karar mekanizmaları artık neyin nasıl yapılması gerektiğine, bir işin doğrusunun ne olduğuna bakılarak çalıştırılmaz. Kimin kaç parası olduğuna, kimin kimi tanıdığına, kimin kimin adamı olduğuna, kimin zaafıyla kolay yönetilir olduğuna (…) bakılarak çalıştırılır.
Buradan bir şey çıkar mı? Özgür Özel yeni parti kursa da çıkar mı? Kurduğu parti iktidar olsa da çıkar mı? En temiz zihinler siyasetten soğuduysa… En akıllı insanlar “haberleri takip etmiyorum, akıl sağlığımı koruyorum” demeye başladıysa… En ahlaklı talepler “şimdi sırası değil” diyerek gözardı edilebiliyorsa, en meşru pozisyonlar “aman AKP trollerinin ağzına koz vermeyelim” diye savunmasız bırakılıyorsa, akmaz kokmaz tavşan boku cinsinden tiplerden geçilmeyen genel merkezlerde yaratıcı düşünebilen nadir bulunuyor, düşündüğünü konuşabilen hiç bulunmuyorsa ne yapılabilir?
Bende de bir “nafilelik” hissi oluşuyor, ama tersten. Siyaset yapmaya devam edenlere baktıkça bu çaba beyhudedir diyorum. Bıkkınlığa kapılanlar siyasetten uzakta zaman öldürüyorlar, öte yandan zaman da beni, bizi öldürüyor. Geleceğe dair ümidimizin olması için, siyasetten CHP’nin, İYİ Parti’nin, Zafer Partisi’nin yahut diğerlerinin anlamadığını anlayan bir kalabalığın örgütlü ve güçlü bir şekilde siyaset yapması gerekiyor. Ancak “kozlar” nedeniyle varoluş kavgasını bile yarım ağızla vermek zorunda kalanların yarattığı çukurda, öyle bir siyaset mümkün mü?
Yeni parti, yeni siyaset yaratabilecek mi?
Bahadırhan Dinçaslan




















































































































Mutlak butlan için TGRT'den çağrı yapan Mehmet Sevigen, Kemal Kılıçdaroğlu 2023'teki başkanlık seçimini kaybettikten sonra, 11 ağustos 2023'te "İLKNUR YILMAZ İLE ANLAT BAKALIM" isimli programda şöyle demiş: "Kemal beyi ben partiye kaydettim. Ethem Sancak getirdi, siyaset yapmak istiyor diye, Deniz Baykal'ın talimatıyla, kaydettim. Özür diliyorum hayatım, kusura bakma. Ne yapayım? Hata yapmışım. Cumhuriyet Halk Partisi'nin başına gelecek en büyük felakettir Kemal bey." Ethem Sancak'ın kim olduğu malum. Ethem Sancak! Doğu Perinçek de CHP'ye yapılan operasyona destek veriyor. İlginç, değil mi? TBMM'de karşılaştıklarında, Özgür Özel'e ne demişti Devlet Bahçeli: "Birbirimiz kırmıyoruz inşallah. Üzülme, bazen siyaseten söylememiz gerekenler oluyor. Siyasetin gereği olarak." Özgür Özel de gayet normal karşılamıştı... Siyaset diye izlediğimiz, Amerikan güreşi (WWE) gibi bir gösteri muhtemelen. Gösterinin yapımcıları ve oyuncuları zenginleşirken, izleyicileri yoksullaşıyor. Esas mesele bu!
Başlığa cevap belli: meşru olmayanın cari oluşuyla. Bahsettiğiniz doğal bir kendini koruma refleksi artık, bir çeşit apati. Siyaset güven telkin etmediği gibi bir de çoğunlukla gençleri kasten dışlayarak ve/veya küçümseyerek yapılıyor. Siyasi yerine disiplinli bir sivil örgütlenme daha fazla umut vadedebilirdi, oysa güçler ayrılığı fiilen kalktığından beri hiçbir fert ve hiçbir fikir güvende değil.
Ben çıkar yolu halk birliğiyle onlar kadar kuvvetli olmakta görüyorum. Artık durum birazcık '' Game Changer'' hamlelere kaldı gibi.
Bu ülkenin kuruluşu siyasetçi eliyle olmadı. Kurtuluşu da siyasetçi eliyle olmadı. Bir kere daha kurtulacaksak eğer, bu yine siyasetçi eliyle olmayacak.
Memleketin sadece siyaset yaparak kurtulacağına inanmıyorum.