Yine bir orman yangını haberiyle sarsıldık. Yine ciğerlerimiz yandı, yüreğimiz kavruldu. Haritalarda yeşil görünen alanlar, birkaç saat içinde siyaha büründü. Elbette sorular hemen sıralandı: "Devlet nerede?", "Yangına neden müdahale edilmedi?", "Uçaklar neden kiralanmadı?" Bu sorular elbette yerinde.
Devletin görevini eksiksiz yapması bir lütuf değil, sorumluluktur. Ancak her seferinde sadece devleti suçlayarak sorumluluğu üzerimizden atmak da kolaycılıktır.
Gerçek şu ki, bu yangınların bir kısmı sabotajsa, bir kısmı da apaçık birer ahlaksızlık yangınıdır. Piknik alanlarında bırakılan çöpler, kırılmış cam şişeler, rastgele atılmış sigara izmaritleri, kontrolsüz bırakılan mangal ateşleri… Tüm bunlar bir ihmal değil; bir kültür sorunudur. Daha doğrusu, bir ahlak çöküşünün dışavurumudur.
Çünkü mesele sadece orman değil. Aynı zihniyet, trafikte kuralsızca araba kullanırken, hastane kuyruklarında başkalarının önüne geçerken, sokakta yere tükürürken, sosyal medyada nefret kusarken de karşımıza çıkıyor. Kendinden başkasını düşünmeyen bir birey tipi, her alana sirayet etmiş durumda. Ve evet, bu bir sistem sorunudur. Ama o sistemin parçaları da bizleriz.
Devletin ihmali elbette konuşulmalı. Ancak her ağacın başına bir güvenlik görevlisi dikmek mümkün değil. Çünkü yangınlar çoğu zaman ormana değil, zihinlere düşüyor. Toplumun vicdanı kül olmuşsa, ormanın ne kadar sık ağaçla dolu olduğu bir anlam ifade etmiyor.
Ancak burada da mesele dönüp dolaşıp “balık baştan kokar” gerçeğine dayanıyor. Ahlaklı bireyler, ancak ahlaklı bir sistemin içinde yetişebilir. Ahlaklı bir sistem ise ancak ahlaklı yöneticilerin iradesiyle kurulabilir. Bu yöneticiler de ancak ahlaki değerleri önceleyen bir toplum tarafından seçilebilir. Tam da bu noktada, demokrasinin acı bir kısır döngüsü karşımıza çıkar: Ahlaklı yöneticilere ancak ahlaklı bir toplum ulaşabilir; ama o toplumun oluşması için de ahlaklı bir yönetime ihtiyaç vardır. İşte bu içinden çıkılması güç döngü, Türkiye'nin yıllardır kıramadığı temel açmazlardan biridir.
Bu döngü nasıl kırılır? Belki de toplum olarak en dibi görmekle. Ahlaksızlığın, sorumsuzluğun, umursamazlığın ülkeyi nasıl yakıp yıktığını apaçık yaşamakla. Belki o zaman bazı şeyler değişir. Belki o zaman insanlar, sadece kendilerine benzeyenleri değil; gerçekten ahlaklı, dürüst ve vicdanlı olanları seçmenin ne kadar hayati olduğunu kavrar. Çünkü demokrasi, sadece oy vermek değildir. Aynı zamanda bir ahlak sınavıdır.
Yine de umudum, bu sınavın sonucunu ancak acı yıkımlarla öğrenmek zorunda kalmadan, toplum olarak artık sorunun kökeninde ahlak erozyonunun yattığını fark edebilmemiz yönündedir. Aksi halde yangınlar sadece ormanlarda değil, hayatın diğer alanlarında da sönmeyecek.
Yangınları söndürmek için uçaklara, helikopterlere, itfaiyecilere elbette ihtiyacımız var. Ama esas ihtiyaç duyduğumuz şey, yanmayan bir vicdan, kuruyan bir bencillik ve yeşeren bir ahlaktır. Ormanlarımızı korumanın yolu önce insanımızı onarmaktan geçiyor olsa gerek…




















































































































Evet insanlıktan çıkıldı ve ilkel amiplere dönüldü. Bölünerek çoğalan hücreler yığını. İnsanlarda bu üreyerek çoğalan hücreler yığınına karşılık geliyor. Beyni yok, içgüdüleri var. O da yemek ve çoğalmak. !!