Komşumuz İran’a yönelik ABD ve İsrail saldırılarının başlamasının üzerinden henüz iki gün geçmeden, sosyal medyada paylaşılan bir görüntü geniş yankı uyandırdı. Söz konusu görüntülerde, Dışişleri Bakan Yardımcısı Musa Kulaklıkaya’nın El Cezire canlı yayınına bağlanarak, dünyanın kilitlendiği bu çatışmaya dair Türkiye’nin resmi görüşlerini açıkladığı anlar yer aldı.
Yayına muhtemelen evinin bir odasından ve elinde tuttuğu cep telefonuyla ve kafasında bir oyuncu kulaklığıyla bağlanan, arkasına fon olarak Türk bayrağı, Atatürk resmi ya da Dışişleri Bakanlığı logosu değil, düz bir oda duvarı ve Arapça bir hat tablosu almayı tercih eden Sayın Bakan Yardımcısı, en çok izlenen uluslararası haber kanallarından birinin canlı yayınına çıkarken üzerine kıyafet olarak da entariyi andıran fıstık yeşili bir tişört giymeyi uygun görmüştü. Üstelik tişörtün logosunda Amerikan bayrağı bulunuyordu ve tişört Yahudi sermayesine ait bir markanın malıydı.
Bütün bu şekil bozuklukları yetmezmiş gibi Sayın Bakan Yardımcısı, sunucunun ne sorduğunu önemsemeden, diğer eliyle tuttuğu İngilizce notları zar zor okuyabiliyordu. Kağıttan not okuduğu için kameraya bakmıyordu. Diğer elinde tuttuğu kamera bu nedenle istemeden hareket ediyor sağı-solu hatta odanın tavanını gösteriyordu. Okuduğu notlar da suya sabuna dokunmayan “gelişmelerden endişe duyuyoruz” ya da “bütün tarafları sükunete davet ediyoruz” türünden anlamsız sözlerdi.
İtibardan Çok Fena Tasarruf Oldu
Bu görüntü, gelişmeleri El Cezire kanalından takip eden yüz milyonlarca kişiyi ve sonrasında sosyal medyada gören ilave yüz milyonlarca kişiyi Türkiye’nin ülke imajını, devlet ciddiyetini, bölgesel gücünü ve dış politika kapasitesini sorgulamaya yöneltti.
Öyle ya, koskoca Türkiye’yi en üst düzeyde temsil eden kişinin görüntüsü, ciddiyeti, konuya hakimiyeti ve analiz gücü bu düzeyde ise, Türkiye’nin bölgedeki gelişmeler üzerinde ciddiye alınabilir bir kurumsal kapasitesi olmadığı sonucunu bir sokak röportajı dayısı bile çıkarabilirdi. Nitekim bölgede ve dünyada bu görüntüleri izleyen herkes bu sonucu çıkarmıştır.
Sayın Bakan Yardımcısının İngilizcesinin yetersizliğini, konuya hakim olmayışını ve mecburen konuşmak zorunda kalan biri refleksiyle içi boş ve anlamsız sözlerle durumu geçiştirmeye çalışan tavrını bir kenara koyuyorum.
Ancak bu yayına Dışişleri Bakanlığının basın odasından, hatta kendi makam odasından bağlanması mümkün değil miydi? Kurumsal bir mekandan, profesyonel bir görüntü ve ses bağlantısıyla, devleti-milleti temsile layık bir kıyafet ve dış görünüşle bağlanılsaydı bu canlı yayına, Sayın Bakan Yardımcısının kağıttan metin okumakta zorlanan İngilizcesinin yetersizliği ile konuştuğu konuya ilişkin cehaleti ya da net bir tavır koyamayan karakterden yoksun konuşma içeriği belki görmezden gelinebilirdi.
Hem, “beytül mal”dan milyonlar harcanarak tefriş edilen ve itibar göstergesi sayılan binalar ve makam odaları ne güne duruyor? Neden Türkiye’yi en azından dış görünüş olarak zengin ve güçlü gösteren şatafatlı makam odasından değil de adeta bombardıman altındaki bir şehirdeki bir gecekondudan bağlanılmış izlenimi veren bir odadan bağlanılıyor bu uluslararası canlı yayına?
Hani itibardan tasarruf olmazdı!! Sayın Bakan Yardımcısı, en olmayacak yerde itibardan tasarruf yapmıştır. Türkiye’yi, bir canlı yayına bağlanacak bir odası bile olmayan, cep telefonuyla gecekonduyu andıran bir yerden yayına bağlanan ve üstelik Bakan Yardımcısının üstüne giyecek doğru düzgün bir kıyafet bile bulamayan bir ülke gibi lanse etmiştir.
Türkiye büyüklüğünde bir ülke ve Türkiye Cumhuriyeti büyüklüğünde bir devlet ancak bu kadar kötü ve ancak bu kadar lümpence temsil edilebilirdi.
Sayın Bakan Yardımcısı, dünyanın en önemli uluslararası kanallarından birinde Türkiye’yi dün kurulmuş bir çadır devleti gibi göstermiştir.
İmaj Hiçbir Şeydir, Liyakat Her Şey
Burada sorunun yalnızca imaj olmadığı çok açıktır. Dışişleri gibi ciddiyetin zirvesinde olması gereken bir kurumun bu düzeyde bir laçkalıkla ve pervasızlıkla yönetiliyor olması hayra alamet değildir.
Bazı şeyler küçük ve önemsiz görünebilir. Ancak ardındaki daha önemli şeyler hakkında ciddiye alınması gereken bir fikir verir.
Dışişlerimizin kimler tarafından ve nasıl yönetildiğini, Sayın Bakan Yardımcısının Türkiye’ye yaşattığı bu utanç sorgulatmayacaksa ne sorgulatacaktır?
Kurum dışından liyakatsiz kişiler Dışişleri yönetiminin başına getirilmekte, meslekten yapılan atamalar da partizanca yapılmaktadır.
Eskiden ceket-kravat giyerek de olsa liyakatli taklidi yapan liyakatsizler artık taklit yapmaya dahi ihtiyaç duymamakta, entari benzeri tişörtlerle pervasızca arzı endam etmekten ve varoş kültürlerini sergilemekten çekinmemektedir.
Çok açıktır ki, Dışişleri Bakan Yardımcılığı gibi bir görev Sayın Bakan Yardımcısının özgeçmişine, kişisel müktesebatına ve kültürüne birkaç gömlek büyük gelmektedir.
Yalnızca Bakan Yardımcısı da değil, Türkiye’nin İran’daki Büyükelçiliğini 7-8 yıldır Fars dili profesörleri yapmaktadır. İnanmayan Büyükelçilik sayfasına girip bakabilir. İran gibi dünya siyasetinin döndüğü ve çok nitelikli bir hariciye yönetimine sahip bir ülkeye Farsça bilmekten başka bir meziyeti olmayan filologlar nasıl Büyükelçi olarak atanabilir?
İran’a atanacak Büyükelçi mutlaka ülkenin en deneyimli ve en kıdemli Büyükelçileri arasında seçilmeli iken, dış politika hakkında, jeopolitik hakkında, uluslararası güvenlik hakkında, askerlik ve istihbarat hakkında hiçbir bilgisi ve deneyimi olmayan kişiler nasıl olur da İran’a Büyükelçi olarak atanır? Bu Büyükelçiler bugüne kadar İran’da Türkiye adına hangi diplomatik girişimleri yapmıştır? Bu Büyükelçiler bugüne kadar İran hakkında Dışişlerine hangi analizleri sunmuştur? Büyükelçi olmak bu kadar kolay mıdır? Evet, hayatında güvenlikle ilgili tek bir makale bile okumadığını gururla söyleyen birinin İçişleri Bakanı olabildiği bir yerde bu kadar kolaydır.
Takke Düştü, Kel Göründü
Ülkenin her kurumundan, her köşesinden liyakat kovulmuştur.
“Ben orduyu yedek subaylarla da yönetirim” diyen Adnan Menderes’in liyakatsizlik hayalleri gerçekleşmiştir.
Eskiden hiç değilse ceket ve kravat giyerek dış görünüşle de olsa liyakatli taklidi yapanlar artık gemi azıya almıştır. İstediğimizi yaparız kimse de hesap soramaz pervasızlığının geldiği nokta budur.
Her kurum gibi Dışişleri de bundan nasibini almıştır. Dışişlerinde liyakati, kültürü ve ciddiyeti “monşer” diyerek kovalayanlar, beğenmeyerek kovduklarının yerine getire getire bir varoş lümpenliği getirebilmiştir.
Üstelik de bunu yaparken bir yandan “artık karşınızda eski ürkek Türkiye yok, artık bölgeyi ve dünyayı şekillendiren güçlü Türkiye var” diyen klavye delikanlıları, er meydanına çıktıklarında ve bütün dünya acaba Türkiye ne diyecek diye gözlerimizin içine baktığında ise cılız bir sesle ve bozuk bir İngilizceyle diye diye ancak “gelişmelerden endişe duyuyoruz” diyebilmiştir.
O “eski ürkek Türkiye”, Suriye ve İsrail’i arabulucu olarak masaya oturtuyordu. Gerçek güç budur. Gerçek güç sessizdir. Anıra anıra reklamını yapmaz. Sessiz sedasız sonuç alır. Herkesçe saygın bilinir. Her yerde her şeyi başaramaz. Ama istediği kritik şeyleri mutlaka başarır. Ve istemediği hiçbir şeyin de olmasına müsade etmez.
“Yeni güçlü Türkiye” ise lümpenlerce temsil ediliyor. Kimseden saygı görmüyor. Hiçbir şeye etkisi yok. Savaşan iki tarafı arabulucu olarak masaya oturtmak bir kenara, savaşan iki tarafla da ayrı ayrı düşman olabilmeyi ve her ikisinden de kazık yemeyi becerebiliyor. Bu yeni Türkiye’nin en büyük başarısı ise yediği her kazığı Türk halkına büyük bir zafer olarak yutturması.
Sayın Bakan Yardımcısı muhtemelen bir süre gözden uzak tutulur ya da bir yere Büyükelçi atanarak uzaklaştırılır ve yol açtığı utancın zamanla unutulması beklenir. Benim esas korkum onun yerine gelecek kişi. Çünkü her yeni atamada liyakatsizlik sirkinin çıtası biraz daha düşüyor.



















































































































