2 Mart 2026ʼda İstanbulʼun Çekmeköy ilçesinde, Taşdelen Borsa İstanbul Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesiʼnde bir öğrenci iki öğretmen ve bir öğrenciyi bıçakla yaraladı.[2] Millî Eğitim Bakanlığı, saldırı sonrası iki öğretmen ve bir öğrencinin yaralandığını; biyoloji öğretmeni Fatma Nur Çelikʼin hastanede hayatını kaybettiğini; idari inceleme/soruşturma başlatılıp eğitim müfettişi görevlendirildiğini ve okulda rehberlik/psikolojik destek hizmetlerinin yürütüldüğünü açıkladı.[1]
Olay hakkında mahkeme kararı doğrultusunda yayın yasağı getirildiği ve RTÜKʼün bu karara uyulması çağrısı yaptığı haberleştirildi.[3] Bu, ayrıntılara dair güvenilir bilgi alanını daraltıyor. Ama beni asıl ilgilendiren, ayrıntı değil: Türkiyeʼde öğretmen, sınıfın kapısından içeri girerken can güvenliğini düşünmek zorunda kalıyor.
Bu haberi okuduğumda her Türk kadar kanıma dokundu; fakat benim için ayrı bir anlamı daha var. Benim eşim de bir özel okulda öğretmenlik yapıyor. Ben de onun ağzından, Fatma Nur öğretmenin bir yıl önce kurduğu cümleye benzer bir cümle duydum. CHPʼli Asu Kayaʼnın açıklamasında, Fatma Nur Çelikʼin geçen yıl bir bıçaklama olayının ardından “Can güvenliğimiz yok, sıradaki biz olabiliriz” dediği ve uyarılarının dikkate alınmadığı iddia ediliyor.[5] 3 Mart 2026ʼdaki törende “Güvenlik yok” sloganlarının atıldığı da aktarıldı.[4] Ben buna “gündem” demiyorum. Ben buna “devletin sınıfta kaybettiği otorite” diyorum.
Ne biliyoruz?
- Olay 2 Mart 2026ʼda, İstanbul/Çekmeköyʼde Taşdelen Borsa İstanbul Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesiʼnde yaşandı.[1][2]
- İki öğretmen ve bir öğrenci yaralandı; biyoloji öğretmeni Fatma Nur Çelik hayatını kaybetti.[1]
- Millî Eğitim Bakanlığı idari inceleme/soruşturma başlattığını ve eğitim müfettişi görevlendirdiğini açıkladı.[1]
- Olayla ilgili soruşturma başlatıldığı duyuruldu.[2]
- Olay hakkında yayın yasağı getirildiği ve RTÜK duyurusu haberleştirildi.[3]
- 3 Mart 2026ʼda okul bahçesinde tören düzenlendi; “Güvenlik yok” sloganlarının atıldığı aktarıldı.[4]
Bir Temiz Türk ne yapacak?
Bu tür olaylarda bir Temiz Türkʼün takip etmesi gereken yasal yol ve yordam nedir diye bakınıyorum. Dilekçeler var, tutanaklar var, şikâyet mekanizmaları var, “gereği yapılacaktır” cümleleri var. Pratikte ise öğretmen kendini yalnız hissediyor. Çünkü bu ülkenin otoritesi, çoğu zaman sınıfın kapısında değil; ekranın karşısında.
Devletin kurumları da muhalefetin önemli bir kısmı da memleketin temel meselelerini çözmek yerine günlük siyaset denklemlerinde oyalanıyor. Bana göre bu denklemler, iktidarı ayakta tutan bir kısır döngüye dönüşmüş durumda. Bu sırada bir okulun güvenliği, bir öğretmenin itibarı ve öğrencilerin sorumluluğu sahipsiz kalıyor.
Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekinʼin kamuoyuna dönük açıklamaları, sahadaki güvenlik ve disiplin krizine karşı somut bir programın yerini tutmuyor. “Açıklama” ile “otorite” aynı şey değil. Bir öğretmen öldürüldükten sonra “psikolojik destek yürütülüyor” demek elbette değerli olabilir.[1] Ama okulun kapısında caydırıcılık yoksa, disiplin yoksa, idarenin omurgası yoksa, o destek çoğu zaman sadece enkazın üstüne serilen bir cümleye dönüşür.
Bu ve benzeri olayların kamu vicdanında birkaç gün yanıp sönüp sonra hızla “başka gündem”e gömülmesinin bir nedeni de siyaset dilimizin hâli. Bir yanda “İkinci İhanet Süreci” tartışmalarının içinde, memleketin güvenlik ve toplumsal düzen başlıkları kolayca araçsallaştırılıyor. Diğer yanda kendini “sosyal demokrat” diye tanımlayan bazı aktörlerin, etnik kayırmacılığı “pozitif ayrımcılık” diye sunan dili, ortak vatandaşlık fikrini aşındırıyor. Bu iklimde öğretmene şiddet gibi meseleler ya aceleyle geçiştiriliyor ya da amatörce sümenaltı ediliyor.
Otorite boşluğu oluştuğunda, o boşluk kendiliğinden “iyi niyet”le dolmaz. Bazen mafyatik ilişkilerle, bazen tarikat/cemaat ağlarıyla, bazen de okul içindeki korku düzeniyle dolar. Böyle bir zeminde öğretmenin yasal sınırlar içinde bireysel mücadele vermesi de giderek imkânsızlaşır: Şikâyetin bir karşılığı olmazsa, şikâyet cesarete dönüşmez; korkuya dönüşür. Öğretmen “sorun çıkaran” olur. Veli “müşteri” olur. Öğrenci “dokunulmaz” olur. Devlet de sadece afişte kalır.
Devlet okullarında yönetim kadrolarının liyakat yerine tanışıklık ve nepotizmle dolduruldukça, idare “ses etmeme”ye mecbur kalır. Özel kurumlarda ise idare iki çıkmazda tökezler: Ya illegal yapılarla yan yana olduğu için susar, ya da otoriteye haklı olarak güvenmediği için gerçek bir önlem paketi kuramaz. Sonuç değişmiyor: Öğretmen yalnız.
Evin içindeki gerçek: tehdit normalleşince eğitim biter
Eşimin çalıştığı kurumda da öğretmen kadrosu çok rahat tehdit edilebiliyor. Öğretmenler bir yandan idareden psikolojik şiddet görüyor, diğer yandan öğrenci ve velilerden tehdit alabiliyor; öğrenciden fiziksel şiddete maruz kalabiliyor. Bunun karşılığında çoğu zaman “yapacak bir şey yok” deniyor, kulaklar duymaz oluyor, gözler kör oluyor. Öğretmenden, bunu kabullenmesi bekleniyor.
Öğretmen fazlalığı ve yoksulluk bir araya gelince, öğretmenin buna karşı koyması daha da zorlaşıyor. Kurum nitelikli öğretmenini kaybetme korkusu yaşamıyorsa öğretmenin “hayır ” deme şansı kâğıt üzerinde kalıyor. Eğitim kalitesi ortalamada düştükçe, öğretmen de öğrencinin ve velinin gözünde “hizmet personeli”ne indirgeniyor. Öğretmenin itibarını böyle yiyip bitirdiğinizde, sınıfa disiplin de girmez, huzur da girmez.
Tüm bunların sonuçlarını zaten gözlemliyoruz: Sesi en çok çıkanın haklı sayıldığı, anne-babalık sorumluluğunun öğretmene yıkıldığı, suça sürüklenen çocukların çeteleşmeye itildiği bir iklim… Ve bu iklimin ortasında sıkışan Türk genci, Cumhuriyet öğretmeni, Türk halkı.
Bazı hatalar, nesiller süren çatışmaların tohumudur. O hatalarda ısrar etmek, çatışmanın can suyudur. Tohumu ektiniz; umuyorum, can suyunu vermeye devam etmezsiniz.
Çözüm: Cumhuriyetʼe dönmek
Çözümün özü basit: Cumhuriyet değerlerine dönmek. Laikliği, hukuku, liyakati ve vatandaşlık eşitliğini yeniden devletin omurgası yapmak. Okulu tarikat-cemaat ağlarından, şiddet kültüründen ve “idare et” alışkanlığından arındırmak. Dini siyasete ve ticarete alet edenleri; ırkçılığı, etnik kayırmacılığı ve her tür gericiliği eğitimden ve kamudan hukuk içinde tasfiye etmek. Benim açımdan mesele “niyet” meselesi değil; “otorite” ve “hesap” meselesi:
- Okul güvenliği, bir “proje” değil asayiş görevidir: caydırıcılık, denetim, hızlı müdahale ve açık sorumluluk zinciri olmalıdır.
- Disiplin, “baskı” değil düzen demektir: öğretmenin otoritesi kâğıt üzerinde değil, sınıfta var olmalıdır.
- Şiddetin bahanesi olmaz: “anlık öfke”, “travma”, “mağduriyet” anlatısı; öğretmeni ve öğrenciyi koruyacak düzenin yerine geçemez.
- Yönetimde liyakat şarttır: nepotizm, okulun içine korku düzeni taşır.
Bu yazı bir “öfke boşaltma” metni değil. Bir uyarı ve bir sorumluluk çağrısı: Öğretmeni yalnız bırakırsanız, sınıfı da yalnız bırakırsınız. Sınıf yalnız kalırsa, gelecek yalnız kalır. Atatürkʼün “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür ” nesli, güvenlik korkusuyla, yoksullukla ve liyakatsizlikle yetişmez.
[1] Millî Eğitim Bakanlığı — Basın Açıklaması (02 Mart 2026, 22:16): https://www.meb.gov.tr/basin-aciklamasi/haber/39977/tr
[2] T.C. İstanbul Valiliği — Basın Açıklaması (2026-13): https://www.istanbul.gov.tr/basin-aciklamasi-2026- 13
[3] DHA — “İstanbulʼda öğrencinin öğretmeni öldürdüğü olaya ilişkin yayın yasağı” (03 Mart 2026): https://www.dha.com.tr/gundem/istanbulda-ogrencinin-ogretmeni-oldurdugu-olaya-iliskin-yayin-yasagi-2829557
[4] Medyascope — “Öğrencisinin öldürdüğü Fatma Nur öğretmen için tören düzenlendi” (03 Mart 2026): https://medyascope.tv/2026/03/03/ogrencisinin-oldurdugu-fatma-nur-ogretmen-icin-toren-duzenlendi
[5] CHP — Asu Kaya açıklaması (öğretmenin daha önce uyarıda bulunduğu iddiası) (03 Mart 2026): https://chp.org.tr/haberler/asu-kaya-fatma-nur-ogretmen-katilini-bir-yil-once-bildirmis-daha-ne-yapmaliydi



















































































































