Bir mülakat sahnesini düşünün.
Karşınızda oturan insan, Türkiye'nin en hızlı büyüyen teknoloji şirketlerinden birinin üst düzey yöneticisi. Masanın öte tarafında siz varsınız. Özgeçmişiniz hazır, kendinizi hazırladınız, belki biraz heyecanlısınız.
Ve o yönetici şunu söylüyor:
"Burası bir şirket değil. Burası bir ütopya. Buraya primler, sağlık sigortası için geliyorsan hiç konuşmayalım. Burada bir hayal ve hayale adanmış hayatlar var. Sen bu savaşa hazır mısın, bundan zevk alacak mısın diye soruyorum. Evlenirmişçesine seçtiğim insanlar bunlar. Günde 18 saat harcadığım insanlarla aynı ateşi paylaşıyor olmam çok önemli."
Bu sözler son günlerde sosyal medyayı sallıyor. Sekiz yıl önce, kamuoyu önünde, gururla söylendi. Vizyoner bir liderlik söylemi olarak sunuldu.
Bu hikâyenin ikinci sahnesi daha az biliniyor.
Bir yazılım geliştiricisi bu açıklamayı gördü ve şunu yazdı: "Bu tarz yöneticiler sweatshop yaratıyor, yani sömürü atölyesi, ve bununla övünüyor. Bu resmen insanlığa aykırı." Normal bir tepki. Hatta ölçülü.
Şirketin kurucu ortağından gelen yanıt farklı oldu. Geliştiriciye yanıt vermedi. Tartışmaya girmedi. Doğrudan o kişinin işverenine mesaj attı: "Bu çalışanınız bize hakaret ediyor, dava açacağız."
İki sahne, iki cümle. Bu bir şirket hikâyesi değil. Bu bir zihin yapısının hikâyesi.
Ütopyanın Tarihi
Ütopya kelimesi ilk kez 1516'da kullanıldı. Thomas More, ideal bir toplumu anlatan kitabına bu adı verdi. Yunancada "u-topos" — olmayan yer. Var olmayan, ama hayal edilen mükemmel düzen.
More'un ütopyasında herkes eşitti, mülkiyet ortaktı, savaş neredeyse yoktu. Kulağa güzel geliyor. Ama detaylara bakıldığında başka bir şey görünüyordu: Bu ütopyada kölelik vardı. Suç işleyenler köle yapılıyordu. Düzen, sıkı bir hiyerarşi tarafından korunuyordu.
Tarihin her büyük baskı düzeni kendini bir ütopya olarak sundu. Sovyetler işçi cennetini vadetti. Faşizm büyük milletin yeniden doğuşunu vadetti. Kültler aydınlanmayı vadetti. Ortak nokta şuydu: Vaat büyüktü. Bedel ise her zaman sizin ödediğinizdi.
Kötülük her zaman kötü niyetten doğmaz. Bazen en tehlikeli baskı, gerçekten inanılarak uygulanan baskıdır.
Söylemin Anatomisi
Bu tarz ütopya söylemini cümle cümle okumak gerekiyor.
"Burası bir şirket değil, burası bir ütopya."
İnsanları bir şirketin şirket olmadığına ikna etmek ne işe yarıyor? Şirketlerde iş hukuku vardır, haklar vardır, sınırlar vardır. Ütopyalarda ise sadece "ortak değerler" vardır. Sizi işçi olmaktan çıkarıp "dava adamı" yapmak için, yasal haklarınızı talep etmenizi duygusal bir ihanet gibi göstermek için önce zihinsel çerçeveyi değiştirmeniz gerekir. Buna "kurumsal kült dili" denir. Ve bu dil tesadüfen gelişmedi.
"Buraya primler, sağlık sigortası için geliyorsan hiç konuşmayalım."
Sağlık sigortası. Yani temel bir hak. Yasal bir zorunluluk. Bir insanın hasta olduğunda tedavi görebilme güvencesi. Bu güvenceyi talep etmek, bu ütopyaya layık olmadığınızın işareti olarak sunuluyor. Bir yönetici size şunu söylüyor: Eğer haklarınızı düşünüyorsanız, sizi istemiyorum. Bunu açıkça söylüyor. Ve bunu söylerken savunmada değil, saldırıda.
"Sen bu savaşa hazır mısın?"
Savaş metaforu burada kritik. Savaşta askerler emir sorgulayamaz. Savaşta bireysel ihtiyaçlar ikinci plandadır. Savaşta kayıplar kabul edilir, hatta kaçınılmaz görülür. Çalışma ortamını savaş olarak tanımlamak, her türlü insani sınırı "savaş koşullarında lüks" haline getirir.
"Evlenirmişçesine seçiyorum."
Belki de söylemin en sinsi parçası bu. Evlilik duygusal bir bağdır, karşılıklı sevgiye ve seçime dayanır. Bir işveren-çalışan ilişkisine evlilik metaforu uyguladığınızda işten ayrılmak boşanma gibi hissettirir. Sınır koymak ihanet gibi hissettirir. "Ben bu şirkete her şeyimi adamıştım" cümlesi, sağlıklı bir çalışma ilişkisinin değil, duygusal manipülasyonun ürünüdür.
"Günde 18 saat."
18 saatlik iş günü, uyku hariç günde 6 saat bırakır. Yemek, ulaşım, hijyen, insan ilişkileri. Bunların hepsi o 6 saate sığmak zorunda. Türk iş hukukuna göre haftalık çalışma süresi 45 saattir. 18 saatlik iş günü haftada 126 saate denk gelir. Bu rakam yasanın neredeyse üç katıdır. Ve bu rakam bir itiraf olarak değil, gurur kaynağı olarak sunuluyor.
Bu Söylem Nereden Geliyor?
1990'larda Silikon Vadisi'nde bir ideoloji doğdu. Adı yoktu ama içeriği netti: Şirket sadece bir iş yeri değil, bir misyondur. Çalışan sadece bir işçi değil, bir inançlıdır. Ve bu inancın bedeli her zaman kişiseldir — uyku, sağlık, ilişkiler, zaman.
Google'ın ilk ofisleri uyku kapsülleriyle doluydu. Facebook'un duvarlarında "Bu bir iş değil, bir misyon" yazıyordu. Amazon çalışanları depoyu terk etmeden çalışmaya devam etmek zorunda kaldıklarını anlattı. Bu kültür ihraç edildi. Bir yazılım gibi güncellendi, yerelleştirildi, her pazara uyarlandı. Türkiye'ye geldiğinde "ütopya" kelimesini giydi. Ama altındaki iskelet aynıydı.
Japonya'ya bakın. "Karoshi" diye bir kavram var: Aşırı çalışmaktan ölüm. Japonya'da her yıl binlerce insan iş yükünün doğrudan tetiklediği kalp krizi, inme veya intihar nedeniyle hayatını kaybediyor. Japon hükümeti bu ölümleri resmi olarak tanıyor, istatistiklerini tutuyor. Karoshi'nin zemininde ne var? Şirkete adanmışlığın erdem sayıldığı, ayrılmanın utanç getirdiği, fazla mesainin sadakat göstergesi olarak okunduğu bir kültür. "Ütopya" söyleminde bunların hepsini görmek mümkün.
Max Weber bunu çok önce görmüştü. 1905'te yazdığı Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu'nda şunu söyledi: Kapitalizm sadece bir ekonomik sistem değildir; çalışmayı ahlaki bir değere, tembelliği ise günahın kendisine dönüştüren bir zihinsel altyapıya ihtiyaç duyar. Seküler çağda Tanrı gitti. Ama o zihinsel altyapı kaldı. Artık Tanrı'nın rızası için değil, şirketin vizyonu için çalışıyoruz. Mekanizma aynı: Çalışmak erdem, durmak günah.
Beyaz Yakalı İşçinin Sınıf İntiharı
Şimdi asıl konuya geliyoruz.
Sürdüğünüz tarla sizin mi? Kullandığınız makine sizin mi? Yazdığınız kodun sahibi siz misiniz? Ürettiğiniz her fikir, her proje — bunlar sözleşmenizde kime ait?
Eğer cevap "şirkete" ise, işçisiniz. Unvanınız kaç basamak yüksek olursa olsun. "Senior" yazıyor olsa da, "Lead" yazıyor olsa da, "Head of" yazıyor olsa da. Emekçisiniz. Emeğinizi satıyorsunuz. Emeğinizin ve ürününün sahibi siz değilsiniz.
Bu bir hakaret değil. Bu bir tanım.
Ama beyaz yakalı çalışanların büyük çoğunluğu bu tanımı reddeder. Çünkü "işçi" kimliği onlara sınıfsal bir aşağılama gibi hissettiriliyor. "Ben entelektüel emek üretiyorum, ben farklıyım" deniyor.
Sınıf bilinci bir farkındalıktır: Kim olduğunuzu, ekonomik sistemdeki yerinizi, çıkarlarınızın kimin çıkarlarıyla örtüştüğünü ve kimin çıkarlarıyla çeliştiğini görme kapasitesi. Bu farkındalığı kaybettiğinizde, başkasının çıkarlarını kendi çıkarınızmış gibi savunmaya başlarsınız.
İşte tam o noktada sınıf intiharı gerçekleşir.
"Ütopya" söylemini içselleştiren beyaz yakalı çalışan artık kendi sömürüsünü savunur. Fazla mesaisini adanmışlık olarak sunar. Haklarını talep eden meslektaşına tepeden bakar. "Ben şirket için her şeyimi veriyorum" der, bunu iftiharla söyler.
Antonio Gramsci bunu yazmıştı. Hegemonya kavramı tam da bunu anlatır: En etkili tahakküm, zor yoluyla değil rıza yoluyla gerçekleşir. İnsanlar kendi sömürülerini kabul etmekle kalmaz, onu meşrulaştırır ve savunurlar. Sistem kendini içeriden üretir.
"Ütopya" söylemi zinciri göstermez. Zinciri güzel bir şey gibi hissettirir. Ve siz o zinciri kendiniz takarsınız.
En ucuz gardiyan, hücrenin içinde durandır.
Byung-Chul Han bunu keskin bir dille tanımladı. Yorgunluk Toplumu'nda şunu söyledi: 21. yüzyılın egemen figürü artık dışarıdan baskı uygulayan patron değil, kendi kendini sömüren bireydir. "Evet yapabilirim" kültürü, "hayır yapamam" sınırını yok etti. Depresyon ve tükenmişlik bu çağın hastalıkları — çünkü bunlar dışarıdan gelen baskının değil, içeriden gelen sonsuz performans talebinin ürünleri.
Şirketlerin "ütopyasında" tükenene kadar çalışmaya devam eden biri dışarıdan zorlanmıyor. İçeriden yanıyor. Ve bu alev söndüğünde, sistem onu değiştirecek başka birini buluyor. Sistem kayıplarını umursamıyor. Çünkü sistem sizi değil, emeğinizi kullanıyor.
Eleştiriyi Tartışamayanlar Eleştireni Sustururlar
Bir eleştiriye verecek meşru bir cevabınız varsa, o cevabı verirsiniz. Eleştiriyi yanıtlamak yerine eleştireni susturmaya çalışıyorsanız, bu ya eleştirinin doğru olduğunu gösterir ya da gücün tek meşruiyet aracı olarak göründüğü bir zihin yapısını ele verir.
Michel Foucault, 18. yüzyılda tasarlanan bir hapishane modelini analiz etti: Jeremy Bentham'ın Panoptikonu. Dairesel bir yapı, ortada bir gözetleme kulesi. Mahkumlar gardiyanı göremiyorlar, orada mı değil mi bilmiyorlar. Sonuç? Mahkumlar her an izleniyormuş gibi davranmaya başladılar. Gardiyan orada olsa da olmasa da. Çünkü mahkum o bakışı içselleştirmişti. Kendi kendinin gardiyanı olmuştu.
Şimdi modern ofise bakın. Slack mesajlarınız kaydediliyor. E-postalarınız arşivleniyor. Proje yönetim araçlarında her tıklamanız kayıt altında. Ama daha önemlisi — buna gerek bile kalmıyor. "Ütopya" söylemini içselleştirmiş çalışan zaten kendini izliyor. Saat 23.00'de Slack mesajına cevap veriyor, çünkü cevap vermemek "adanmışlık eksikliği" olarak okunabilir. Hafta sonu maile bakıyor, çünkü bakmamak "motivasyon sorunu" gibi görünebilir.
Gardiyan yok. Ama hapishane işliyor. Ofislerde gardiyan, söylemin kendisidir.
Çıkış Yolu
Var. Ama romantik değil.
İlk adım farkındalıktır. "Ütopya" ya da "biz bir aileyiz" söylemini duyduğunuzda, o söylemin ne işe yaradığını görmek. Kim kazanıyor, kim kaybediyor. Hangi haklar bu söylemin içinde eritiliyor.
İkinci adım dildir. Kendinizi nasıl tanımladığınız önemlidir. "Ben bu işe tutkuyla adanmışım" demek ile "ben emeğimi satıyorum ve karşılığını almak istiyorum" demek arasındaki fark, sınıf bilincinin ta kendisidir.
Üçüncü adım kolektif hafızadır. İşçi hakları bugün var çünkü daha önce birisi bunun için bedel ödedi. Sekiz saatlik iş günü için kan döküldü. Hafta sonu tatili için grevler yapıldı. Bu hakları "zaten böyle işliyor" diye teslim etmek, o bedeli ödeyen herkesin emeğine ihanettir.
O yönetici muhtemelen gerçekten inanıyor söylediklerine. Bu onu daha az tehlikeli yapmıyor — aksine çok daha tehlikeli yapıyor.
Çünkü kötülük her zaman kötü niyetle gelmez. Bazen ütopya ambalajına sarılı gelir. Bazen parlak bir ofiste, güzel bir sunumda, karizmatik bir yöneticinin ağzından gelir.
O ağzı tanıyın. O söylemi tanıyın.



















































































































