Bir devletin varlığı, sınır taşlarının nerede bittiğiyle değil, o sınırda dalgalanan bayrağın gölgesinin ne kadar ağır olduğuyla ölçülür.
Nusaybin'de, sözde bir "sivil eylem" kılıfı altında sınır hattımıza yürüyen güruhun, Türk bayrağını indirmeye cüret etmesi, basit bir asayiş olayı veya geçiştirilecek bir "provokasyon" değildir. Bu, devletin otoritesine yapılmış açık bir meydan okumadır.
Yıllardır "açılım", "normalleşme" veya "sivil siyaset" adı altında terörün siyasi uzantılarına açılan her alanın, dönüp dolaşıp Türk Devleti'ne bir saldırı olarak geri döndüğünü görüyoruz. Nusaybin sınırında o direğe tırmanan cüretkar el, cesaretini sadece kendi fanatizminden değil, içerideki siyasi iklimin "yumuşak karnından" almaktadır.
"Hudut namustur" sözü, karakol duvarlarına yazılan bir süsleme değildir. Eğer bir grup, güpegündüz sınır hattunda bayrağımıza el uzatabiliyorsa, orada sorgulanması gereken sadece o hainlerin kimliği değil, o hainlere o mesafeyi kat ettiren güvenlik zafiyetidir.
Bu olay, Türk milletine şunu bir kez daha göstermiştir: Sınırlarımızda "komşu" veya "sivil" yoktur; ya dost vardır ya da fırsatını bulduğunda bayrağımıza saldıracak olan düşman.
Biz bu filmi daha önce gördük, hem de en vahşi sahnesiyle Menemen’de. Asteğmen Kubilay da orada devletin temsilcisiydi. Karşısındaki gözü dönmüş güruha karşı silahını kullanmakta gecikti;"ikna" yolunu veya "uyarı" atışını seçti. O "tereddüt" anı, Cumhuriyet’in subayına canıyla mal oldu. Devletin otoritesinin sarsıldığı, askerin silahını kullanmaktan imtina ettiği o boşlukta, Derviş Mehmet’in kör bıçağı Kubilay’ın boğazına dayandı ve başını gövdesinden ayırdı.
Nusaybin’de bayrağı indiren şahsın zihniyeti ile Kubilay’ın başını kesen zihniyet aynıdır. İkisi de devletin duraksamasından, "acaba" demesinden güç alır. Bayrak direğine tırmanırken vurulmayan o hain, yarın o cesaretle başka bir askerimizin boğazına sarılacaktır.



















































































































