Bir önceki yazımda, “neden liyakatsizler yönetiyor” sorusuna yanıt aramıştım. O yazının eksik kalan parçalarını tamamlamak için bu defa, “neden liyakatliler yönetmelidir” sorusunu yanıtlamaya çalışacağım.
Bir önceki yazıda, liyakatsizliğin hayatta yükselmek için bir avantaj olabildiğinden, kurumsallaşarak bir düzene dönüşebildiğinden ve zaman içinde liyakat sahiplerini yönetimden dışladığından bahsetmiştim.
Buna liyakatlilerin, bir süre sonra kendiliğinden sistem dışında kalmayı tercih etmelerini de eklemeliyim. Sanırım bir toplum için esas sorun da burada başlıyor.
Kabuğuna Çekilen Liyakat
Vasatlığı ödüllendiren, bilgiyi ve niteliği aşağılayıp cezalandıran yapılar, liyakatli insanlar için bir süre sonra manevi bir cehenneme dönüşür. Bir işin nasıl daha iyi yapılabileceğini bilen insan, o işin gözünün önünde kötü şekilde yapılmasından ve kendisinin bu durumu değiştirememesinden dolayı vicdan azabı duymaya başlar.
Konuşsa faydası yoktur, sussa gönlü razı değildir.
Bu vicdan azabının birikerek dayanılmaz bir hal alması sonucu liyakatli insan, bulunduğu ortamdan mümkünse fiziken, değilse zihnen uzaklaşmaya çalışır.
Şu anda yaşanan şey de tam olarak budur. Vasatlıktan adeta sıdkı sıyrılan liyakatli insanlar, çareyi inzivaya çekilmekte buluyor. İnzivaya çekilerek akıl sağlıklarını korumaya çalışıyorlar.
Ancak onların kabuğuna çekilmesi, onları kabuklarına çekilmeye zorlayan sistemin daha da pekişmesinden başka bir işe yaramıyor.
Liyakatliler geri çekildikçe ortam tamamen anlık tüketim ve anlık tatmine dayalı vasatlık sirkinin liyakatsiz hokkabazlarına kalıyor.
Toplum Neler Kaybediyor?
Liyakatli insanlar kabuklarına çekildiğinde; bilgilerini, analizlerini, deneyimlerini, çözüm önerilerini ve öngörülerini de toplumsal dolaşımdan tamamen çıkarmış oluyorlar.
Toplum bilgi dağarcığını, hafızasını ve analitik melekelerini yitiriyor.
İşlerin daha iyi yapılabileceğine dair umut yok oluyor.
Vasatlığın tamamen normalleşmesinin önünde hiçbir engel kalmıyor.
Bir liyakatli kabuğuna çekildiğinde, onun bildiklerini öğretmesi ve topluma ilham vermesi ihtimali de yok oluyor.
Bu durum yalnızca güncel işlerle de sınırlı kalmıyor. Liyakatlilerin kendi kabuğuna çekilmesi, gelecek kuşakların yetiştirilebilmesi ihtimalini de ortadan kaldırıyor.
Bilgi Zor Üretilen Bir Hazinedir
Bir liyakatlinin sahip olduğu en büyük meziyet bilgidir. Liyakatli kabuğuna çekildiğinde, onunla birlikte bilgi de kabuğuna çekilir, bilgisizliğin hükmü başlar. Çünkü bilgi, ancak bir kullanıcıyla üretilir ve ancak kullanıcılar arasında paylaşılabilir.
Bilgi kavramı genelde enformasyon kavramıyla karıştırılır. Enformasyon, malumat demektir. Doğru da olabilir, yanlış da olabilir, eksik de olabilir. Gerçekle ilgili de olabilir, ilgisiz de olabilir.
Bilgi ise, gerçeğe ait enformasyonun tanımlanmış ve kodlanmış halidir. Enformasyon bulunur, bilgi ise üretilir.
Verileri bir araya getiren, eleyen, tasnifleyen, karşılaştıran, yorumlayan yapı zihindir. Zihnin yalnızca bunları yapması da yetmez. Değerlendirdiği verilerin bulunduğu kümeye dair bir geniş bir vizyonunun olması, bu tür verileri değerlendirme konusunda kendisine bir içgörü ve öngörü sağlayan bir değerlendirme geçmişine, yani deneyime de sahip olması gerekir.
Bu da yeterli değildir. Bilginin üretilmesi için tek bir zihin de yetmez. Bu niteliklerdeki farklı zihinler arasında işbirliği, tartışma ve eleştiri de gerekir. Yani bilgi ancak nitelikli zihinlerden oluşan bir komünite içinde üretilebilir. Enformasyondan bilgiye ancak bu zor şartlarda ulaşılır.
Bilgi Nasıl Aktarılır?
Bu nedenle enformasyonla bilgi arasında, üretilme dışında, aktarılma bakımından da çok önemli bir niteliksel fark vardır.
Enformasyon yazıyla, sesle, görüntüyle aktarılabilir. Kitapla, dergiyle, mesajla, ses kaydıyla, videoyla enformasyon aktarmak mümkündür. Ancak bu yöntemlerle bilgi aktarmak mümkün değildir.
Bilgi ancak kurumsal yapılar içinde, sosyal etkileşimle, insandan insana temasla, usta-çırak ilişkisiyle, kurumsal kültürle aktarılabilir.
Buradaki en önemli nokta; düşünmenin, soru sormanın ve eleştirmenin tamamen serbest olmasıdır.
Belirli soruların sorulmasının yasak olduğu, belirli yanıtların verilmesinin tabu olduğu ortamlarda bilgi üretilemez de aktarılamaz da.
Bilgi Aktarılamazsa Ne Olur?
Liyakatsizlik sirkinden usanan bir liyakatli kendi kabuğuna çekildiğinde bilgisini de yanında götürür ve o bilginin başkalarına ve gelecek kuşaklara aktarılması artık imkansız olur.
Bütün liyakatliler piyasadan çekildiğinde ise artık aktarılacak bilgi kalmamış demektir.
Toplumun sorunlarına yönelik analiz ve çözüm önerileri kaybolduğunda meydan şarlatanlara, fırsatçılara ve kariyeristlere kalır. Televizyonlardan aşina olduğunuz her şeyi bilen tipler bu tür ortamlarda ve zamanlarda ortaya çıkar. Ya da ünlü deyişle, “kimsenin hiçbir şey bilmediği bir yerde, herkes her şeyi bilebilir”.
Liyakatsizlik düzeninin istediği de tam olarak budur. Liyakatli insanların bulunduğu ve onların da sesinin çıktığı bir toplumu yönetmek, liyakatten arındırılmış, sorgulamayan bir toplumu manipüle etmekten daha zordur.
Bu nedenle; düşünmeyi değil tüketimi, analizi değil tepkiyi, yaratıcılığı değil uyumu tercih eden sistemler, liyakatli insanların küsüp bir köşeye çekilmesinden haz duyar.
Ne Yapmalı?
Gördüğünüz gibi, liyakatli insanların küsüp sistemden uzaklaşmasının hiçbir faydası yok, hatta pek çok zararı var. Öte yandan, sistemin içinde kalmanın da akıl sağlığımıza yararlı olduğunu söyleyebilmek mümkün değil. Peki ne yapmalı?
Pek çoğunuzun küserek kabuğunuza çekildiğinizi, akıl sağlığınızı koruma arzunuz ile size ihtiyaç duyan bir topluma hizmet etme isteğiniz arasındaki gerilimi ve ikilemi sessiz sedasız yaşadığınızı biliyorum.
O halde yanıtlanması gereken soru şu: Liyakatin marjinalleştirildiği bu yozlaşmayı pasif şekilde kabullenecek miyiz, yoksa bundan daha iyisini hak ettiğimize inanarak mücadele mi edeceğiz? Bu elbette bilgiden fazlasını gerektiren bir tercih.



















































































































