Vicdanlarda meşruiyeti haklı olarak sorgulanan malum mahkeme kararı çok tazeyken, en azından bir kısım muhalefet büyük bir öfke ve hayal kırıklığı içindeyken “biz demiştik” demenin hazzını yaşamak için veya yangına körükle gitmek için değil, bilakis, Türkiye’nin çıkış yolunu aramak için kendimce gördüğüm çözümü paylaşmak istiyorum. Doğrusu bunu da bir yurttaşlık vazifesi olarak görüyorum ve vazifeyi ifada gecikmenin bir faydası da olmadığını düşünüyorum. “Selden kütük kapmaya çalışıyor” gibi görünmek pahasına…
Hepimizin ittifak ettiği olguları pas geçeceğim. İktidarın yaptığının antidemokratikliği ve saireyi konuşarak vakit kaybetmemek lazım. Muhalefetin bu noktaya nasıl geldiğini, neden yenildiğini ve nasıl kazanacağını konuşalım.
Malum kararın ilk gününden beri gözlemlediğim kadarıyla (eğer varsa) toplumsal muhalefette, verilen karara karşı yaygın bir öfke yok. CHP’liler elbette öfkeli fakat diğer muhalif kesimlere bu öfke pek de sirayet etmiyor. Bilakis, en azından milliyetçi muhaliflerde “müstehakını buldunuz” hissinin daha yaygın olduğunu görüyorum.
Son 10-15 yıldır, muhalefetin birleşmesi gerektiğini, seçimin başka türlü kazanılamayacağını savunan bir paradigma muhalefete hakimdi. Nitekim bu paradigma, ana muhalefetin diline, birleşmekte çok da istekli gözükmeyen muhaliflere yönelik “AKP’lisin yani” ifadeleriyle tarizkâr biçimde yansıdı. Ana muhalefete göre eğer tamamıyla kendilerinin yanında değilseniz AKP’liydiniz. Bu cüretkâr ve hatta küstah denebilecek tavrı sergilemeye cesaret ettiyseniz hata yapma lüksünüz kalmaz. Peki ana muhalefet hatasız mıydı?
Geldiğimiz nokta, ana muhalefetin yaptığı pek çok hatanın eseri. Hemen şunu ifade etmek gerekir ki “geldiğimiz nokta”dan kastım hükümetin bir yargı darbesiyle ana muhalefete “çökmesi” değil. Geldiğimiz kaygı verici yer, muhalif toplum kesimleri içinde “game changer” olabilecek tek kitlenin, yani muhalif milliyetçilerin, bu CHP’nin yanında olmaya pek de istekli gözükmemesi. Muhalif milliyetçilerin yaşadığı duygusal kırılmaya yol açan pek çok olay var. 3-6 Mart 2023’te yaşanan linçi, İmamoğlu-Özel ikilisinin “Türkiye ittifakı” projesiyle muhalif milliyetçilerin kurumsal temsilcilerini by-pass etmesini, muhalif milliyetçi oylarla seçilmiş milletvekillerini çalmakta bir beis görmediklerini haklı olarak unutmadı muhalif milliyetçiler.
Ancak hatalar içinde birisi var ki diğer tüm hataları gölgede bırakıyor. Deyim yerindeyse bardağı taşıran damla Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun, demokrasi mücadelesinde her sıkıştıklarında yanlarına koşan, sokaklarda polis dayağı yiyen hatta bıçaklanan milliyetçiler yerine “Kürt, Kürt, Kürt”leri öncelemeleri oldu. Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu milliyetçilerin kendilerine sandıklarda, sokaklarda, meydanlarda, cezaevlerinde uzattıkları eli tutmak yerine “kendi davasının peşinde” olan PKK-DEM çizgisini müttefik olarak görmek istedi. Oysa bu çizgi çoktan muhalif safları terk etmişti. Çünkü AKP-DEM ortaklığı “doğal yollarla gelişen” bir Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığından besleniyordu.
Bunları, “şimdi intikam vakti” kabilinden yazmıyorum. İktidarın baskısı en iyimser aydınlarımızın bile umudunu yitirmesine, “çok partili seçimler devam edecek mi” diye kaygılanmasına neden olurken bile muhaliflerin bir araya gelememesine yol açan tam da bu hatalar olduğu için yazıyorum. Malum, teşhis olmadan tedavi olmaz.
Şimdi gelelim bundan sonrasına… Eğer iktidarı sandığa gömmenin yolu “toplumsal muhalefeti” bir araya getirmekse şunu kabul etmek gerekir ki ana muhalefetin lider kadrosu, Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu, bunu yapamadılar ve yapamayacaklar. Bilakis ana muhalefet, kendiliğinden bir araya gelmeye zaten teşne olan muhalif kesimleri izlediği politikayla asla bir araya gelemez hale getirdi. Baksanıza, daha dün Muharrem İnce taraftarlarıyla Zafer Partililer bile birbirine girmedi mi? Öyleyse, demokrasimiz ve hukukumuz adına bir felaket olan o meş’um karardan bir hayır çıkartalım da “toplumsal muhalefeti” oluşturabilecek kişileri muhalefetin lideri olarak konumlayalım. Türk seçmenin sesini dinlemek yerine komisyonda bebek katilinin sözünü dinleyip muhalefeti paramparça edenleri, başarısızlıklarıyla bizi bu noktaya sürükleyenleri değil. Yaşanan bu felaketi bir hayra çevirip başarısız muhalif liderleri bir kenara bırakmak zorunda olduğumuz bir durumdayız.
Peki bu zor işi, toplumun muhalif kesimlerini bir araya getirme işini kim yapabilir? Bugüne kadar pek de yanılmamış olan, hemen her dediğinde (ne yazık ki) haklı çıkmış olan Türk milliyetçileri bu işe tabiatı gereği talip olmak zorunda. Doğrusu muhalif kesimler de bu gerçeği görmek zorunda. CHP’nin giremeyeceği “mahallelere” de girebilen başka kim var ki? Elbette “selden kütük kapmayacağız” ancak tarihin bizlere yüklediği bu yükü sırtlanmaktan da kaçınamayız. Zaman, bugüne kadar sürekli başarısız olan kadrolara “siz şöyle kenara çekilin bakalım” demek zamanıdır. Bu irade değişimini talep ederken bir yandan da vizyonumuzu doğru temellendirmeli, demokrasi geleneğimizi ve ülkemiz için hayallerimizi doğru anlatmalıyız.
Sözün özü, Türkiye’nin 200 yıllık anayasal düzen, milli egemenlik ve cumhuriyet tecrübesinin öncü damarı olan Türk milliyetçiliği bu virajı dönerken de direksiyonda olmak zorunda. Türk milliyetçilerinin kurumsal siyasetteki temsilcileri bu virajı dönebilecek kadar ustalar. Yapılması gereken er meydanından kaçmayıp direksiyona talip olmak.
Tüm muhalif kesimlere bir an evvel anlatılması gereken; geçmişimizle, demokrasimizle, hukukumuzla, vatanımızda kurduğumuz medeniyetin azametiyle övünme hakkını Türk milletinin elinden almak üzere olan bu gözü dönmüş iktidardan başka türlü kurtulamayacağımızdır.



















































































































