Bir toplumun parçası olmamız, bazılarımızı yönetici olarak seçmemizin bir amacı olmalı. Aristotales’e göre insan “politik bir hayvandır” ve siyaset, ortak iyinin aranışıdır. Siyasetin amacı, vatandaşların iyi yaşamı (eudaimonia) gerçekleştirmesidir. Türk toplumu olarak siyasi tercihlerimizin bundan uzak olduğunu düşünüyorum. Bugün Türk toplumu keskin bir kutuplaşmayla oy kullanıyor. Keskin bu kutuplaşmanın sebebi ne güvenli ne de iyi bir hayat yaşamak değil.
Örneklendirelim:
Türkiye’nin hükümet sistemini değiştirdiği 2017 halk oylaması daha güvenli daha iyi bir hayat için bu sistem gereklidir denerek argümanların sıralandığı bir propaganda dönemi mi oldu? Cevap veriyorum hayır. CHP, HDP, PKK denerek kriminalleştirilen karşıt politik pozisyon mahkum edilmeye çalışıldı.
En son politik aktörlerin karşıt tezlerini sunduğu ve toplumun karar verdiği bir seçimi ne zaman yaşadık? Yine cevap veriyorum. Var mıydı onu da bilmem ama hayli zamandır yaşamadık onu biliyorum. Mesela bir seçim hayal ediyorum. Ülkedeki ekonomik sorunlara bir kanadın liberal diğerinin ise daha müdahaleci ekonomik pozisyonları savundukları. Çıkıp medyada tartıştıkları. Halkın da daha güvenli daha iyi bir hayat için bunların içinden tercih yaptığı bir seçim.
2023 genel 2024 yerel seçimlerinde daha iyi bir toplum için kaçımız oy verdi? Karşıdaki lider, parti alt edilsin şehvetinden gayri Türk toplumu olarak bizi motive eden bir şey var mıydı? Bence yoktu.
Peki ortak iyinin aranmadığı bir vasatta demokrasi ayakta kalabilir mi?
Türk Siyaseti: İletişimsel Akıl Mı Stratejik Manipülasyon Mu?
Burada Jürgen Habermas’a gönderme yapabiliriz. Yazara göre demokrasi ancak rasyonel, kapsayıcı ve serbest tartışmayla ayakta kalabilir. Zira rasyonel ve kapsayıcı tartışma zemini olması gereken kamusal alan kimlik siyasetine teslim olmuşsa zehirlenmiştir. Burada iletişimsel aklın yerini artık stratejik manipülasyon almıştır. Çünkü kim haklıdır sorusunun yerini kim bizdendir sorusu almıştır. Türkiye’deki siyasetin dili ve seçim propagandalarının ağırlığı olgusal olarak stratejik manipülasyonu doğrulamaktadır. Stratejik manipülasyonun tüm sonuçları da ortaya çıkarsa ayakta kalamayan bir demokrasi mukadder olacaktır.
Antagonizm ve Agonizm
Literatürde yapılan antagonizm (düşmanlık) ve agonizm (meşru rakip) ayrımı ile bunun aşılması amaçlanır. Chantal Mouffe’ye ait olan bu ayrım zihin açıcıdır. Yazar oldukça realisttir. Ona göre siyaset konsensüsten ziyade çatışmacıdır. Demokratik yaşam bunu yok sayarak değil kanalları açık tutarak güçlendirilebilir. Zira siyaset çatışmanın bastırılması/uzlaştırılması değil meşru çatışmanın sürdürüldüğü bir arenadır. Tam bu noktada antagonizm-agonizm ayrımı önem kazanır. Siyasetçiler, muarızlarını yok edilmesi gereken bir düşman değil demokratik çerçevede yenilmesi gereken bir rakip olarak görmelidir.
Yazar siyasetin her zaman rasyonel çıkar değil aidiyet ve kimlikler üzerinden de yapıldığını isabetle söyler. Bunu da normal karşılar. Ancak bu aidiyet ve kimlikler üzerinden muarızın düşmanlaştırılmasını sorun olarak görür. Burası ülkemiz siyaseti açısından oldukça önemli bir nokta. Zira aidiyet ve kimlikleri üzerinden oy tercihini şekillendiren ve muarızını da konuşulamaz/müzakere edilemez düşman olarak gören bir toplum yapısı bulunmakta. Siyasetçilerin körüklediği bu vasatın, kimlik-aidiyet çıkarlarının yine savunulduğu ve fakat bir üst kamusal çıkarın altında toplandığı bir zemin yokluğu yakıcı bir sorun. Kamusal üst çıkar şemsiyesinin yokluğuna aidiyet-kimlik üzerinden karşıdakini düşmanlaştıran bir retorik ve aksiyon eklenince toplumsal iyiyi arama boşa düşmektedir. Bunun doğal sonucu olarak kamusal çıkar/toplumsal iyiyi aramayan ve birbiriyle antagonist ilişki kuran bir toplumun ulusal varlığı mümkün müdür ve şayet varsa bunun dağılması mukadder olmayacak mıdır soruları akla gelmektedir.
Yönetilebilir Bir Gerginlik
Dolayısıyla yazarın yönetilebilir bir gerginlik/çatışma içeren siyaset önerisine kesinlikle iştirak ediyorum. Zira ülkemizin modernleşme tarihi, kültür-politik kırılmaları siyasal bir uzlaşmayı mümkün kılamayacak durumdadır. Kaldı ki siyaset de uzlaşma değil çatışma ile yapılmaktadır. Herkesin bir anlatısı bulunmakta ve güncel politik tartışmalarda pragmatik, palyatif ve korunaksız uzlaşma talepleri haricinde bir toplumsal uzlaşma arayışı da yoktur. Fakat uluslar bağlamında örgütlenmiş günümüz dünyasında ortak iyinin ulusal bir bütünlük içerisinde aranması kaçınılmazdır. Ekonomik kriz, deprem, yangın gibi baş edilmesi gereken beşeri veya doğal afetlerin yanı sıra eğitim, sağlık, adalet başta olmak üzere çözüm bekleyen yüzlerce sorun cari durumda. Taraflar pozisyonlarını muhafaza etsinler tabii ki. Zaten bu bir temenni değil realite. Ama pozisyonlarını korumak adına siyasetçilerin kısır tartışmalarla ülkeyi keskin şekilde kutuplaştırdıkları ve sorun çözemez hale getirdikleri bir durum oluşmamalı.
Temas ve Ortaklaşacak Zeminin Tespiti
Merkez medyanın çökertildiği bir vasattayız. O nedenle sosyal medya kanalları ve sivil toplum kullanılmalı. Bunlar aracılığıyla politik karşıtı ile bir ülkenin sınırlarında yaşamak zorunluluğu gözetilerek konuşulabilmeli. Önce agonist bir özne olarak görmeliyiz muarızlarımızı. AKP’liler kadar muhalif Türk milliyetçileri olarak bize de söylüyorum bunu. Politik muarızımız olan ve fakat elinde şiddet ögesi bulunmayan söz söyleyen biri ile mesela konuşabilmeliyiz. Bu antagonizmi azaltacaktır. Özgüvenle de diyalogu gerçekleştirebilmeliyiz. Bahadırhan Dinçaslan bunun güzel örneklerini veriyor mesela. Daha da geliştirilerek TamgaTürk bu çıkışın merkezi yapılabilir. Siyasi muarızı ile konuşabildiği, agonist bir demokrasinin inşası.
Bir insan politik pozisyonu ne olursa olsun büsbütün yanlış olmaz, olamaz. Doğru, haklı, ahlaki, iyi gibi vasıfların tamamı bir politik pozisyon veya müntesiplerinde olamaz. Peşinen bunu kabul ederek başlamak gerekir. Bu da her politik pozisyondan insanlarla ortaklaşabilecek tematik alanların inşa edilebileceğini gösterir. Bunun bir çıktısı antagonist toplumun agonist topluma dönüşü olacağı gibi; demokratik bir çerçevede ulusal bütünlük açısından da faydalı olacaktır. Bambaşka alanlarda ikili veya çoklu bir araya gelebilen kamu entelektüelleri, geniş perspektifte ulusal bütünlüğün perçinlenmesine katkı yapacaktır. Bu zor bir şeydir. Sizin açınızdan en sarsıcı cümleleri sarf etmiş ve fakat ahlaklı, dürüst, entelektüel namusa sahip bir kimse ile aynı düşündüğünüz tematik bir alanda ortaklaşabilmek.
Burada bir kırmızı çizgiyi vurgulamak gerekiyor. Ortaklaşmak derken kimliksizleşmekten bahsetmiyorum. Zaten iki veya daha fazla düşüncenin kesişim kümesinde yer alan bir mevzuda ortaklaşabilmekten bahsediyorum. Bunun teorik/felsefi ortaklık çerçevesinde olmasının mümkün olmadığını peşinen iddia edebilirim. Ama pratik veçhesinde yapılabilecekler mümkün. Mesela iyi bildiğim bir konu olarak engellilik meselesi. Bir milliyetçi, bir İslamcı, bir sol liberal farklı veçhelerle/perspektiflerle mevzuya yaklaşarak pratikte bir değişiklik/reform/revizyonu önerebilirler. Pekala ortaklaşabilirler. Bu noktada neden insanlar ortaklaşamasınlar mesela. Şahsen bu konuda birçok farklı görüşten insanla hak temelli bir perspektifte mücadele ettim, proje yaptım, kitap bölümleri yazdım. Keza kaliteli eğitim ve sağlık hizmeti, orman yangınları, deprem dirençli kentler meselelerinin çözümünde asla ortaklaşılamayacak kaç konu vardır? Buralarda tematik olarak temas kurulmasından, ortaklaşılmasından bahsediyorum.
Toplumsal İstenç
Kamusal görünür aktörlerin (gazeteci, yazar, siyasetçi vb.) kendi bireysel çıkarlarını korumak, ideolojik-siyasi pozisyonlarına olan desteği arttırmak istedikleri unutulmamalı. Yahut kendilerini kurtarıcı-savaşçı olarak görebilmelerinin muhtemel olduğu, kifayetsiz muhterislerin ego savaşlarının olabileceği gözden kaçırılmamalıdır. Tüm bu tutumların antagonist bir toplum yapısı doğurması ve bunun olası riskleri hakkında siyasi tercih yapmaya ehil her bireyin teşne olmamak zorunluluğu vardır. Antagonist sonuçlar doğuracak tüm agresyonların karşılık bulamadığı bir zeminin inşası aktörleri de bu hezeyandan kurtaracaktır. Hannah Arendt’den mülhem ortak “kamusal alanın çökmemesi” için uyanık ve güçlü bir istence sahip toplumsal tavır elzem durumda diyebiliriz.
Geçiş İçin Belki de Anti-Tarihçilik
Türk siyaseti sol aydınların zannettiği gibi asla ekonomi-politik üzerinden anlaşılamaz. Temel çelişki kültür-politiktir. Bahsi diğer olduğu için dönün geriye bakın demekle iktifa edeyim. Bu noktada öneri olarak anti tarihçiliğe dair sesli düşüneyim biraz. Türk toplumu gibi tarihsel olgular üzerinde dahi anlaşma zemini bulamayan; ortak iyinin aranmasından çok, yakın geçmişteki siyasi hadiseleri dahi düşmanlık vesilesi haline getiren bir toplumda “tarihte ne olduysa oldu artık önümüze bakalım” yaklaşımının da ihtiyaç olduğunu hissediyorum. Benim açımdan şüphesiz bu böyle değil. Çok kıymetli şahsiyetlerimiz var ve ben kendimi bu isimlere dayandırmak isterim. Ama bir realite var ve aşamıyoruz. Çözüm lazım. Zaten entelektüeller açısından da tartışma-müzakere-düşünme devam etmeli. Ama geniş kitlelere anti tarihçilik aşılanmalıdır. “Tamam geçmiş konusunda anlaşamıyoruz, ama bir ülkede yaşıyoruz, aynı ulusa mensubuz ve ortak çıkarlarımız/geleceğimiz var önümüze bakalım” söylemi katırlaşmış Türk siyasetinin yeniden doğurgan nitelik kazanmasına vesile olabilecektir kanaatimce. Milliyetçi bir okur-yazar olarak geçmişteki şanlı kişi ve olaylara değil geleceğe bakalım demenin handikapları olduğunun farkındayım. Ama sürekli tartışılan ama ortalama vatandaşın üst anlatısını değiştirebilmiş bir örnek görmedim ben etrafımda. Havanda su dövmek yerine yeni şeyler söylemek lazım düşüncesiyle söylüyorum bunları.
Son Söz Yerine
Özetle Türk siyaseti ortak iyinin aranışına değil kimlik ve aidiyetler üzerinden düşmanlaştırıcı bir antagonizme sıkıştı. Habermas’ın iletişimsel akıl modeli yerine stratejik manipülasyon hâkimdir ve bu durum demokrasiyi çökertmektedir. Çözüm, Mouffe’un önerdiği şekilde antagonizmin yerine agonizmin geçirilmesi, yani siyasi rakiplerin düşman değil meşru rakip olarak görülmesidir. Öte yandan entelektüeller arasındaki irtibatın sağlanması, agonizme dair toplumsal istencin artması, anti-tarihçilik gibi tansiyonu düşürecek alternatifler üzerine fr düşünmek gerek.
Keskin siyasi kutuplaşmanın derinleştirilmesinde kamusal görünür aktörlerin (siyasetçi, gazeteci vb. yatsınamaz bir katkısı olduğu unutulmamalı diyerek özellikle bu durumu vurgulamak istiyorum. Bu ideolojik pozisyonun güçlendirilmesi, kitle taassubunun derinleştirilmesi, gücün tahkimi gibi siyasal alanda kalmamakta. İzlenen televizyonun, okunan kitap ve gazetenin, avukatın barosunun, memurun sendikasının, şarkısı dinlenen sanatçının politik pozisyonuna varıncaya kadar derinleşmekte. Sonra gelsin aidiyet ve kimliklere hapsolmuş “katırlaşmış siyaset”.
Eyleme gücümüz olmasa da keskin bir kavrama gücümüz olmak zorunda. Sonra da kavradığı gibi eylemek isteyen insan topluluğuna ihtiyacımız var. İlk adım olsun inşallah.



















































































































