Türk siyasal hayatı, çok partili rejime geçişten bu yana farklı dönemlerde iktidar içinden doğan liberal alternatiflerle şekillenmiştir. Bu partiler, çoğunlukla otoriterleşme eğilimleri gösteren iktidar partilerinden kopan siyasetçiler tarafından kurulmuş ve Türkiye'de özgürlükçü demokrasiyi yeniden inşa etme iddiasıyla ortaya çıkmışlardır. Bu bağlamda, 1955-1957 yılları arasında faaliyet göstermiş olan Hürriyet Partisi (HP) ile 2020 sonrasında siyasal sahnede yerini alan Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA), bu türden iki örnek olarak karşılaştırmaya değerdir.
Her iki parti de dönemin siyasal baskılarına, hukuk devleti ilkesinin zedelenmesine ve yürütme erkinin yasama-yargı aleyhine merkezileşmesine karşı birer tepki olarak ortaya çıkmıştır. HP, Demokrat Parti'nin 1954 sonrası otoriterleşen uygulamalarına karşı bir anayasal rejim savunusu geliştirirken; DEVA, AK Parti’nin kurumsal yozlaşma, kuvvetler ayrılığı ihlalleri ve demokratik gerileme eğilimlerine karşı liberal bir çıkış yapmıştır. Her iki oluşum da, partilerini kuran siyasetçilerin geçmişte iktidarın merkezinde yer alması nedeniyle kamuoyunda daha büyük beklentiler uyandırmış; ancak siyasi sistemin yapısal sınırları, toplumsal karşılık sorunları ve siyasal kutuplaşma iklimi nedeniyle beklenen başarıyı gösterememiştir.
Liberal alternatiflerin ortaya çıkışı yalnızca siyasi kurumlarla değil, toplumsal dönüşümler ve seçmen davranışlarıyla da doğrudan ilişkilidir. 1950'lerin ortasında Türkiye, büyük bir kentleşme ve sosyo-ekonomik değişim sürecindeydi. Demokrat Parti’nin halkla kurduğu güçlü bağ, kısa süre sonra yerini dışlayıcı, merkeziyetçi ve baskıcı uygulamalara bırakınca; siyasal elitlerin bir bölümü bu rotadan koparak Hürriyet Partisi'ni kurmuştur. Benzer şekilde, 2010’ların sonlarına gelindiğinde Türkiye, ekonomik krizin, demokratik gerilemenin ve kurumsal tahribatın gölgesinde yeni bir çıkış aramaktaydı. Bu çıkış talebine yanıt olarak DEVA Partisi kurulmuş; partinin kurucusu Ali Babacan ve ekibi, bir zamanlar AK Parti’nin reformcu yüzünü temsil etmiş siyasetçilerdi.
Bu yazının amacı, Hürriyet Partisi ve DEVA Partisi’ni tarihsel ve siyasal bağlamları içinde karşılaştırarak, Türkiye’de liberal siyaset girişimlerinin nasıl benzer patikalarda yürüdüğünü ve benzer engellere çarptığını analiz etmektir. Liberal siyasetin Türkiye’de neden güçlü ve köklü bir geleneğe dönüşemediğini anlamak için bu iki partinin ortaya çıkış koşulları, programatik içerikleri, toplumsal karşılıkları ve siyasi performansları incelenmelidir. Dönemsel bağlamdan parti programlarına, seçim performansından başarısızlık nedenlerine kadar uzanan bu karşılaştırmalı inceleme, iki kuşak arasında liberal siyasetin süreklilik ve kopuş noktalarını gözler önüne sermeyi hedeflemektedir.
Ayrıca, her iki partinin de Türkiye’deki güç yoğunlaşmasına, yasama-yürütme dengesinin bozulmasına ve toplumsal taleplerin siyasete yansıyamamasına karşı nasıl bir siyasal refleks geliştirdiği ve bu refleksin nasıl karşılandığı da incelenecektir. Böylece liberal siyasetin sadece bir tepki hareketi mi, yoksa kalıcı bir alternatif mi olduğu sorusuna da tarihsel deneyimler ışığında yanıt aranmaya çalışılacaktır.
1957 ve 2020: Türkiye’de Siyasal Kutuplaşma ve İktidar-Muhalefet İlişkileri
1957 ve 2020 Türkiye’si, tarihsel olarak farklı dönemlere ait olmalarına rağmen, siyasal yapıları ve toplumsal dinamikleri açısından ilginç benzerlikler taşıyan iki kritik yıldır. Bu iki dönemi karşılaştırmak, Türkiye’de siyasal kutuplaşmanın, iktidar-muhalefet ilişkilerinin ve kurumlara olan güvenin tarihsel sürekliliğini görmek açısından oldukça öğreticidir.
1957 yılı, Demokrat Parti (DP) iktidarının üçüncü dönemine girdiği ve muhalefetle ilişkilerinin iyice gerildiği bir döneme denk gelir. Bu yıl yapılan genel seçimler, DP ile ana muhalefet partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) arasındaki siyasi kutuplaşmanın zirveye çıktığı bir ortamda gerçekleşmiştir. DP, kendisine yöneltilen otoriterleşme eleştirilerine rağmen güçlü bir seçim kampanyası yürütmüş ve halk desteğini koruyarak iktidarda kalmıştır. Ancak seçim süreci boyunca muhalefet partileri, basın özgürlüğünün kısıtlandığını, devlet imkanlarının iktidar lehine kullanıldığını ve seçimlerin adil bir ortamda yapılmadığını savunmuştur. Siyasi ortam, iktidarın gücünü arttırırken, muhalefetin sesinin kısıldığı, meclis içi denetimin zayıfladığı ve yargı bağımsızlığının tartışmaya açıldığı bir tabloya evrilmiştir.
Benzer şekilde 2020 yılı da Türkiye siyasetinde derin bir kutuplaşmanın ve yoğun bir güç tartışmasının yaşandığı bir dönemdi. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ikinci yılıydı ve yürütme yetkileri büyük ölçüde Cumhurbaşkanlığı makamında toplanmıştı. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ile oluşturduğu Cumhur İttifakı aracılığıyla meclis çoğunluğunu korumakta; muhalefet ise özellikle parlamenter sistemin yeniden tesisi için çaba göstermekteydi. Muhalefet partileri, yargı bağımsızlığına olan güvenin azaldığını, medya üzerindeki baskıların arttığını ve siyasi özgürlüklerin daraldığını sıkça dile getiriyordu. Tıpkı 1957’de olduğu gibi, iktidar ve muhalefet arasında bir “rejim tartışması” yaşanıyor, demokrasinin niteliği ve kurumların işlevi kamuoyunda geniş şekilde tartışılıyordu.
Bu iki dönem arasında öne çıkan benzerliklerden ilki, her ikisinin de siyasi kutuplaşmanın zirve yaptığı, iktidarın gücünü merkezileştirdiği ve muhalefetin baskılandığı yıllar olmasıdır. 1957’de DP’ye yöneltilen “otoriterleşme” eleştirileri ile 2020’de AKP-MHP bloğuna yönelik benzer eleştiriler arasında dikkat çekici paralellikler vardır. Her iki dönemde de iktidar, seçimle işbaşına gelmiş olmasına rağmen, hukuk devleti ilkelerine yeterince riayet etmediği, eleştirel medyayı bastırdığı, muhalefeti kriminalize ettiği ve devlet kurumlarını partizanlaştırdığı gerekçesiyle eleştirilmiştir.
Bir diğer benzerlik, seçim güvenliği ve demokratik meşruiyet konularının her iki dönemde de muhalefetin temel gündem maddesi olmasıdır. 1957’de seçimlerin adil bir ortamda yapılmadığı iddiası nasıl DP’nin meşruiyetini tartışmalı hale getirdiyse, 2020’de de özellikle önceki seçimlerde yaşanan “mühürsüz oy pusulası” tartışmaları ve Yüksek Seçim Kurulu’nun bağımsızlığı konusundaki endişeler, kamuoyunda benzer güvensizlikler doğurmuştur.
Bununla birlikte, önemli dönemsel farklar da mevcuttur. 1957’de Türkiye, hâlâ çok partili hayata yeni geçmiş, demokratik kurumları yerleşmemiş bir ülkeydi. Askerî müdahale tehdidi henüz gerçekleşmemiş olsa da 1960’a giden süreç başlamıştı. Oysa 2020’de Türkiye, çok sayıda darbe, anayasa değişikliği ve siyasi kriz yaşamış bir ülke olarak deneyim açısından daha farklı bir konumdaydı. Ayrıca, 1957’de medya, gazetecilik ve toplumsal örgütlenme açısından daha sınırlı bir yapıya sahipken, 2020’de dijital medya ve sosyal ağlar, muhalefetin sesini duyurmak için yeni bir zemin sunmuştu.
Sonuç olarak, 1957 ve 2020 yılları, Türkiye siyasetinde demokratik kurumların işlevselliği, siyasal kutuplaşma, muhalefetin hareket alanı ve seçimlerin meşruiyeti gibi temel sorunların farklı bağlamlarda ama benzer biçimlerde yaşandığı yıllardır. Bu benzerlikler, Türkiye’de siyasal sistemin yapısal zorluklarının ve demokratikleşme sürecindeki kırılganlıkların tarihsel bir süreklilik taşıdığını göstermektedir. Aynı zamanda, dönem farkları da demokratik siyasetin zamanla hangi açılardan ilerlediğini, hangi konularda ise benzer çıkmazlara girdiğini gösteren önemli ipuçları sunmaktadır.
Kuruluş Dinamikleri: İktidardan Kopuşun Anatomisi
Hürriyet Partisi’nin kuruluş süreci, 1950'lerin ikinci yarısında Demokrat Parti (DP) iktidarının giderek otoriterleşen yapısına karşı bir siyasal itirazın sonucudur. DP iktidarının özellikle 1954 seçimlerinden sonra muhalefete ve basına yönelik baskıcı uygulamaları, Meclis içindeki muhalefeti susturması, yasama-yargı dengesini bozması ve parti-devlet bütünleşmesini derinleştirmesi, bazı DP milletvekillerinde rahatsızlık yaratmıştır. Bu sürecin sonunda, 1955 yılında partiden ayrılan isimler arasında Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu, Avukat Nuri Demirağ, Avni Doğan, Prof. Dr. Ragıp Sarıca, Ekrem Hayri Üstündağ, Dr. Ekrem Alican, Emin Soysal gibi tanınmış siyasetçiler yer almıştır. 20 Aralık 1955’te kurulan Hürriyet Partisi, Meclis’teki 19 milletvekiliyle birlikte muhalefetin yeni sesi olmaya çalışmıştır.
Hürriyet Partisi’nin kurucuları, Demokrat Parti’nin ilk dönem reformcu çizgisine sahip çıkarken, 1950’lerin ortasında bu çizginin giderek merkeziyetçi ve keyfi bir yönetim anlayışına evrilmesine karşı çıkmışlardır. Parti programı, kuvvetler ayrılığı ilkesine, hukukun üstünlüğüne, basın özgürlüğüne ve yargı bağımsızlığına özel önem atfetmiştir. Bu yönüyle Hürriyet Partisi, liberal bir merkez sağ anlayışı temsil etmiş, parlamenter sistemin işlerliğini savunmuştur.
Benzer şekilde DEVA Partisi’nin kuruluş süreci de, Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) iktidarının uzun süren tek parti yönetimi sonrasında kurumsal çöküş, liyakat erozyonu ve kuvvetler ayrılığının zedelenmesi gibi sorunlara karşı bir tepki olarak değerlendirilmelidir. DEVA Partisi, 9 Mart 2020 tarihinde Ali Babacan liderliğinde kurulmuş ve kuruluş bildirgesinde demokrasi, hukuk devleti, temel hak ve özgürlükler, ekonomi yönetiminde şeffaflık ve liyakat gibi konulara öncelik verilmiştir. Parti kurucuları arasında eski bakanlar, bürokratlar, akademisyenler ve sivil toplum aktörleri yer almakta olup, bu durum DEVA’yı teknokrat bir siyasi girişim haline getirmiştir.
Ali Babacan, özellikle AK Parti’nin kuruluş yıllarında ekonomi yönetiminde oynadığı rol ve AB uyum sürecinde gösterdiği reformcu tutum ile tanınmıştır. Ancak 2010’lu yılların ikinci yarısından itibaren AK Parti’nin merkeziyetçi yönetim anlayışına, OHAL rejimine ve yargı bağımsızlığının ortadan kaldırılmasına karşı ses çıkaramamış, bu durumu kamuoyuna açık bir mektupla açıklayarak partiden ayrılmıştır. DEVA’nın kuruluşu, bu kopuşun siyasal olarak kurumsallaşmış biçimi olarak değerlendirilmelidir.
Her iki partinin kuruluş sürecinde de iktidardan doğan bir rahatsızlık, partinin ilkelerine aykırı uygulamalara karşı bir mesafe koyma arzusu ve anayasal düzenin yeniden tesisi hedefi bulunmaktadır. Bu yönüyle Hürriyet ve DEVA partileri, Türkiye siyasetinde iktidar içinden çıkan reformcu muhalefetin tarihsel halkaları olarak değerlendirilebilir.




















































































































“Yazı güzel olmuş eline sağlık. Konu aslında açık, yazar da Deva’yı vs. Övmek için değil, gün gelir de AKP, CHP vb. diğer oy çoğunluğu alan partilerden kimler kopar ve yeni bir partiye yada mevcut partiye geçer” analizi yapmış. Tabiki bunlar düşünülmesi gereken konular, kaliteli öngörü siyasette her zaman kazandırır.”
Yazı, güzel. Kalem akıcı. Kolay okunabilen ve bilgi dolu. Fakat birkaç naçizane talebim olacak. Liberallik deyince LDP’yi anmamak olmaz. 2024 kuruluş tarihi olan Hürriyet Partisi’nden de bahseden yeni bir yazı çok değerli olacaktır. Emeğine sağlık
DEVA Partisi ile Hürriyet Partisini aynı yazıda kullanmak Hürriyet Partisine hakarettir. Bir defa HP DP'nin otoriterleşme eğilimi çıkar çıkmaz üstelik DP en güçlü olduğu zamanda kuruldu. DEVA'nın böyle bir durumu yok. Gemi batıyor biz de terk edelim ve AKP sonrası için pozisyon alalım motivasyonu ile kurulmuştur. 2017 referan. Evet propagandası yapanlar, hakimleri Alevi diye fişleyenlerle ne liberalliği Allah aşkına. 2019 da İmamoğlu ve Yavaş kazanmasaydı görürdüm ben onların "liberalliğini".!