1
Bir kapı, ağır, kapının tokmağında küçük bir yüzük, gümüş, içi boş, içinde boşluk parlıyor, yüzüğe baktıkça içimde bir tünel açılıyor, tünelin duvarında adımı, başka bir alfabeyle yazılmış gibi görüyorum, gösteriyorum, kimse görmüyor, sonra siliyorum, silince daha belirginleşiyor, garip iş. Mendil, yüzük ve gül. Üçü de yer değiştiriyor, üçü de benimle, üçü de benden kaçıyor, susuyorum, suskunluk büyüyor, suskunluk büyüdükçe şehir bana bir salon hazırlıyor, perdeleri ağır, avizeler buğulu, sandalyeler mırıltılı, ben o salonda yürürken sesim vitrindeki eski plakları uyandırıyor, plakların ağzı var dili yok, dil yoksa şarkı yok sanırsın, halbuki var, bir şarkı her zaman vardır.
2
Yüzük tekrar avucunda. Onu sana kimin taktığını sormuyorum. Sormamak bazen cevabı elde etmenin en doğru yoludur sahnede. Ama sahne bana ait değil, ben sadece kuliste bekliyorum, maskemi ters çevirip soluma koyuyorum, sağımda boşluk, solumda daha büyük bir boşluk. “Şehir: suda çözünmüş, her yerinde asılı kalmış tuz” diye not düşüyorum defterime; tuz dilde kalır, su gider. Şehir dudakta kalır, dudak kapanır. Kapanan dudak, açılmayan söz.
3
Bir kadın geçiyor, ya da bir erkek, imgesi kımıldıyor, adımları şiirle yürümeyi biliyor, omzunda küçük bir kedi, kedinin gözleri camdan, kedi bana bakıyor, ben gülümsüyorum, gülüşümün kenarında bir sızı, sızı büyümüyor, büyümeyince kalıyor, kalınca güzel, güzelliğin acısı var, acının güzelliği, bu ikisi burada anlaşmış, uzlaşmış, el sıkışmış, anlaştıklarını kimseye söylememişler, söylemeseler de belli. Anlaşılıyor.
4
Belgrad: güzel kaldın, bende kaldın, Türk kaldın. Adını yavaş söylüyorum, sanki bir dua, sanki bir yara, sanki bir su gibi. Sessizim; görkem sende, suskunluk bende.
5
Belgrad, ben seni böyle kaybettim, bir insan gibi, bir şiir gibi, bir şehir gibi; tarih aralıklarından sızan rüzgârla, rakamların üstünde yürüyen ayak sesleriyle. İlk öpüşme 1521, ilk ayrılık 1688, 1690’da telaşlı barış, 1717’de yaraya tuz, 1739 yazında aşk, 1867 kışında ölüm. Hepsini cebimde taşıyorum, her mevsimde aynı hüzün, aynı sızı, aynı su. Ben sahnenin kenarında ayakta, başımı eğiyorum; senin adına, benim adıma, minarenin gölgesi adına.
6
Ben miyim, sen misin, o mu diye konuşuyoruz, içim ve dışım yer değiştiriyor, dudak kenarımda beliren bir gülüş, bir mendilin köşesindeki sarı dikiş ipliği kadar titrek; bu mendili kim bıraktı cebime, diyorum, annem mi, Balkan rüzgârı mı, eski bir sevgili mi; rüzgâr cevap vermiyor, cevap vermeyi bilmeyen rüzgârlar vardır, bu onlardan. Köprüye yakın bir yerde, pas kokusu suya karışıyor, ben suyu izliyorum, su beni. Bir çocuğun dudaklarında ekşi vişne, bir ihtiyarın gözlerinde isli bir yaz, ben miyim o, o mu ben, anlatıcı her şeyi biliyor, ama acelem yok, acelem yok, sen sabırsızsın biraz, ben değil…
7.
Bana bakma, bakışın üzerimde kalırsa kırılacağım, kırılırsam dökülürüm, dökülürsem bu sokak taşlarının arasına sızarım, sonra sen, bir gece, sigaranın ucunda bana basarsın, kül gibi savrulurum, ben kül değilim, ben anlatının açıkta kalan dikiş yeriyim, elini sürersen sökülür, sökülürse çoğalır, çoğaldıkça güzelleşir, güzelleştikçe susar.
8.
Şehrin övgüsü burada başlıyor, burada bitmiyor. Güzellik, bir yüzüğün iç çeperi kadar dar ve sonsuz. Onun içinde dönmek, evet, onun içinde dönmek istiyorum; başka bir yerde değil, başka bir isimle değil, başka bir rüzgârla değil. Belgrad aklımda dolanıyor, evet, her şeyimle bir bütün olmak istediğim o geniş ve serin oda gibi. Kapısını kapatmayan, penceresini aralayan, perdesini kıpırdatan bir oda. İçeride bir sandalye, üstünde bir mendil, mendilin köşesinde sapsarı bir iplik. O ipliği çeksem, bütün gece sökülecek gibi. Çekmiyorum. Sahnede ışık kısılıyor. Su somuruyor. Gül yerini buluyor. Yüzük avuçta ağırlaşıyor. Kadın silik bir ad bırakıyor taşta, adının yarısı siliniyor, diğer yarısı sessiz kalıyor. Benim omuzlarımda şehir, şehrin omuzlarında ince bir sis. Kimse alkışlamıyor. Kimse kalkmıyor. Suskunluğun içinden geçip oturuyorum. Yavaş, belirgin, ısrarcı. Dinliyorum.
9.
Benim adım Skadarlija. Ben bulvar değilim, ya da cadde, ya da otoyol… Ben, Belgrad’ın ortasındaki sıradan, dik ve kavisli bir sokağım. Ve bohem tarihim, yıkık dökük çatılarım, sallanan sandalyelerim olmasaydı hakkımda anlatılacak anlamlı her şey bu kadar olurdu, demiş Ivo Andrić.
10.
Zaman: bulanık ama bir çeşme kirpiğinin titremesi kadar kesin. Önce tramvay. Sonra bir bardak su. Sonra suyun içinde eğilen yüz, benim değil, onun da değil, kentin, evet, kentin yüzü. Kente baktıkça kentin beni izlediğini anlıyorum. Bunu başkalarına söylediğimde anlamıyorlar. Anlamasınlar. Zaten o anlaşılmaz. İnsanın ağzında eriyen bir dil gibidir, duyulmaz. Bir gülü avucunda evirip çevirirken parmaklarına sinen koku gibidir, görülmez. Gül başkasının elindedir ama dikeni seni kanatır, durulmaz.
11.
Skadarlija’da bir kadın beliriyor. Saçları koyu, omuz başlarında hafif bir kıvrım, taş yolları aşındıran bir yalnızlık. Adı Milena mıydı, Melike miydi öyle bir şey. Belki ikisinin arasında bir şey, belki de ikisi birden. Toplumun dışına vurulmuş bir mühür gibi yaşıyor, evlerin yüzüne bakmayan pencereler gibi. Gözleri bir zaman aralığı, bir masal ağzı, bir kilit deliği. Yüzüğünü cebinde taşıyor, takmıyor, takamıyor. Yüzüğün iç çeperine kazınmış iki harf var, biri silik, diğeri daha silik. O harfler her gece yer değiştiriyor sanki; bazen geçmiş, bazen gelecek, bazen kimse. Yüzüğü avucuma bırakıyor bir anlığına. Tenimde bir kuyu açılıyor, su kararıyor, su derinleşiyor, su susuyor. Şehirleri sözünü tutan ve sözünü yarıda bırakan şehirler diye ikiye ayırabileceğimizi düşünüyorum. Belgrad sözünü gece yarısı, bir çalgıcının gömleğine sinmiş tütün gibi saklayan bir şehir. Bir sözü tutmakla o sözü saklamak arasındaki fark bize ne anlatabilir?
12.
Sonrası ayrılıktır. 1688, sur taşlarının arasında bir yarık; yabancı yabancı yabancı sancak, ağız ve trompetlerle bekledim kapında. Duyamadım adımı. 1690, bir geri dönüştü ben bazı sözleri vermekte ısrar ettikçe sen sustun, suskunluğunda beni sakladın. 1717, şafakta ağır bir gürültü; kuşatma tozu, kılıç kıymığı, kağıtlarda Pasarofça’nın soğuk mürekkebi. Mühür sesi boğazımda kılçık, ayrılık.
13.
Bir de, şehirde bir paslanan güzellikler var bir de derinleşen güzellikler. Benim hoşlandığım o derinlik. Yokuşların dizime attığı kısa tokatlar, taşların bileğimde bıraktığı ince morluk, dilime düşen erik çekirdeği kadar sert bir gerçek. Beni buraya çeken şeyin adı yok; belki bir şarkının kayıp nakaratı, belki bir yüzüğün dönmeyi reddeden çeperi, belki kadının saçında susmayı öğrenmiş gül. Belki hepsi. Belki hiçbiri. Cevap vermeyi reddediyorum.
14.
Bir masadayız, üç kadeh / iki geyik, üç şapka, altın kadeh / ikisi boş, biri dolu, dolu olan benim ellerimde, camın kenarında küçük bir çatlak, çatlağın içinden içime bir nehir sızıyor, nehirde bir sandal, sandalda yüzük, yüzüğün içinde gül, gülde mendil, mendilin köşesinde yazı, “dön” diyor, nereye, diyorum, “buraya”, burası neresiyse oraya, orası neresiyse buraya, anlamasam da kabul ediyorum, kabul ettikçe tuğlalar yumuşuyor, avluda çıplak ayakla yürüyen çocukların gülüşleri çoğalıyor, gülüşler uzuyor, uzadıkça kısalıyor, içimde bir ritim, ritimle nefes alıyorum, nefes alışım şehirle aynı. Sigara içmeyi öğreniyorum ve güzle barışmayı deniyorum.
15.
Sade bir kahve içiyorum ve fincanı kapatıyorum. Tutup da çevirdiğimde ayrılık mektubu gibi bir şey var içinde, düz değil, pürüzlü bir şey; parantez açıyorum, iç sesimi oturtuyorum yanıma, sonra yeniden açmak için yeniden kapatıyorum. Minare yoksa da gölgesi var, gölgesi yoksa da suya düşen bir şekli var. Görüyorum ve arttırıyorum. Sonra yeniden açmamak üzere bir kez daha kapatıyorum. (Ama yeniden açacağımı da bir yandan biliyorum.)
16.
Sabaha karşı şehrin kalbi daha ağır vuruyor. Otellerin beyaz çarşaflarında birbirine karışmış isimler, isimlerin içinde dolaşan küçük ve esmer gölgeler. Bir kavanozda saklanan vişne, kendi suyunu dinliyor. Kapılar dilini ısırıyor. Çocuklar rüyalarında taş topluyor. Kadın bir kez geri dönüp bakıyor, sonra bakmıyor. Yıldızların pasları bugün parmak uçlarımda. Kendime gülüyorum, gülüşümün yarısı ıslak. Sava kıyısında sis, taş köprülerin altına gömülen uğultu; kentin göğsüne çarpıp geri dönen bir rüzgâr; banklarda oturan gölgeler; bir org sesi yok ama tramvay raylarının metalik çınlaması, kilise ayini gibi giriyor geceye. Taş duvarlar, savaş izleri, katedrallerin yaralı vitrayları, beton stüdyolarda yankılanan yalnızlıklar ve sonra da gidip ‘habt ihr was zu rauchen’ soruşturması başlatmak adı çıkmış gece parklarında.
17.
Savamala kıyısında suyun ağır aynası. Köprü ayakları, eski bir oyunun, unutulmuş bir efsanenin kemikleri. “Şehir bir anıdır” diyorum kendime, “anılar da çoğu zaman yanılır, diyorum. En azından bunu biliyorum.” Yine de soruyorum: Belgrad, beni nereye koyacaksın, hangi kapıya dayayacaksın, hangi merdivende bekleteceksin şimdi? Sava’nın cevabı usul usul geliyor, süt gibi, duman gibi, bir şarkı gibi. Şarkı sözlerine bırakılmış bir mendil gibi. Mendilin kenarında sararmış bir dikiş ipliği, dikkatle bakana yalnızlığı öğreten o sapsarı çizgi. Bir zamanlar ucuz diye içtiğimiz Sava şarabını anımsıyorum, 2019’da on altı lira mıydı on dokuz lira mıydı neydi… Savamala’nın adı da Türkçe. Sava zaten Sava demek, mala da mahalle işte. Akşamın solgun mavisi, sokakların açtığı ince yaralarda tüneyen güvercinler, kararan bir vişne lekesi kadar inatçı koku. İlk gelişimde, iki yıl önce, göğsümün içine kimsenin bir türlü anlamadığı küçük bir çivi çaktığını anımsıyorum bu şehrin. Bugün döndüm, daha yavaş soludum, turist sözcüğünü çürüttüm ağzımda; dilimde tuz, dizimde taş.
18.
Sen nasıl Türkleştin, bak, bir bir: Çekiç sesiyle yükselen bir medrese duvarı, kandil yağında çoğalan bir tekke, çarşının göbeğinde bakıra dökülen bir şarkı, mezar taşında kıvrılan elif, çeşme aynasında titreyen fes.
19.
Turist değilim, turist hissetmiyorum artık. Şehrin ritmi, kalp ile ayak bileği arasında kurulan o dar köprüde. Aklımda dönen bir çember var, ucuna gül asılmış, gülün gölgesi suda ağır, suda kırılgan. Savaşın sararmış fotoğrafları gibi değil bu, daha unutkan, daha ısrarcı. Bir gül diyorum, bir gül yeter, çiçek taneleri gibi dağılmış anıları birbirine bağlar. Gülü kadının saçına koyuyorum, hayalimde. Gözümü kapatınca da gül sanki çoktan oradaymış, sanki saç gülü yıllardır bekliyormuş.
20.
Ama ben yine de seni unutamadım. 1739’da bir nefes geri, bir kelime geri; barut kokusu çekildi, dizlerime yatırdım kalenin gövdesini. Ama içimize düşen ince çizik kaldı; çizik, geceleri büyüyen bir çatlak gibi, her duaya eşlik etti. 1804’ün titremesi, 1815’in sıkılmış dişi; 1830’da söz verilen özerklik, fermanın kenarında ince bir tedirginlik. İkinci bayrağın önce ilk bayrağın yanına çekilmesi. Sonra 1862’de çukurlar, çeşmeler ve ağrılar içinde, barut ve suyun karıştığı Haziranlar içinde ben senin taşlarını tutmaya çalıştım ama kireç olup döküldün parmaklarımdan. Tenimde beyazın kaldı, taşırım hâlâ…
21.
Daha önce benim olmuştun. Nasıl ve ne zaman, söyleyemem. Skadarlija’da bakırcılar, Sava kıyısında kılıç ustaları; bir avluda sedef kakmalı kapı, kapının ardında loş bir ders halkası. otuzlarda dört, atmışlarda on altı Müslüman mahalle; tekke kandillerinde yağ, geceye karışan hû, sabaha karşı sıcağı tutan taş. Bayraklı Camii’nin kubbesi, su sesiyle parlayan bir kabuk; ben o kabuğa adımı kazıdım, harfler kirece sindi. Evliya’nın defterinde bir not, “şehrin bağrında on yedi tekke”, ben o sayıyı parmak uçlarımla yokladım yürürken, saydım. Şehrin eski nefesini de duydum. Sabahları ince bir ney, akşamları ağır bir davul; pazarın üstünde köz kokusu, kahvelerde çekirdek kırığı, avlularda çocuk gülüşü. Çeşme aynalarında fesim, mezarlık otlarında yazım; ben senin dilini esnettim, sen benim sesimi taşıdın. Surlarına yeni burçlar, sokaklarına yeni bir ritim, yeni bir nefesle, nefesi Türkçe. Mendilin köşesine sarı dikiş, dikişe ilişen gül; gülün gövdesinde sabır tuzu.
22.
Balkonlar, kornişler, elektrik telleri. Bir kedi atlıyor, ikincisi bekliyor, üçüncüsü hiç gelmiyor. Bu ritim, bu kesinti, bu suskun tempo, gözlerimi aralayan o küçük bıçak. “Ben şimdi neredeyim?” diyorum, “Kendi bedenimin dışında, bir tiyatro kulisinde, şehrin makyajı yüzüme bulaşmış, perde yakında, ama uzak bir yandan da.” Sahne işaretleri alçak sesle okunuyor: ışık 2 alev, duman 1 yüksel, müzik 3 sus. Sahne işaretlerini alçak sesle okuyan da Milena mı Melike mi işte o. Ellerini ceplerine saklıyor, omuzlarını şehirden topluyor, nefesi şeffaf, sesi su.
23.
Anahtarlar 1867. Tören alayı, ağır adımlar, sancak omuzdan iner, yalnızca rüzgâr kalır. Anahtarların metal tadını ağzında hissedersin, dişlerinin arasından bir dua sızar; “gitme” diyemezsin, “kal” diyemezsin, dudaklarında bir kapı kapanır. O gün bir mendil düşer, mendilin köşesindeki sarı iplik kopar, gül sessizce suya bırakır kokusunu.
24.
Güzelmiş gibi yapıyor senin yanındayken hayat. Kemik çerçeveli gözlüğünü çekip alıyorum suratından. Şimdi daha iyi gör beni. Etimi önce kurut sonra kanınla ıslat. Ağzım gerdanında mujik arsızlığı, göğüslerin havlıcan. Kapılarında sıcak ellerin olduğu dar bir sokakta dimdik dur, kemerini düzelt ve gözlerimin içine bakma. Gözün gözümde durlanınca hiçlik Todesfolge doğuruyor. Kalemegdan, kalelere bakarken tenin ağzımda defterdar. Tuna - Sava alaşımı saçların, gözlerinde bir orman var. Bir yaz eskisinde kardeşimle gezmiştik. İşkence müzesi… Neyse. Yaldızlı hunharlıklar işte. Beograd Blues. Takas. Tahvil. İkame. Âvâz ile. Belki binbir düğüm tek kılıç çekişte kopup gitmiş burgaçlardan. Sen kopup gitme… Likralı eteklerin eteklerinde arnavut kaldırımları, lavanta bahçesinde oynaşan kızıl bakır sansar, suyunda bahriyeli oğlanlarla beyaz tenli kızlar… Seninle yanmayı istediğim çok şehir var. Hepsi başka defterde hepsi başka hikaye. (Ama hiçbirinin yaşanmayacağını da bir yandan biliyorum..)
25.
Kentin bir yokuşunda bir bardak çınlıyor, bir şarkı yükseliyor, bir çiçekçi tezgâhını topluyor, bir çocuk koşuyor, bir adam susuyor, bir kadın bakıyor, ben bakmamazlık yapıyorum, yaparken görüyorum, görürken susuyorum, susarken büyüyorum, büyürken küçülüyorum, döngü, ritim, gece, vişne, is, su, tuğla, nefes, nefesin içindeki küçük gök, göğün içindeki küçük yazı, yazıyı okuyorum, okudukça unutuyorum, unuttukça hatırlıyorum, hatırladıkça yerleşiyorum, yerleştikçe göç ediyorum, göç ettikçe aynı yere geliyorum: Pumpaj!
26.
Sokağın bir yerinde çok eski bir duvar, duvarda da çok yeni bir yazı, daha kurumamış, yanına küçük bir şimşek, şimşekte iki dilin baş harfi, bu harflerin biri bende, öteki bende değil, belki bir kayıp aşktan kaldı, belki hiç yaşanmadı. “Љубав је слобода.” Bende çürük nar kokusunu çağrıştırıyor.
27.
Ve sen nasıl Türk kaldın, ayrılıktan sonra da? Bir taş aralığında duran tespih taneleri, sokağın köşesinde kalmış bir ocak izi, yağmurda okunamayan ama varlığı bilinen bir kitabe, gözleri siyah bir çocuğun ağzında “su” sözcüğünün eski telaffuzu. İsimler. Bir zamanlar ben de bana öğretildiği gibi önemsiz olduklarını zannederdim. İsimlerin değerini şimdi ve her gün biraz daha fazla anlıyorum…
28.
Belgrad, adı ağzımda bir dua gibi dönüyor, ama dua değil, bir şarkı, ama şarkı değil, bir sessizlik, ama sessizlik değil; hepsi, hepsi birden. Başkalarına anlatınca anlamıyorlar, anladığım halde anlatmıyorum, anlatmadığım halde biliyorum; burası bir bütün, bütünün içinde eksik parçam gibi geziyorum, eksik parça yerini bulunca yerine oturmuyor, oturmamak için yaratılmış, güzel, böyle kalsın. Oturmasın. Bir şey olmaz.
29.
“Ey Bruder, hast du vielleicht ’nen kleinen Wald dabei?”
30.
Konuşmasak da anlaşıyoruz, bakışlar devralıyor cümleleri, iki kişi, bir masanın iki ucunda, birinin bileğinde ince bir iz, bıçak değil, ip değil, belki çocukluk; ötekinin boynunda bir kolye, kolyede küçük bir ikon, ikonun gözleri oyulmuş, gözsüz ikon bana bakıyor, ben gözümü indiriyorum, indirince görmeye başlıyorum, görmek bazen bakmamakla mümkün, bunu burada öğreniyorum, burada, adı söylenmeyen o sokakta, kahkahası taşlara çarpıp geri dönen o çukurda, şarapla ıslanmış bir mendilin ağır kokusunda. Yürürken, taşların arasında çok ince bir su çizgisi, ona basınca içimdeki ses suyu taklit ediyor, ses ve su akraba, akışkanlıktan kardeş, kardeşlik bazen aynı dili konuşmak değil, aynı yarayı taşımak; benim yaralarım sessiz, onun yaraları şarkı söylüyor, ikisini birbirine yaklaştırıyorum, yaklaştırınca belli belirsiz bir ısı, ısının üzerinde küçük bir buğu, buğunun içinde yüzük, yüzüğün içinde gül, gülün altında mendil, tekrar ve tekrar, tekrar edince anlam çoğalıyor, çoğalınca susuyoruz.
31.
Güzelmiş gibi yapıyor senin yanındayken hayat. Kemik çerçeveli gözlüğünü çekip alıyorum suratından. Şimdi daha iyi gör beni. Etimi önce kurut sonra kanınla ıslat. Ağzım gerdanında mujik arsızlığı, göğüslerin havlıcan. Kapılarında sıcak ellerin olduğu dar bir sokakta dimdik dur, kemerini düzelt ve gözlerimin içine bakma. Gözün gözümde durlanınca hiçlik Todesfolge doğuruyor. Kalemegdan, kalelere bakarken tenin ağzımda defterdar. Tuna - Sava alaşımı saçların, gözlerinde bir orman var. Bir yaz eskisinde kardeşimle gezmiştik. İşkence müzesi… Neyse. Yaldızlı hunharlıklar işte. Beograd Blues. Takas. Tahvil. İkame. Âvâz ile. Belki binbir düğüm tek kılıç çekişte kopup gitmiş burgaçlardan. Sen kopup gitme… Likralı eteklerin eteklerinde arnavut kaldırımları, lavanta bahçesinde oynaşan kızıl bakır sansar, suyunda bahriyeli oğlanlarla beyaz tenli kızlar… Seninle yanmayı istediğim çok şehir var. Hepsi başka defterde hepsi başka hikaye. (Ama hiçbirinin yaşanmayacağını da bir yandan biliyorum..)
32.
Bir gece, nehre bakan o tuğla evin arka avlusunda, bilmediğim bir dilde bilmediğim bir masal anlatılıyor, masalda bir kraliçe var, kraliçenin tacında vişne çiçeği, tacı çıkarınca saçları yer çekimini unutuyor, masalı bir ihtiyar anlatıyor, sesi taşın altından geliyor, taşın altı serin, masalın ortasına gelince hafifçe titriyor, “burada duracağız”, diyor, duruyor, biz de duruyoruz, durunca saatler susuyor, susunca şehir konuşuyor, “beni övme” diyor, “beni sev, ama övme, ben övülünce bozulurum”, tamam, diyorum, tamam…
33.
Belgrad’ı özlüyorum.



















































































































