"Mahmut Han o gece sabaha kadar uyuyamadı, sarayın içinde döndü durdu ve düşündü. Ölümü ve hayatı düşünüyordu. İnsanları, şu dağlardan, ovalardan kopup gelen kalabalığı düşünüyordu. Bunlar bir erkek ve bir kadının mutluluğu için buraya toplanmışlardı. Dışardan bakınca öyle görünüyordu. Ama bunun altında çok şey vardı. İnanılmaz bir öfke vardı. Yüz bin yılın başkaldırma duygusu vardı. Şu konuşmayan, kıpırdamayan öfke... Bir delikanlıyla bir kızın sevdasını bahane eden öfke... Gittikçe zaman bozuluyor ve halk azıtıyor. Bugün benim sarayımın kapısını tutarlar kız bahanesiyle, yarın İstanbul şehrini doldurur padişahın sarayının kapısını tutarlar başka bir bahaneyle. Vakt erişti gibime gelir. Şu halka bir çare bulamazsak hepimizin kellesi gider. Yarın zulmü bahane ederler, öbürsü gün vergiyi, öbürsü gün sarayımızı, öbürsü gün ekmeği... Ve birikirler birikirler... Ve bu kalabalığa güç yetmez. Onlarla ordular, bir dünya kadar ordu olsa başa çıkamaz. Bunlar bir araya gelmeyegörsünler, önüne geçilemez. Bir çare, bunları bir araya getirmemek için bir çare..."
AğrıDağı Efsanesi kitabında böyle bir sahne anlatır Yaşar Kemal. Burada romanın analizini yapmayacağım ama bu sahne beni her zaman “örgütlü ve cesur bir halk” olmanın üzerine düşündürmüştür. Yazımı bunun üzerine kurmayı istiyorum.
Üniversitede “Sınıfı Yönetimi” adlı dersimiz vardı. Dersin hocası ideal ve iyi bir sınıf olarak Hababam Sınıfı’ndan örnek vermişti. Orada zengin, orta halli, fakir; tembel, vasat, çalışkan; haylaz, uysal öğrenciler vardı. Bir sınıfın böyle farklı kişilerden oluştuğunu ve ideal ortamın böyle bir topluluk olacağını söylemişti. Ortada bir sınıf varsa sınıf bilincinin de olması beklenir. Türk toplumunda en büyük eksikliklerden birisi de sınıf bilincinin son derece zayıf olmasıdır. Örgütlü bir halkın önündeki en büyük engellerden, demokrasimizin sakat ve sağlıksız olmasının temel sebeplerinden biri de budur.
İşçi sınıfını ele alalım. Çoğu sendikasız veya sarı sendikalara üye. Aynı şekilde memurların çoğu da sarı sendika üyesi. Durum genel olarak böyle. Tam burada muktedirlerin “böl, parçala, yönet” stratejilerinin devreye girdiğini unutmamak gerekir. Sınıf bilincine sahip örgütlü bir toplum olmaması en çok ülkeyi yönetenlerin işine gelir. “Bunları bir araya getirmemek için bir çare...” denilen nokta ve işin can alıcı kısmı tam da burada. Bir araya gelindiğinde ve sımsıkı bir yumruk olarak kenetlendiğinde bir halkın önünde kimse duramaz. Hal böyle olunca birkaç yüz yıl öncesinin Mahmut Han gibi yöneticileri veya 21. yüzyılın zorbaları geceleri yatağında rahat uyuyamaz. Yıllarca korkuttuğu, baskıladığı, sömürdüğü halkı bir anda sarayının önünde görünce telaşa kapılır. Dünyanın bazı ülkelerinde örneklerini gördüğümüz gibi.
Attila İlhan bir yazısında "Sistem çünkü yurttaştan nefret eder; çünkü yurttaş hakkını arayan, hesap soran bilinçli bir sosyal birimdir; Sistem'in hoşlandığı ve çoğalmaya çabaladığı tip, ahmak ve gösteriş budalası tüketici tipidir; Özal ve sonrası, öğretimden çalışma hayatına kadar her alanda, bu amaca yöneldi; Türkiye bütünüyle politikadan soğutuldu, ama özellikle işçi sınıfı ve gençlik yozlaştırıldı." diye yazar.
Toplumun üzerinden bir silindir gibi geçen Amerikancı 12 Eylül 1980 darbesi ve darbecileri de böyle bir toplum yaratmayı amaçlamışlardı. Ne yazık ki büyük ölçüde başarıldı. Bugün emperyalizm ve işbirlikçileri halkı yozlaştırmaya, uyuşturmaya, parçalamaya devam etmekte. Yugoslavya’nın bölünme sürecindekine benzeyen bir süreci yaşıyoruz. Yetmez ama evetçi liberal yavşakların yıllarca bunu “Ulusalcı Paranoya! Sevr Paranoyası!” diye adlandırdıklarını, mercimek kadar beyinleriyle cumhuriyetçilerle dalga geçtiklerini asla unutmadık.
Bu yazımı yazmaya başladıktan sonra Cumhuriyet Halk Partisi genel merkezine polis zoruyla girildiğini ve ardından gelişen üzücü olayları gördüm. Özgür Özel’in parti binasından çıkıp meclise yürüyüşüne tanık olduk. 24 Mayıs 2026’dan sonra bence Türkiye’de siyaset eskisi gibi olmayacak. Tam da örgütlü bir halk konusuna değinmişken televizyondaki haberlerde ve sosyal medyada hangi görüşten olursa olsun sağduyu ve vicdan sahibi milletimizin bu duruma ne kadar tepki verdiğine şahit olduk.
Hababam Sınıfı’ndan bahsetmiştim hatırlarsanız. Eserin sahibi Rıfat Ilgaz’dan alıntı yapmadan olmaz. Sarı Yazma kitabında Tek Parti dönemini eleştirirken “Öyle bir dönemdi ki, cezaevine yemek getiren kişi, bir ay kalıyordu içeride, derdini anlatana kadar.” Burada özellikle 1944 yılını kastediyor. O meşhur “3 Mayıs 1944” davası ve sonrasındaki yaşananların olduğu yıl. Yani dönemin devlet erkanı sadece Türkçülere değil solculara da epey sıkıntı yaratmıştı. Rıfat Ilgaz, kitabın ilerleyen sayfalarında “Beraat etmek, ne olursa olsun bir başarıydı. Özgürlüğe kavuşma savaşı, nerede olursa olsun eylemlerin en insancasıydı. Özgürlüğü yitirmekte bile kurtuluş umudu gizliydi. Direnenlerin gücü bu gizli umuttan geliyordu işte.” der.
Başlarken Osmaniyeli Yaşar Kemal ile başladık. Bitirirken de onun hemşerisi, yaklaşık 20 yıla yakın bir dostluğumuz olan kıymetli abim Gürkan Haydar Kılıçarslan’ın o enfes yazılarından oluşan Güçsüzlüğün İktidarı kitabını adıma imzalarken yazdığı ve hep söylediği sözle bitireyim: “Umutsuzluğa yer yok!”




















































































































Gün gelir devran döner.
Kurtuluş yok tek başına! Ya hep beraber ya hiçbirimiz!
Umutsuzluk yok. Türk milleti kazanacak!