Son günlerde “seküler Türk milliyetçiliği” etrafında yapılan bazı eleştiriler, esasında milliyetçilik fikrini derinleştirmekten çok onu daraltan, geçmişin belli anlarına hapseden ve bugünün ihtiyaçlarına cevap üretmekten kaçınan bir zihinsel alışkanlığı göstermektedir. Bu eleştirilerin ortak noktası şudur: Milliyetçiliği yaşayan, düşünen, üreten ve geleceği kuran bir siyasal fikir olarak değil; yalnızca tarihsel referanslardan ibaret bir hatıra alanı olarak ele almaktadırlar.
Oysa milliyetçilik, sadece geçmişe sadakat değildir. Milliyetçilik, aynı zamanda geleceğe karşı sorumluluktur.
Türk Milleti denildiğinde yalnızca Malazgirt’te, İstanbul’un fethinde, Çanakkale’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da yaşayan nesilleri anlamak eksik bir kavrayıştır. Elbette o nesiller bizim hafızamızdır, şerefimizdir, tarihsel dayanağımızdır. Ancak Türk Milleti yalnızca geçmişte yaşamış olanlardan ibaret değildir. Türk Milleti, bugün yaşayanların yanında henüz doğmamış kuşakları da içine alan tarihsel ve siyasal bir devamlılıktır.
Bu nedenle gerçek milliyetçilik, sadece “atalarımız ne yaptı?” sorusuna cevap vermekle yetinemez. Aynı zamanda “bizden sonra gelecek Türk çocuklarına nasıl bir ülke, nasıl bir devlet, nasıl bir medeniyet bırakacağız?” sorusunu da sormak zorundadır.
Bugün yapılan bazı eleştirilerde ise bu gelecek ufku yoktur. Eleştiriler, çoğu zaman tarihin donmuş bir fotoğrafına dayanmakta; bugünün dünyasını, çağın gereklerini, değişen toplumsal yapıyı, bilimsel gelişmeleri, teknolojik dönüşümü ve devlet aygıtının yeni ihtiyaçlarını hesaba katmamaktadır. Böyle bir yaklaşım, milliyetçilik fikrini ileri götürmez; aksine onu nostaljik bir savunma refleksine indirger.
Bize 1919’u soranlara, asıl sorulması gereken soru şudur:
Sen 1923 ve sonrasında ne yapardın?
1919 elbette Türk tarihinin en kritik eşiklerinden biridir. İşgal, yıkım, çözülme ve teslimiyet ihtimalleri karşısında Türk milletinin bağımsızlık iradesi yeniden ayağa kalkmıştır. Ancak Türk milliyetçiliğini yalnızca 1919’un savunma psikolojisiyle anlamaya çalışmak eksiktir. Çünkü Türk inkılabı yalnızca işgale karşı verilmiş bir kurtuluş mücadelesi değildir; aynı zamanda yeni bir devlet, yeni bir toplum ve yeni bir gelecek kurma iradesidir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün büyüklüğü de tam olarak buradadır. Atatürk yalnızca mevcut şartlara direnen bir lider değildir; çağın gidişatını okuyan, milletin geleceğini gözeten ve Türk milletini modern dünyanın öznesi haline getirmek isteyen kurucu bir akıldır.
Cumhuriyet’in ilanı, saltanatın ve hilafetin kaldırılması, hukuk devrimi, eğitim birliği, harf devrimi, kadınlara siyasal ve toplumsal haklar tanınması, laiklik ilkesi, medeni kanunun kabulü ve bilimsel eğitimin esas alınması; bunların tamamı aynı tarihsel mantığın ürünüdür: Türk milletini geçmişin kalıplarına hapsetmemek, çağın gereklerine göre yeniden örgütlemek ve geleceğe hazırlamak.
Dolayısıyla Atatürk’ü gerçekten anlamak, onu yalnızca 1919’un askeri ve siyasi direnişiyle sınırlamak değildir. Atatürk’ü anlamak, 1923 sonrasında yaptığı devrimlerin arkasındaki tarihsel cesareti ve fikri berraklığı da anlamaktır.
Bugün “seküler Türk milliyetçiliği” dediğimiz şey de tam olarak bu tarihsel çizgiye yaslanmaktadır. Bu çizgi, dini, mezhebi veya metafizik referansları siyasetin merkezine koymaz. Milletin geleceğini akıl, bilim, hukuk, tarih şuuru ve bağımsızlık fikri üzerinden kurar. Sekülerlik burada din veya dinsizlik tartışması değildir; devletin, siyasetin ve toplumsal düzenin çağdaş, rasyonel ve ortak yurttaşlık zemini üzerinde inşa edilmesidir.
Bu nedenle seküler Türk milliyetçiliği ilkesiz bir pragmatizm değildir. Aksine, en temel ilkesi Türk milletinin varlığı, bağımsızlığı, egemenliği ve geleceğidir. Şartları okumak ile şartlara teslim olmak aynı şey değildir. Tarihi anlamak ile tarihe hapsolmak aynı şey değildir. Milli menfaati esas almak ile ahlaksız bir faydacılık savunmak aynı şey değildir.
Milliyetçilik, milletin menfaatini koruma iradesidir. Ancak bu menfaat yalnızca bugünün siyasal konjonktürüne indirgenemez. Gerçek milli menfaat, gelecek kuşakların varlık şartlarını da hesaba katar. Bugün alınan her karar, yalnızca bugün yaşayanları değil, yarının Türk çocuklarını da ilgilendirir. Bu yüzden milliyetçi düşünce, geçmişe saygı duyduğu kadar geleceği hayal edebilmelidir.
Tarihi referanslarla konuşan ama geleceği kuramayan bir milliyetçilik, millet fikrini eksik kavrar. Çünkü millet, mezarlıklardan, hatıralardan ve sembollerden ibaret değildir. Millet, yaşayan ve devam eden bir varlıktır. Onun dili, kültürü, devleti, ekonomisi, eğitimi, teknolojisi, hukuku ve dünya içindeki konumu sürekli yeniden düşünülmek zorundadır.
Atatürk’ün yaptığı da budur. O, “geçmişte ne varsa aynen koruyalım” dememiştir. Tam tersine, Türk milletinin tarihsel varlığını sürdürebilmesi için çağın gereklerine uygun köklü dönüşümler yapmıştır. İşte bu yüzden Atatürk ortaya koyduğu milliyetçilik, durağan değil kurucu; savunmacı değil ilerletici; nostaljik değil inkilapçı olmuştur.
Bugün bize 1919 üzerinden soru soranlara, 1923 ve sonrasını hatırlatmak zorundayız. Çünkü Türk milletinin kaderi yalnızca işgale direnmekle değişmedi; Cumhuriyet’i kurmakla, hukuku laikleştirmekle, eğitimi birleştirmekle, aklı ve bilimi rehber kabul etmekle değişti.
Eğer bir kişi 1919’da ne yapılacağını soruyorsa, ona şu soru da sorulmalıdır:
1923’te Cumhuriyet ilan edilirken nerede dururdun?
Hilafet kaldırılırken ne derdin?
Hukuk devrimi yapılırken hangi tarafta olurdun?
Kadınların kamusal hayata ve siyasete katılımı sağlanırken bunu çağın gereği olarak mı görürdün, yoksa geçmişin alışkanlıkları adına itiraz mı ederdin?
Harf devrimi, eğitim birliği ve laiklik karşısında nasıl bir tavır alırdın?
Atatürk’ün tarihsel mirası yalnızca bağımsızlık savaşı değildir. Atatürk’ün mirası, Türk milletini çağdaş uygarlık seviyesinin üzerine çıkarma iradesidir. Bu irade, değişimden korkmaz. Çağın gereklerini okur. Milletin geleceğini yalnızca geçmişin kalıplarıyla değil, geleceğin ihtiyaçlarıyla birlikte düşünür.
Bugün milliyetçilik adına yapılması gereken de budur.
Türk milliyetçiliği geçmişe hürmet eder; fakat geçmişte yaşamaz. Tarihten güç alır; fakat tarihi tekrar etmekle yetinmez. Atalarına sadıktır; fakat henüz doğmamış çocuklarına karşı da sorumludur. İşte bu yüzden milliyetçilik, yalnızca bir hatırlama biçimi değil, bir gelecek kurma iradesidir.
Seküler Türk milliyetçiliği de bu gelecek iradesinin bir tezahürüdür. Milleti mezhep, tarikat, cemaat veya ümmet kategorileri içinde eritmeden; Türk milletinin bağımsızlığını, egemenliğini, aklını, bilimini, hukukunu ve çağdaşlaşma hedefini merkeze alan bir siyasal kavrayıştır.
Bugün bize düşen, tarihi yalnızca referans göstermek değil, o tarihin kurucu cesaretini bugüne taşımaktır. Atatürk’ün yaptığı gibi çağın gereklerini görmek, Türk milletinin geleceğini düşünmek ve gerektiğinde eski kalıpları aşacak fikri cesareti göstermek zorundayız.
Türk Milleti, bugün bizimle yaşayan ve yarın doğacak olanların da adıdır. Fikirlerimiz ise bu büyük devamlılığa karşı duyulan sorumluluğun siyasal ifadesidir.
Sonuç olarak bizim ağabeylerin derdi bunları anlamıyor olmaları değil, anlamak istemiyor olmalarıdır. Bize düşen tekrar tekrar anlatmak olsa da onlara düşen tek şeyin artık sadece gerçeği kabullenip fikirlerimiz karşısında saygı ile eğilmektir.



















































































































