Günlerdir ömrünü bu toprakların harcını kararak geçirmiş milyonlarca vatandaşımızın gözü kulağı emekli maaşına gelecek zammın açıklamasındaydı. Nihayet beklenen an geldi, oranlar telaffuz edildi ve okkalı manşetler atıldı: "Büyük Müjde!", "Emekliye Şefkat Eli!", "Refah Payı Jesti!"
Açıklanan rakamın azlığı çokluğu elbet tartışılır. Rakamların ötesinde, ruhumuzu sıkan bir mevzu var ki çok daha bünyevi, çözümü çok daha çetin. Günümüzde hak teslimi olması gereken tüm düzenlemeler ihsan-ı şahane havasında sunuluyor. Yalnızca maaş değil, yerel yönetimlerin sosyal yardımlarından KYK burslarına… Neden insan, ödediği verginin ve verdiği emeğin karşılığını alırken minnet duymaya zorlanıyor?
Cevap biraz da mazi ile ati arasına sıkışmış bir cendere misali göğsümüzü daraltan zamanın ruhunda saklı. Bir yanda devletin bin yıllık vakarını şahsiyetinde taşıyanlar, diğer yanda bu vakarı sadakat borsasında bozdurup kırıntılarıyla ikbal devşirenler…
Bugünün siyaset sahnesi, erkinden siviline, kürsüsünden sokağına abes bir müstebit şefkat gösterisine dönüşmüş durumda. Her kim itibarını yükseltmek yahut konumunu tahkim etmek istese elindeki imkanları köhne bir kapıkulu nizamını ikame etmeye harcıyor.
Bakınız etrafınıza; hak olanı lütuf, vazife olanı ihsan gibi sunanların gölgesi meydanlara ne kadar uzun düşüyor. Bir yanda imtiyazlı azınlıklara pay edilen şatafatlı sofralar, diğer tarafta o sofradan bir parça ekmek alabilmek için için hürriyetini ipotek etmeye hazır yığınlar… Yangını söndüren değil yangından kaçanlara bir bardak su veren muktedirler asıl alkışı alıyor.
İşte müstebit şefkatin reçetesi tam olarak bu: Yokluk ile terbiye edip varlık ile kontrol altına almak. Milletin önce dizlerini kırmak, sonra lütfedip kameralar önünde koltuk değneği uzatmak. Keza yoksulluğun bir teşhir malzemesi haline geldiği yoksulun mahcubiyetinin naklen yayınlandığı bir riya çağındayız.
En hazini de bu yapıyı yıkacaklarını iddia edenlerin aynı zehri yaldızlı kağıtlara sarıp yeni bir devaymış gibi takdim etmeleridir. Mevcut nizamın ramazan kolisi, kurban payı ve kömür çuvalıyla tahkim ettiği iaşe düzenini eleştiren muhalefet çözümü daha fazla koli dağıtmakta arıyor. Aynı ulufe siyaseti; sosyal belediyecilik, kent eşitsizliği gibi çeşitli süslü kavramlarla modernleştiriliyor. Zahirde usuller farklı, ambalajlar daha çağdaş görünse de niyetin ilkel kaldığı gerçeği değişmiyor.
Elbette kimsenin muhtaç olmadığı, refahın tabana yayıldığı bir vatan tahayyülü içindeyiz. Ancak yoksulluğu yok etmek yerine, onu yönetilebilir bir siyasi sermayeye, bir oy deposuna dönüştürmekte ısrar edersek, varacağımız nokta eskisinden daha süslü bir esaretten başka bir şey olmayacaktır.
Müstebit şefkatin hükmü; devleti veren el, milleti alan el parantezine hapseden bir hiyerarşi yarattı. Bu hiyerarşi üzerinde düşünmek mecburiyetindeyiz. Muhalif ya da muktedir birilerinin iki dudağının arasından çıkan müjdeleri yarıştırmak yerine o müjdelere ihtiyaç duyulmayan sistem talep etmeliyiz.
Emekli maaşındaki üç eksik, beş fazla tartışmasını işin ehli iktisatçılara, çilesini çeken vatandaşa bırakalım. Biz, Türk istikbalinin mefkure sahibi, vatanperver evlatları olarak Türk milletini onuruyla yaşatacak bir adalet nizamını tesis etmenin derdine düşelim.



















































































































