Komisyon neden gayrimeşru? (yetki–temsil–şeffaflık)
Bu metinde “gayrimeşru” derken, bir mahkeme kararı varmış gibi “hukuken yok hükmünde” bir yapıdan söz etmiyorum. İtirazım, demokratik meşruiyete: Komisyonun kim tarafından, hangi yetki dayanağıyla, kimleri dışarıda bırakarak ve hangi şeffaflık rejimiyle çalıştığına.
1) Yetki: kim, hangi dayanakla kurdu?
TBMMʼnin resmî komisyon sayfası ve 5 Ağustos 2025 tarihli duyuruya göre Komisyon, TBMM Başkanıʼnın Meclisʼte temsil edilen siyasi partilere yaptığı yazılı davet sürecinin ardından 5 Ağustos 2025ʼte çalışmalara başladı.[1][2] Aynı metinde Komisyonun, “ihtiyaç duyulan kanuni düzenlemeleri tespit edip kanun teklifi taslaklarına yönelik çalışmalarda bulunmak” üzere kurulduğu ifade ediliyor.[2] Duyuru ayrıca, Komisyona ilişkin bilgilendirmelerin yalnızca TBMM Başkanlığınca yapılacağını söylüyor.[2]
Yazıyla davet edilerek oluşturulan ve çalışma usulünü TBMM iç düzeni içinde “komisyon kararı”yla belirleyen bir yapının, fiilen kanun teklifi taslağı üretme iddiasıyla siyasete yön vermesi meşruiyet tartışmasını büyütür.
“Rapor” ve “öneri” dili masum görünebilir. Fakat bu tür süreçlerde gündemi, sınırları ve konuşulabilir olanı çoğu zaman usul belirler.
Üstelik bu kaygı sadece kişisel bir yorum değil. CHPʼnin Komisyona sunduğu raporun “Önsöz” bölümünde, Komisyonun TBMM Başkanıʼnın çağrısıyla oluşturulma biçiminin onaylanmadığı ifade ediliyor.[6] Aynı bölümde, Komisyonun kanunla kurulmasının daha doğru olacağı da not ediliyor.[6]
2) Temsil: kim yok, nasıl “tam temsil” deniyor?
TBMMʼnin 12 Ağustos 2025 tarihli duyurusuna göre İYİ Parti, Komisyona katılmama kararını TBMM Başkanlığına bildirdi.[3] Duyuruda, İYİ Partiʼye ait 3 üyeliğin AK Parti, CHP ve DEM Partiʼye dağıtıldığı yazıyor. [3] Komisyonun bu şekilde 51 üyeyle toplandığı belirtiliyor.[3]
İYİ Partiʼsiz bir yapıya “millî mutabakat” ya da “toplumsal temsil” iddiası yüklemek, meşruiyeti büyütmez. Tam tersine kırılganlaştırır. Meclis çatısı elbette önemlidir. Ama Meclis çatısı tek başına yetmez. Toplumsal rıza sadece sandalye sayısıyla ölçülmez. Sürecin en başında kimlerin masada olduğu ve kimlerin neden dışarıda kaldığı da belirleyicidir.
3) Şeffaflık: ne kadar açık, ne kadar kapalı?
Meşruiyetin kalbi şeffaflıktır. TBMMʼnin 8 Ağustos 2025 tarihli duyurusuna göre Komisyonun 2. toplantısının “tam kapalılık” ile yapılması oylamayla kabul edildi.[4] TBMM Başkanı da kapalı oturum tutanaklarının gizliliğine ilişkin Anayasa ve İçtüzük hükümlerini hatırlattı.[4]
Bu kapalılığın “istisna” mı “kural” mı olduğu sorusu da önemlidir. Komisyonun “Çalışma Usul ve Esasları” metni, bu konuda Komisyona geniş takdir alanı tanıyor.[5] Metinde: toplantıların kapalı yapılabileceği, kapalı toplantı tutanaklarının “gizli” sayılacağı ve Komisyonun gerekli görmesi hâlinde tutanakların kamuoyuna açılmamasına karar verebileceği düzenleniyor.[5] Aynı metin, basın ve halkın bilgilendirilmesinin TBMM Başkanlığı aracılığıyla yapılacağını da hükme bağlıyor.[5]
Şeffaflık alanı bu kadar daraltıldığında, “millet adına konuşuyoruz” iddiası zayıflar. Süreç, siyasetin ihtiyaçlarına eklemlenmiş bir meşruiyet üretim mekanizması gibi algılanır. Nitekim TİPʼin Komisyona sunduğu raporda da, Komisyonun ve yürütülen sürecin iktidarın talimatları doğrultusunda işlev gördüğü ve “tek taraflı rıza üretiminin meşrulaştırma aracı”na dönüştürülmek istendiği değerlendirmesi yer alıyor.[7]
Kürt Meselesi: Kime göre, neye göre?
TBMMʼnin 5 Ağustos 2025 tarihli duyurusunda Komisyonun amacı, “Terörsüz Türkiye” hedefi kapsamında ihtiyaç duyulan kanuni düzenlemeleri tespit etmek ve kanun teklifi taslaklarına yönelik çalışmalarda bulunmak olarak tarif ediliyor.[2] Fakat Komisyona sunulan parti raporları, daha ilk soruda ayrışıyor: “Neyi çözüyoruz?”[6][7][8][9][10][11][12][13][14][15] Aynı kelimeleri kullanıyorlar. Aynı şeyi kastetmiyorlar.
A) “Güvenlik dosyası değil; varlık/eşitsizlik/hukuk”
DEM Parti raporu, Türkiyeʼde “Kürt meselesi” diye adlandırılan sorunun bir “güvenlik dosyası” olarak ele alınamayacağını savunuyor.[9] Rapora göre mesele özünde “varlık, eşitsizlik ve hukuk” sorunudur.[9] Yalnız çatışmasızlığa dayanan “negatif barış” yetmiyor. “Pozitif barış” gerekiyor.[9] Bu yaklaşımda sorun, terör başlığının içinde eritilecek bir alt dosya değil. Türkiyeʼnin demokrasi krizinin merkezinde duran, yapısal bir mesele olarak tanımlanıyor.[9]
B) “Kimlik, haklar, eşit yurttaşlık + demokratikleşme”
CHP raporu, Komisyon çalışmalarında “Kürt sorunu”nun sadece terör meselesi ve silah bırakma/eve dönüş başlığına indirgenmeye çalışıldığını yazıyor.[6] Metne göre bu yaklaşım güveni zedeliyor ve çözüm, demokratik reformlarla hukuk devletinin yeniden inşasını gerektiriyor.[6] TİP raporu, “Kürt Sorunu”nu beş eksende tarif ediyor.[7]
- Kimliğin inkârı
- Siyasal katılım ve temsil
- Ekonomik eşitsizlik
- 1984ʼten beri silahlı çatışma
- Bölgesel/uluslararası boyut
EMEP raporunda “Kürt sorununun demokratik çözümü” ile Türkiyeʼnin demokratikleşmesi arasındaki bağ vurgulanıyor.[14] Anadilin, inkâr/eşitsizlik ve hukuk düzenine ilişkin başlıkların çözümün parçası olduğu ifade ediliyor.[14]
C) “Üçlü çerçeve: güvenlik + demokratikleşme + kalkınma”
AK Parti raporu, “Kürt meselesi”ni son tahlilde bir demokratikleşme meselesi olarak gördüğünü yazıyor.[8] Çözüm yaklaşımını “güvenlik, demokratikleşme ve kalkınma” kavramlarını birlikte ele alan bir çerçeveyle anlatıyor.[8] Raporda ayrıca, “kimimizin Güneydoğu, kimimizin Kürt, kimimizin terör sorunu dediği” olgunun Türkiyeʼnin bir gerçeği olduğu ifade ediliyor.[8]
Yeniden Refah Partisi raporu ise “Türk-Kürt kardeşliği meselesi”nin PKK terörüyle uluslararasılaştırıldığını değerlendiriyor.[13] Metinde, sorunu kabul edenler arasında bile tanım ve çözüm yollarında ciddi görüş ayrılıkları bulunduğu belirtiliyor.[13] Bu nedenle güvenlik tedbirlerinin yanında siyasi, ekonomik ve sosyal tedbirleri de içeren kapsamlı bir program gerektiği savunuluyor.[13]
D) “Sorun terör ve tedhiş; ‘apartheid/mazlum halklarʼ anlatısı reddi”
MHP raporu, Türkiyeʼde yaşanan sorunun “ırkçı ayrımcı apartheid bir devlet” ile “mazlum, mağdur ve sivil halklar” arasındaki bir çatışma olarak anlatılamayacağını savunuyor.[10] Rapora göre sorun, bir “terör ve tedhiş” sorunudur.[10] DSP raporunda da bölgede terörün “vekil savaşçıları” üzerinden işletildiği ve Türkiyeʼnin istikrarsızlaştırılmasının hedeflendiği yönünde bir değerlendirme yapılıyor.[15] Bu nedenle sürecin dış müdahale boyutunun esas alınması gerektiği belirtiliyor.[15]
E) “Şiddet sorunu ayrı; Kürt meselesi ayrı (hak–adalet + kardeşlik hukuku)”
HÜDAPAR raporu, iki olguyu özellikle ayırıyor: birincisi silahlı yapılar ve çatışma ortamı (şiddet sorunu), ikincisi ise hak-hukuk-adalet temelinde ele alınması gereken “Kürt meselesi”.[11] Aynı raporda, şiddetin bu meselenin konuşulmasını engellediği ve meselenin güvenlik eksenli dar bir çerçeveden çıkarılması gerektiği değerlendirmesi yer alıyor.[11] CHPʼnin raporundaki “teröre indirgeme” eleştirisi de, farklı bir siyasi çizgiden olsa da, aynı ayrışmayı işaret ediyor: sorun yalnızca silah bırakma başlığına sıkıştırıldığında sağlıklı müzakere zemini oluşmuyor.[6]
F) “Süreç/teknik odak: silahsızlanma, hukuki altyapı, DDR + demokratikleşme süreçten bağımsız” Yeni Yol Grubu raporu, mevcut dönemi PKKʼnın fiilî ve silahlı varlığına son verme süreci olarak ele alıyor.[12] Metne göre bu süreçte mevzuat boşlukları var ve sürece özgü bir çerçeve düzenlemeye ihtiyaç duyuluyor. [12] Aynı raporda, silahlı çatışmalardan çıkış literatüründe kullanılan DDR yaklaşımına (silahsızlanma, terhis, yeniden entegrasyon) atıf yapılıyor.[12] Meşruiyet, kapsayıcılık ve uzun vadeli entegrasyon gibi şartların belirleyici olduğu vurgulanıyor.[12] AK Parti raporunda da benzer şekilde, “terör sonrası döneme” güçlü ve sürdürülebilir geçiş için siyasal-hukuksal-yönetsel-ekonomik bir çerçeve kurma hedefi tarif ediliyor.[8]
Bu tablo şunu gösteriyor: Aynı Komisyonun önünde, aynı “rapor” formatında, birbiriyle uyumlu olmayan teşhisler var. Teşhis bir değilse, tedavi metni de “kalite” üretemez. En iyi ihtimal, en düşük ortak paydada kurulmuş muğlak cümlelerdir. Daha kötüsü, bir tarafın teşhisini “resmî çerçeve” diye dayatıp diğerlerini dekor yapmaktır. O zaman ortaya çıkan metin, gerçeği açıklayan bir yol gösterici olmaktan çıkar. Bir siyasi pozisyon belgesine dönüşür.
Bu yazının durduğu yer daha net. Ayrı bir “Kürt sorunu” yok. Dayatılan bir çerçeve var. Türkiyeʼnin gerçek problemi PKK terörü ve hukuk/devlet düzenindeki bozulmadır. Bu bozulma bütün yurttaşları vurur. Kürt yurttaşlarımızın varlığı, dili, kültürü ve eşit hakları tartışma konusu değil. Tartışma konusu, buna “ayrı bir siyasi sorun” etiketiyle pazarlık zemini kurulmasıdır. Bu etiket kabul edildiği anda çözüm diye önünüze konan metinlerin çoğu, hak ve özgürlükleri büyütmekten çok yeni bir siyasal meşruiyet mühendisliğine malzeme olur.
Teşhisler bu kadar ayrışmışken, yöntemi konuşmak “ayrıntı” değildir. Güven üreten tek şey, usulün kendisidir. Yöntem merceğinde: dinleme var, adalet yok TBMMʼnin 5 Ağustos 2025 tarihli duyurusu, Komisyonun amacını “Terörsüz Türkiye” hedefi kapsamında ihtiyaç duyulan kanuni düzenlemeleri tespit etmek ve kanun teklifi taslaklarına yönelik çalışmalarda bulunmak olarak tarif ediyor.[2] Böyle bir süreçte yöntem, sonuç kadar önemlidir. Çünkü infaz, af, “eve dönüş” ve topluma yeniden entegrasyon gibi başlıkların konuşulduğu her süreç, önce adalet duygusunu ve mağdurların vicdanını ikna etmek zorundadır. Bu ikna sloganla gelmez. Şeffaflık, güvence ve hesap verebilirlik gerekir.
1) Kapalı oturumla başlayan süreç
Komisyonun 8 Ağustos 2025 tarihli 2ʼnci toplantı tutanağında gündem açıkça yazıyor. İçişleri Bakanı, Millî Savunma Bakanı ve MİT Başkanı sunumları ile soru-cevap işlemi “Kapalı Oturum” olarak planlanmış.[16] Kapalı oturum, bazı güvenlik ayrıntıları için zaman zaman gerekli görülebilir. İtirazım, “istisna”nın daha en baştan çalışma rejimine dönüşmesidir. Millet adına konuştuğunu söyleyen bir yapının, en kritik bilgilendirmeyi ve tartışmayı kamudan saklayarak güven üretmesi mümkün değildir. Bu yöntem kamuoyundan “inanın” talep eder. Oysa bu ölçekte bir konu “inan”la değil, “göster”le yürür.
2) Dinleme var; güvence ve müzakere yok
CHP raporu, Komisyonun kanunla kurulmasının daha doğru olacağını yazıyor.[6] Metne göre bu yolla, çalışma usul ve esaslarıyla birlikte Komisyona davet edilecek kişilerin ifade özgürlüğüne ilişkin güvenceler de sağlanabilir.[6] Aksi hâlde daha özgür ve şeffaf bir çalışma zemininden söz edilemeyeceği belirtiliyor.[6] Aynı rapor, Komisyon sürecinde serbest bir müzakere ve paylaşım ortamının oluşmadığına dair değerlendirmeler de içeriyor.[6]
TİP raporu ise yönteme şu başlıklarda itiraz ediyor:[7]
- Komisyon üyelerine kapsamlı bilgilendirme yapılmaması
- Bilginin iktidara yakın medya üzerinden sızdırılarak dolaşıma sokulması
- Kürtçe konuşmaya izin verilmemesi
- Adalet boyutunu güçlendirecek bir “hakikat komisyonu” mekanizmasının kurulmaması
- Dinlemelerin yüzeysel kalması ve kamusal rıza üretmeye dönük somut adım atılmaması
Yeni Yol Grubu da ifade özgürlüğünden toplantı ve gösteri hakkına kadar uzanan uygulamaların sürece olan güveni zedelediğini değerlendiriyor.[12] Demokratikleşmenin süreçten bağımsız bir ihtiyaç olduğunu da vurguluyor.[12]
Bu eleştirilerin ortak noktası şu: “Dinledik” demek, güvence üretmiyor. Güvence yoksa insanlar sözü ölçüp biçiyor. Söz ölçülünce hakikat sakatlanıyor. Hakikat sakatlanınca metin, yol gösteren bir belge olmaktan çıkıp kurgulanmış bir anlatıya dönüşüyor.
3) Şehit aileleri ve gaziler: dinlenmek başka, belirleyici olmak başka
Komisyon tutanakları, şehit aileleri ve gaziler başlığında bazı temsilcilerin dinlendiğini de gösteriyor. Örneğin 18 Eylül 2025 tarihli toplantı tutanağında Anadolu Güvenlik Korucuları ve Şehit Aileleri Konfederasyonuʼnun dinlenmesine dair gündem maddesi yer alıyor. Konfederasyon Başkanı Orhan Kandemirʼin Komisyona hitap ettiği görülüyor.[17]
Ama burada kritik ayrım şu: Dinlenmek başka, belirleyici olmak başka. Mağdur yakınları ve gaziler “katılımcı listesi” maddesi değildir. Bu ülkenin adalet sınırını tarif eden vicdani eşiktir. Şeffaf olmayan, kapalı oturumlarla şekillenen ve kamuoyuna sınırlı bilgi açıklanan bir süreçte, onların “kırmızı çizgileri”nin rapora nasıl yansıdığını millet göremez. Bu yüzden kimse, mağdurları vitrine koyup “ahlaki yetki” devşiremez. İnfaz, af, eve dönüş gibi başlıklara girecekseniz “dinledik” demek yetmez. Bağlayıcı ilke ve sınırlar üretmek zorundasınız.
4) İmralı tartışması: yöntemin adalet duygusunu nasıl yaraladığını gösteren örnek
Yöntemin en görünür kırılma anlarından biri, İmralı tartışmasıdır. 21 Kasım 2025 tarihli Komisyon toplantısı tutanağında, İmralıʼya gidilmesi ve Abdullah Öcalanʼın dinlenmesi başlığının uzun bir tartışmaya dönüştüğü açıkça görülüyor.[18] Bu tartışmanın kendisi bile, konunun “teknik bir rapor”dan çıkıp bir meşruiyet mühendisliği alanına sürüklendiğini gösteriyor: Bir kesim “muhatap” arıyor, bir kesim “meşruiyet” itirazı yapıyor, millet ise olup biteni ancak parça parça öğreniyor.
Yeniden Refah Partisi raporu da bu kırılmayı kendi açısından kayda geçiriyor.[13] Metin, İmralıʼya giden heyetin ziyaretinin Abdullah Öcalanʼı “siyasi bir figür” hâline getirdiğini ve bunun sürecin neticeye ulaşması açısından “önemli bir hata” olduğunu değerlendiriyor.[13] Ayrıca görüşmeye ilişkin özet raporla yetinilmesini eleştiriyor.[13] Asıl mesele şu: Şehitler ve gaziler gibi ağır bedellerin yaşandığı bir ülkede, adalet duygusunu yaralayan her adım sürecin geri kalanını da zehirler. Dolayısıyla yöntem, sadece “nasıl çalıştık?” meselesi değil, “kimin vicdanını yok saydık?” meselesidir.
5) Kamuoyu: “onay” değil, “şerh”
Kamuoyu bu konuda yekpare bir “onay” üretmiyor. Cumhuriyetʼin AREA Araştırmaʼnın Kasım 2025 “Türkiye Siyasi Gündem Araştırması”na dayandırdığı haberde, “Terörsüz Türkiye” sürecine destek oranı yüzde 60,2 olarak aktarılıyor.[19] Aynı haberde, TBMMʼde kurulan komisyonun Abdullah Öcalanʼı ziyaret etmesine karşı çıkanların oranı yüzde 65,7; “gidilmeli” diyenlerin oranı ise yüzde 27,5 olarak veriliyor.[19]
Bu tablo, çatışmasızlık fikrine yaklaşanların bile “İmralı” adımı gibi sembolik ve ağır sonuç doğuran bir başlıkta net bir şerh koyabildiğini gösteriyor. Böyle bir tabloda Komisyonun yöntemi, “millet bizi yetkilendirdi” iddiasını büyütemez. Tam tersine, daha yüksek şeffaflık ve daha sıkı adalet güvencesi zorunluluğu doğurur.
6) Konuşmanın bedeli: Orkun Özeller örneği
Bu başlığın bir de “korku ve otosansür” boyutu var. Cumhuriyetʼin ANKA imzalı haberine göre emekli Kurmay Albay Orkun Özeller, Devlet Bahçeliʼye yönelik eleştirileri üzerine gözaltına alındıktan sonra tutuklandı. Ardından Silivriʼdeki cezaevine nakledildi. Haberde, avukatının süreçte iddianame ve duruşma belirsizliğine dikkat çektiği aktarılıyor.[20] Cumhuriyetʼte yer alan bir başka haberde ise Özeller hakkında “halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” ve “kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret” suçlamalarıyla iddianame hazırlandığı belirtiliyor.[21] Üst sınırdan ceza verilmesi hâlinde 6 yıl 6 aya kadar hapis cezası ihtimalinden söz edildiği de aktarılıyor.[21]
Bu örneği burada bir “kişisel hikâye” olsun diye değil, yöntem tartışması için söylüyorum. Eğer bir ülkede sürece dair sert eleştiri yapan bir emekli subay tutuklanabiliyorsa, sıradan yurttaşın, mağdur yakınının, gazinin ya da akademisyenin “rahat konuşması”nı bekleyemezsiniz. İnsanların ağzına görünmez bir fren indiğinde, gerçeği değil “riskten arındırılmış cümleleri” toplarsınız. Sonra da o cümlelerden bir çerçeve çıkarmaya kalkarsınız.
Özetle: Şeffaflık, ifade özgürlüğü ve mağduriyet-vicdan sınırı testlerinden geçmeyen bir yöntem güven üretemez. Güven üretmeyen bir rapor da yol gösterici olamaz. Bu nedenle ortaya çıkan metin, kaliteli bir yol haritası olmaktan çok sürece meşruiyet kazandıran bir çerçeve kuruyor. Rapor ne öneriyor, neyi gizliyor? Komisyonun raporu, bir “iyi niyet metni” gibi okunursa, tartışmanın asıl yükünü taşıyan yer ıskalanır. Bu metin, doğrudan ya da dolaylı olarak kanun yapımını etkileyecek. İnfaz, “eve dönüş”, topluma yeniden entegrasyon ve denetim gibi başlıklarda devletin hareket alanını tarif edecek bir çerçeve kuruyor.[22] Bu nedenle raporu, “ne söylüyor?” kadar “neyi soruya bırakıyor?” diye de okumak gerekir.
1) Raporun iskeleti: 7 bölüm, 1 siyasi amaç
18 Şubat 2026 tarihli Komisyon toplantısı tutanağında, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş raporun 7 bölümden oluştuğunu söylüyor.[22] Başlıklar şunlar:[22]
Komisyon çalışmaları
- Temel hedefler
- Türk-Kürt kardeşliğinin tarihî kökleri
- Komisyonda dinlenen kişilerin mutabakat alanları
- PKKʼnın kendisini feshetmesi ve silah bırakması
- Sürece ilişkin yasal düzenleme önerileri
- Demokratikleşme önerileri
Aynı tutanakta rapora ekler eklendiği de belirtiliyor.[22] Eklerde Komisyon üyeleri, çalışma usul ve esasları, siyasi parti raporlarının web bağlantıları/QR kodları ve toplantı özetleriyle dinlenen kişi/kurum listelerinin paylaşılacağı ifade ediliyor.[22]
Yani metin sadece “ne yapalım?” demiyor. Aynı zamanda “bu sürecin meşru çerçevesi budur” diyen bir anlatı kuruyor.[22] Ben burada metnin siyasal amacını şöyle okuyorum: Tartışmayı teknik ayrıntılara sıkıştırırken “meşruiyet” başlığını da kendi içinde otomatik bir sonuca çevirmek. Bu nedenle rapor bir yandan hukuki düzenleme alanına giriyor. Öte yandan o alanın siyasal ve ahlaki tartışmasını yönetmeye çalışıyor.
2) “Kritik eşik” ve doğrulama: kimin tespiti, hangi denetim?
Raporun “kritik eşik” başlığı, süreci bir doğrulama noktasına bağlıyor: PKKʼnın tüm unsurlarıyla silah bıraktığının ve kendisini tasfiye ettiğinin “devletin güvenlik birimlerince tespit ve teyit edilmesi” gerektiği söyleniyor.[22] Metin ayrıca, bu tespit ve teyit mekanizmasının “objektif, ölçülebilir, şeffaf ve denetlenebilir ölçütlere göre” işlemesi gerektiğini vurguluyor.[22]
Kâğıt üzerinde “şeffaf ve denetlenebilir” cümlesi doğru. Ancak kritik sorular hâlâ soruya bırakılıyor: “Tüm unsurlar”ın sınırı nedir? “Tespit” kimin raporuyla yapılacak, “denetim” kim tarafından, hangi yetkiyle, hangi veriyle yürütülecek? Ölçütler “ölçülebilir” olacaksa, millet o ölçütleri ne zaman ve hangi açıklıkla görecek? Bu soruların cevabı net değilse, “doğrulama” başlığı bir güvence olmaktan çok, yürütmenin “biz teyit ettik” cümlesine bağlanan bir kapanış cümlesine dönüşür.
3) “Müstakil ve geçici kanun”: af değil deniyor; peki ne?
Tutanakta aktarılan öneriler, silah bırakmayla birlikte süreci ve sonrasını yönetmek üzere “amaca özgülenmiş, müstakil ve geçici mahiyette” bir yasal düzenlemeye ihtiyaç olduğunu söylüyor.[22] Bu kanunun, “silahı ve şiddeti reddeden bireylerin topluma yeniden kazandırılması”nı, şiddete kalıcı olarak son verilmesini ve meselenin hukuki/siyasi zemine çekilmesini hedeflemesi gerektiği ifade ediliyor.[22] Ayrıca metin, bu kanunun kapsamının yorumla genişlemeye müsait olmayacak kadar net ve anlaşılır olması gerektiğini de vurguluyor.[22]
Öte yandan aynı çerçevede, müstakil ve geçici kanunla birlikte ceza ve infaz hukukundaki hükümlerden yararlanılabileceği de belirtiliyor.[22] İlgili kişiler hakkında “mutlaka adli bir işlem yapılması gerektiği” değerlendiriliyor. Metinde ayrıca “cezasızlık ve af algısı” oluşturulmaması gerektiği söyleniyor.[22] “Af değil” cümlesi tek başına bir güvence değildir. Çünkü “entegrasyon” ve “infaz” alanına giren her düzenleme, kamu vicdanında ya “cezasızlık” diye okunur ya da “adalet terazisi” diye tartılır. Burada mesele niyet beyanı değil. Sınır çizimidir. Hangi suçlar hangi rejimde ele alınacak? Hangi kategori hangi koşulla, hangi denetimle “topluma dönüş” sayılacak? Devlet bireysel sorumluluğu nasıl ayıracak? Metin bu soruları bir çerçeve olarak kuruyor. Ama bu çerçevenin içini doldurmadığı ölçüde en kritik alanı tartışmaya değil belirsizliğe bırakıyor.
4) İzleme/raporlama ve “yasal güvence”: devlete mi, sürece mi kalkan?
Raporun önerileri içinde iki başlık özellikle belirleyici: izleme/raporlama ve “yasal güvence”.[22] Tutanakta şu öneriler yer alıyor:[22]
- Kanunla “yürütme içerisinde” bir izleme ve raporlama mekanizması kurulması
- Kurumlar arasında eşgüdüm sağlanması
- Yürütme tarafından hazırlanacak raporların TBMMʼye sunulması
- Kamuoyunun “her aşamada bilgilendirilmesi”
Bir diğer öneri ise, süreçte görev alanların ve Komisyon toplantılarına katılıp görüş bildirenlerin faaliyetlerinin “yasal güvenceye kavuşturulması”dır.[22] İzleme ve raporlama mekanizması “yürütme içinde” kurulduğunda, denetimin kaderi de yürütmenin niyetine ve siyasi iklimin sınırlarına bağlanır. Raporlar TBMMʼye sunulsa bile, içerik standardı, kamuya açıklık düzeyi ve itiraz/denetim usulü netleşmedikçe bu mekanizma bir güvence değil, bir “resmî anlatı üretim hattı”na dönüşebilir.[22] “Yasal güvence” de iki ucu keskin bir başlık. Bir yandan insanların konuşabilmesi için güvence gerekir. Öte yandan bu güvence, sürecin yanlışlarını fiilî bir dokunulmazlık kalkanına çevirmemelidir.[22] Üstelik Komisyon daha en başında kapalı oturumla başlamışken ve tutanak rejimi daraltılmışken, “kamuoyunu her aşamada bilgilendirme” vaadi ister istemez zayıflıyor.[5][16]
5) Demokratikleşme başlığı: doğru cümleler, muğlak takvim
Raporun demokratikleşme önerileri kısmında, AYM kararlarının bağlayıcılığına ve AİHM kararlarına uyumun önemine vurgu yapılıyor.[22] Eksiksiz uyumu temin edecek mekanizmaların güçlendirilmesi ve yeni mekanizmalar kurulması öneriliyor.[22] Yargılama ve infaz başlığında, infaz mevzuatının AİHM/AYM içtihatlarıyla uyumlu şekilde gözden geçirilmesi, tutuklamanın istisna olması ilkesine uygun düzenlemeler ve hasta/yaşlı hükümlüler için infaz ertelemesi gibi başlıklar sayılıyor.[22]
Hak ve özgürlükler bölümünde toplantı ve gösteri yürüyüşleri mevzuatının hakları genişletecek şekilde düzenlenmesi ve Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumuʼnun yeniden yapılandırılması öneriliyor.[22] Metin ayrıca, şiddet içermeyen fiillerin terör suçu sayılmaması, TCK/TMKʼnin belirlilik ilkesi çerçevesinde ifade özgürlüğünü güçlendirecek şekilde düzenlenmesi ve basın-yayın mevzuatının da bu bakışla gözden geçirilmesi gibi başlıkları sayıyor.[22]
Siyasi sistem tarafında ise yeni bir Siyasi Partiler Kanunu ve yeni seçim kanunlarının siyasi partilerin uzlaşısıyla hazırlanması, ayrıca bir “Siyasi Etik Kanunu” önerisi bulunuyor.[22] Yerel yönetimler başlığında da, idari vesayet yetkisinin demokratik toplum gereklerine uygun kullanılmasına dair düzenleme önerisi ve başkanın görevden el çektirilmesi hâlinde belediye meclisinin seçim yapması yönünde bir yaklaşım aktarılıyor.[22] Bu cümlelerin önemli bir kısmı tek tek bakınca “doğru” görünebilir. Ama metin “önerilmektedir” diliyle konuşuyor. Takvim vermiyor, öncelik sırası kurmuyor, bağlayıcılık üretmiyor. Daha da önemlisi, “ifade özgürlüğünü güçlendirelim” cümlesi, aynı dönemde sert eleştirinin bedelinin ağırlaştığı bir ülkede temenni olmaktan öteye geçemiyor.[20][21][22] Demokratikleşme bu sürecin “parçası” değil de gerçekten “ön şartı” olacaksa, bunun raporda değil pratikte görünmesi gerekir.
6) Sonuç: metin risk yönetimi metni
Tablo şu: Rapor bir yandan “af değil/cezasızlık değil” diyerek kamu vicdanını tutmaya çalışıyor.[22] Öte yandan “müstakil kanun”, “izleme-raporlama” ve “yasal güvence” gibi araçlarla süreç yönetimini kurumsallaştırmak istiyor.[22] Sorun şu: Teşhis ortak değilken, yöntem şeffaf değilken ve mağduriyet eşiği bağlayıcı bir ilkeye dönüştürülmemişken böyle bir metin, yol göstermekten çok siyasi risk yönetimine dönüşür. Buradan sonra asıl soru şu: Muhalefet böyle bir metin karşısında nasıl itiraz eder? Nasıl “meşruiyet vitrini”ne dönüşmeden siyaset yapar? Muhalefet için yol haritası: nasıl itiraz edilir, nasıl tuzağa düşülmez? Bu bölüm bir “herkese akıl verme” denemesi değil. Muhalefetin, bu tarz süreçlerde tekrar tekrar aynı tuzağa düşmemesi için yazılmış bir uyarı metnidir. Ve en başta şu soruyla başlıyor: Bu Komisyon gerçekten gerekli mi?
Çünkü bu masaya oturduğunuz anda, sadece “konu”yu değil, “usul”ü de kabullenmiş olursunuz. Kuruluş biçimi tartışmalı, temsili eksik ve şeffaflık rejimi dar bir yapıda “muhalefet de vardı” cümlesi, iktidar için bir meşruiyet kazancına dönüşür.[1][3][5]
1) İlk soru: Bu Komisyon gerçekten gerekli mi?
Meclisʼte çözüm aramak, illa bir Komisyon kurmak demek değildir. Hele ki teşhis ortak değilse ve yöntem daha en baştan kapalı oturuma yaslanıyorsa, Komisyon kolayca bir “meşruiyet vitrini” hâline gelir.[5][16] Muhalefetin ilk görevi, “ne konuşuyoruz?” kadar “neden bu formatla konuşuyoruz?” sorusunu da dayatmaktır.
2) CHPʼye açık not: Atatürkʼün mirası “meşruiyet vitrini” olamaz
CHP, Komisyona rapor sunmuş bir aktör.[6] Üstelik kendi raporunun önsözünde, Komisyonun TBMM Başkanıʼnın çağrısıyla oluşturulma biçiminin onaylanmadığını da açıkça yazıyor.[6] O hâlde şu soruyu sormak gerekiyor: Usulüne güvenmediğin bir masada kalmak, itirazı büyütür mü, küçültür mü? Atatürkʼün kurduğu Cumhuriyetʼin siyasal omurgası, “iyi niyet”le değil, usulle ve meşru sınırlarla korunur. Bu masada durdukça masanın meşruiyeti genişler. İtirazın keskinliği ise törpülenir.
3) Kırmızı çizgi: İmralı “özet”i ve muhataplık tuzağı
Komisyonun 4 Aralık 2025 tarihli tutanağı, İmralıʼdaki görüşmeye ilişkin “tutanak” tartışmasının açıldığını gösteriyor. Tutanakta, görüşmenin tamamı yerine bir “özet”in Komisyonʼda okutulacağı/aktarılacağına dair ifadelerin, belgenin niteliği ve kaynağı üzerinden tartışma yarattığı görülüyor.[26] Yine aynı tutanakta, TBMM Başkanı görüşmede TBMM stenografının bulunmadığını ve ziyaretin MİT tarafından organize edildiğini ifade ediyor.[26] Net söyleyeyim: Bu çizgi, Meclisʼi denetleyici konumdan çıkarır. İmralıʼyı “süreç nesnesi”ne, Öcalanʼı da dolaylı biçimde “muhatap”a çevirir. Bu da PKKʼyı muhataplaştıran bir çerçeveye kapı aralar. Ben buna hukuken değil, siyasal meşruiyet ve Cumhuriyetʼe sadakat bakımından vatana ihanet derim. Bu bir mahkeme hükmü değil. Ama muhalefet için bir milattır. Bu eşiğin parçası olunmamalıdır.
4) Çekilirken dili doğru kur: “barış karşıtı” tuzağına düşme
Çekilmek “çatışma istiyoruz” demek değildir. Çekilmek, “usulü bozuk bir meşruiyet oyununa figüran olmayacağız” demektir.[1][3][5] Bu çizgiyi anlatırken savunmaya çekilmek yerine kendi çerçeveni kurmalısınız: meşruiyet, şeffaflık, adalet. Üstelik kamuoyu bile bazı sembolik başlıklarda açık bir şerh koyabiliyor.[19] Muhalefetin işi, bu şerhi “sessiz çoğunluk” masalına yedirmek değil, siyasal bir ilkeye çevirmektir.
5) Minimum şartlar: tutanak–liste–taslak–takvim
Muhalefet Komisyon dışında kalsa bile, şu minimum şeffaflık paketini her gün tekrar etmeli:
- Hangi toplantıda hangi öneri tartışıldı?
- Kimler dinlendi, hangi gerekçeyle seçildi?
- Tutanak rejimi ne: açık mı, kapalı mı, ne zaman yayımlanacak?
- Taslak metinler ne zaman kamuya gelecek?
Komisyonun usul metni, kapalı toplantı ve tutanakların yayımlanmaması gibi geniş takdir alanları tanıyor.[5] Süreç daha en başta kapalı oturumla açılmışken “sonradan açıklarız” vaadi güven üretmez.[16]
6) Metin savaşı ve Meclis hamleleri: “af değil” cümlesiyle yetinme
Rapor “cezasızlık ve af algısı” olmamalıdır diyor.[22] Güzel. Ama muhalefetin işi “algı” cümlesiyle yetinmek değil. Madde madde sormak: Kapsam nedir? İstisna nedir? Denetim kimde? “Yasal güvence” kimin için, hangi sınırla?[22] Bu soruların cevabı netleşmiyorsa, metin hukuk üretmez. Siyasi risk yönetimi üretir. Muhalefet de bu noktada Komisyonun içinde “şerh” yazarak değil, Meclisʼte açık denetimle ve açık itirazla yürümelidir. Komisyon dışında da yapılacak iş var: yazılı soru ve araştırma önergeleri, Genel Kurulʼda açık oturum talebi, alternatif metinler ve her adımı kamuya açık şerhleme disiplini.
7) Sonuç: Boykot/çekilmek, meşru ve temiz tutumdur
Bu tabloda “şart koşarak katılım” dahi çoğu zaman işe yaramaz. Çünkü masada oturduğunuz an, en büyük cümleyi karşı tarafa verirsiniz: “Herkes vardı.” Muhalefetin en temiz çizgisi, bu Komisyona meşruiyet taşımamak, gerekiyorsa çekilmek ve denetimi kendi gündemiyle zorlamaktır.
Vatana İhanet: İstiklâl Mahkemeleri
Bu başlıktaki sertlik bir linç çağrısı değil. Bir uyarı. “Vatana ihanet” hukuki bir ithamdır. Tarihsel ve siyasal ağırlığı olan bir kavramdır. Bu kavramı gelişi güzel kullandığınızda hukuku da hafızayı da ucuzlatırsınız.
Derdim, bu hafızayı diri tutmak. Bugünün Türkiyeʼsinde mesele, hukuku, usulü ve meşruiyeti ciddiye almaktır.
1) “Vatana ihanet” bir suçlamadır; slogan değil
Bir devlette “ihanet” dendiğinde iki şey aynı anda hatırlanmalıdır. Birincisi, ülkenin varlığını hedef alan fiillerin ciddiyeti. İkincisi, bu ciddiyetin ancak hukukla karşılanabileceği gerçeği. Bu metinde “ihanet” kelimesini bir mahkeme hükmü gibi değil, siyasal meşruiyet ve Cumhuriyetʼe sadakat tartışmasının sert bir ifadesi olarak kullanıyorum. Hukuki hüküm ise ancak bağımsız yargının ve adil yargılanma güvencesinin konusudur.
2) Birinci Meclisʼin refleksi: Hıyanet-i Vataniye Kanunu
Millî Mücadele şartlarında Birinci Meclisʼin refleksi sertti. Çünkü şartlar olağanüstüydü. 29 Nisan 1336 tarihli Hıyanet-i Vataniye Kanunuʼnda, Büyük Millet Meclisiʼnin meşruiyetine isyanı içeren sözlü/yazılı/fiilî muhalefet ve ifsat faaliyetlerinin “haini vatan” sayılacağı hükmü yer alır.[23] Aynı metinde, bilfiil hıyanet-i vataniyede
bulunanlara ağır cezalar öngörülür.[23]
Bu örnekleri bugüne “model” diye taşımıyorum. Tam tersine şunu hatırlatmak için söylüyorum: Cumhuriyet, varlık-yokluk anlarında bile meseleyi bir hukuk metni üzerinden tarif etmiş.[23] Suçun tanımı, yargı mercii ve infaz usulüyle çerçeve kurmuş.[23]
3) İstiklâl Mahkemeleri: olağanüstü dönemin olağanüstü aracı
İstiklâl Mahkemeleri, Millî Mücadele döneminde olağanüstü şartların ürettiği olağanüstü yargı araçlarıdır.[25] 26 Eylül 1336 tarihli ve Kanun No: 28 olan “İstiklâl Mahkemeleri Kanununun Birinci Maddesine Müzeyyel Kanun”da, TBMMʼnin amaçlarına aykırı şekilde düşman maksat ve menfaatini terviç eden, memleketin maddi-manevi kuvvetlerini zayıflatan veya düşman hesabına casusluk yapanların, İstiklâl Mahkemeleri kurulu bölgelerde bu mahkemelerce yargılanacağı düzenleniyor.[24] Aynı düzenleme, Hıyanet-i Vataniye Kanunu kapsamındaki sanıklar için de İstiklâl Mahkemeleriʼni yetkili kılıyor.[24] Bir kez daha altını çiziyorum: Buradan bugüne “olağanüstü mahkeme” çağrısı çıkarmıyorum. Bu kurumlar, olağanüstü savaş şartlarında, dönemin siyasal ve hukuki gerçekliği içinde ortaya çıkmış yapılardır.[25]
Bugünün Cumhuriyetʼi, kendi gücünü olağan hukuk düzenini işletmekten almalıdır. Uyarının özü şu: Hukuku, devleti, milleti ve kurumları uzun süre örselerseniz, bir gün “hukuku yeniden tesis” çabası sert ve tavizsiz bir restorasyona dönüşebilir. Bu bir temenni değil. Bir risk tarifidir.
4) Bugünün dersi: Cumhuriyetʼi hukukla savunmak
Bugünün dersi sertlik romantizmi değil. Hukuk ciddiyetidir. Devleti, milleti, orduyu ve hukuku uzun süre hiçe sayıp örselerseniz bir gün hukuk yeniden tesis edilmek zorunda kalır. O gün geldiğinde, hukuku tekrar kurmaya çalışanlar İstiklâl Mahkemeleri kadar sert bir disipline mecbur kalabilir ve bundan çekinmeyebilir. Bunu net söyleyeyim: Bugünün Türkiyeʼsinde doğru adres olağanüstü mahkemeler değil. Doğru adres, olağan yargının bağımsız ve tavizsiz işlemesi, açıklık, hesap verebilirlik ve adil yargılanma güvencesidir. Hukuk erozyonunun bedeli çoğu zaman “yumuşak bir düzeltme” olmaz. Ağır bir hesap ve sert bir restorasyon talebine dönüşür.
5) Kapanış: metin neyi meşrulaştırıyor?
Şimdi bugüne dönelim. Bu Komisyonun ürettiği çerçeveye bakınca, ben bunun adını hukuken değil, siyasal meşruiyet ve Cumhuriyetʼe sadakat bakımından bir “ihanet” olarak koyuyorum. Kuruluş biçimi tartışmalı, temsili eksik, şeffaflık rejimi dar. Rapor ise belirsizlik alanı açarak “müstakil kanun”, “izleme” ve “yasal güvence” gibi araçlarla yürütmenin hareket alanını genişletmek istiyor.[1][2][3][5][16][22] Böyle bir zeminde ortaya çıkan metin, bir yol haritasından çok bir meşruiyet kurgusudur.[22]
Bunu kabul etmiyorum. Cumhuriyet, pazarlıkla daralan değil, hukukla genişleyen bir ortaklıktır. Umayʼın büyüyeceği Türkiyeʼyi de “inanın” talebiyle değil, “gösterin” disipliniyle savunmak zorundayız.
[1] TBMM — Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu (resmî sayfa):
https://www.tbmm.gov.tr/Milli-Dayanisma-Kardeslik-Demokrasi-Komisyonu
[2] TBMM — Komisyon duyuruları (5 Ağustos 2025 duyurusu): https://www.tbmm.gov.tr/Milli-DayanismaKardeslik-Demokrasi-Komisyonu/Komisyon-Duyurulari
[3] TBMM — Komisyon duyuruları (12 Ağustos 2025 duyurusu): https://www.tbmm.gov.tr/Milli-DayanismaKardeslik-Demokrasi-Komisyonu/Komisyon-Duyurulari
[4] TBMM — Komisyon duyuruları (8 Ağustos 2025 duyurusu): https://www.tbmm.gov.tr/Milli-DayanismaKardeslik-Demokrasi-Komisyonu/Komisyon-Duyurulari
[5] TBMM — Komisyon “Çalışma Usul ve Esasları”: https://www.tbmm.gov.tr/Milli-Dayanisma-KardeslikDemokrasi-Komisyonu/Calisma-Usul-Ve-Esaslari
[6] TBMM — CHP raporu (PDF):
https://www.tbmm.gov.tr/Files/Komisyonlar/MilliDayanismaKardeslikDemokrasiKomisyonu/RAPOR_CHP.pdf
[7] TBMM — TİP raporu (PDF):
https://www.tbmm.gov.tr/Files/Komisyonlar/MilliDayanismaKardeslikDemokrasiKomisyonu/RAPOR_TIP.pdf
[8] TBMM — AK Parti raporu (PDF):
https://www.tbmm.gov.tr/Files/Komisyonlar/MilliDayanismaKardeslikDemokrasiKomisyonu/RAPOR_AK_PART
I.pdf
[9] TBMM — DEM Parti raporu (PDF):
https://www.tbmm.gov.tr/Files/Komisyonlar/MilliDayanismaKardeslikDemokrasiKomisyonu/RAPOR_DEM.pdf
[10] TBMM — MHP raporu (PDF):
https://www.tbmm.gov.tr/Files/Komisyonlar/MilliDayanismaKardeslikDemokrasiKomisyonu/RAPOR_MHP.pdf
[11] TBMM — HÜDAPAR raporu (PDF):
https://www.tbmm.gov.tr/Files/Komisyonlar/MilliDayanismaKardeslikDemokrasiKomisyonu/RAPOR_HUDAPA
R.pdf
[12] TBMM — Yeni Yol Partisi raporu (PDF):
https://www.tbmm.gov.tr/Files/Komisyonlar/MilliDayanismaKardeslikDemokrasiKomisyonu/RAPOR_YENI_YOL
.pdf
[13] TBMM — Yeniden Refah Partisi raporu (PDF):
https://www.tbmm.gov.tr/Files/Komisyonlar/MilliDayanismaKardeslikDemokrasiKomisyonu/RAPOR_YENIDEN
_REFAH.pdf
[14] TBMM — EMEP raporu (PDF):
https://www.tbmm.gov.tr/Files/Komisyonlar/MilliDayanismaKardeslikDemokrasiKomisyonu/RAPOR_EMEP.pdf
[15] TBMM — DSP raporu (PDF):
https://www.tbmm.gov.tr/Files/Komisyonlar/MilliDayanismaKardeslikDemokrasiKomisyonu/RAPOR_DSP.pdf
[16] TBMM — Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu 2ʼnci toplantı tutanağı (08/08/2025):
https://www.tbmm.gov.tr/Tutanaklar/TutanakGoster/5241
[17] TBMM — Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu toplantı tutanağı (18/09/2025):
https://www.tbmm.gov.tr/Tutanaklar/TutanakGoster/5250
[18] TBMM — Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu 18ʼinci toplantı tutanağı (21/11/2025):
https://www.tbmm.gov.tr/Tutanaklar/TutanakGoster/5304
[19] Cumhuriyet — Kasım ayı anket sonuçlarında yine CHP önde: “Terörsüz Türkiye” araştırmasında dikkat
çeken sonuçlar (26/11/2025): https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/kasim-ayi-anket-sonuclarinda-yinechp-onde-terorsuz-turkiye-arastirmasinda-dikkat-ceken-sonuclar-2456146
[20] Cumhuriyet — Emekli Albay Orkun Özeller, Silivri Cezaevi'ne nakledildi (ANKA, 03/10/2025):
https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/emekli-albay-orkun-ozeller-silivri-cezaevi-ne-nakledildi-2440341
[21] Cumhuriyet — Orkun Özeller davasında önemli gelişme: İddianame hazırlandı (10/10/2025):
https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/orkun-ozeller-davasinda-onemli-gelisme-iddianame-hazirlandi2442406
[22] TBMM — Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu 21ʼinci toplantı tutanağı (18/02/2026):
https://www.tbmm.gov.tr/Tutanaklar/TutanakGoster/5367
[23] TBMM — Hıyanet-i Vataniye Kanunu (Kanun No: 2, Kanun Metni PDF):
https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc001/kanuntbmmc001/kanuntbm
mc00100002.pdf
[24] TBMM — İstiklâl Mahkemeleri Kanununun Birinci Maddesine Müzeyyel Kanun (Kanun No: 28, Kanun
Metni PDF):
https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc001/kanuntbmmc001/kanuntbm
mc00100028.pdf
[25] TDV İslâm Ansiklopedisi — İstiklâl Mahkemeleri: https://islamansiklopedisi.org.tr/istiklal-mahkemeleri
[26] TBMM — Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu 19ʼuncu toplantı tutanağı (04/12/2025):
https://www.tbmm.gov.tr/Tutanaklar/TutanakGoster/5324



















































































































