Bu yılın başında ikinci dönemine başlayan Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump, hibrit rejim ve kusurlu demokrasi olarak sınıflandırılan ülkelerin liderlerine önceki döneminde olduğundan daha çok hareket alanı tanıyor. ABD için öncelikli olanın tahmin edilebilir ve uyumlu aktörler ile çalışmak olduğunu gösteren Trump’ın Türkiye ve Macaristan liderleriyle olan ilişkileri, ülkelerindeki demokratik gerilemeye rağmen bu isimlerin meşruiyetlerini nasıl koruyabildiğini gösteriyor.
Trump'ın yeni Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, “Trump tarzı” diplomasiyi New York'taki bir zirvede açıkça dile getirdi. Türkiye ile ABD arasındaki S-400 ve F-35 ihtilafları sorulduğunda Barrack şunları söyledi: "On yıldır aynı sorunlarla uğraşıyoruz. (...) Başkanımız 'Tüm bunlardan bıktım. Cesur bir adım atalım ve onlara ihtiyaçları olanı, meşruiyeti verelim' dedi. Mesele meşruiyet."
Barrack'ın bu açıklamaları, hemen sonraki gün Beyaz Saray’da bir araya gelen Trump ve Erdoğan’ın imzaladığı anlaşmalarla çabucak doğrulandı: Erdoğan; başlıca olarak doğal gaz alımı taahhüdü ve Boeing siparişleri ile gerekli ödemeyi yaparken Trump da sıcak karşılaması ve Filistin meselesindeki rolünü vurgulaması ile Erdoğan’a aradığı siyasî icazeti vermiş oldu.
Trump’ın hibrit rejimlerin ve kusurlu demokrasilerin liderleri ile önceki dönemine göre çok daha yoğun ve hoşgörülü ilişkilerinin bir örneği de Macaristan Başbakanı Viktor Orbán ile kurduğu ilişkidir. Macaristan’ın çeşitli demokrasi ve özgürlük endekslerinde ciddi bir gerileme kaydettiği on beş yıl boyunca makamda olan Orbán, Trump’a göre “harika ve fantastik bir lider”. Mısır’daki Gazze Zirvesi’nde konuşan Trump, Orbán’ın son seçimlerdeki başarısına değinirken sözlerine şunları ekledi: “Biliyorum, birçok kişi buna katılmayacak ama önemli olan benim ne dediğim. Fantastiksin, sana yüzde yüz destek veriyorum.” Trump, Nisan 2026’da gerçekleştirilecek parlamento seçimlerinde de onun “yüzde yüz arkasında” olacağını söyledi.
Bu örnekler, ABD’nin diplomatik desteğinin liderlerin kendi ülkelerindeki antidemokratik uygulamalarını meşrulaştıran bir işlev gördüğünü gösteriyor. Orbán ve Erdoğan'ın anti demokratik ve popülist yönetim anlayışları üzerine inşa ettikleri dayanışma, Trump'ın kişisel icazeti ile ABD'nin diplomatik desteğine mazhar olarak uluslararası arenada yeni bir meşruiyet seviyesine taşınıyor.
“Trump tarzı” diplomasi ile meşruiyet bulan otoriter liderler ülkelerindeki kurumsal erozyonu derinleştirirken onların gölgesinde kalan iç siyasi aktörler, birbirleriyle her zamankinden daha çok iletişim kurarak ve uluslararası dayanışmayı güçlendirerek otokratların ikili ilişkiler ağına karşı bir denge sağlayabilir.



















































































































