Türkiye’de muhalefet kavramı uzun bir süredir, ironik bir biçimde, halktan kopuk bir azınlık refleksine hapsolmuş durumda. Bu refleksin en belirgin tezahürü ise kendini “sol” ve “merkez sol” olarak tanımlayan ama ne sınıfsal gerçekliklerle ne de sosyolojik zeminle teması kalmamış bir üst sınıf davranış biçimi. Kimi buna “elitizm” der, kimiyse “aydın kibri”. Ama halkın içinde konuşulduğunda bu refleksin adı çok daha yalındır: “Bize tepeden bakıyorlar.”
Solun belirli bir damarı, Cumhuriyet’in kuruluş dönemindeki ilerici, halkçı ve devrimci çizgisinden uzaklaştı; yerine Batı özentisi, yaşam tarzı merkezli, köksüz bir solculuk yerleştirdi. Bu solculuk, ne sahici bir sınıf mücadelesine yaslanıyor ne de halkın gündelik gerçekliğine dokunuyor. Daha kötüsü, laikliği bir “yaşam tarzı” meselesine indirgeyerek; milliyetçiliği ise ilkel, geri, hatta faşizan olarak kodlayarak hem inançlı kesimlerle hem de seküler milliyetçilerle doğal bir ittifakı imkânsız hâle getiriyor.
Oysa bugün Türkiye'de özgürlük, eşitlik ve laiklik mücadelesi vermek isteyen herkesin, bu mücadeleyi Anadolu insanıyla birlikte vermesi gerekir. Çünkü eğer Cumhuriyet’e gerçekten sahip çıkılacaksa, bu sahiplenme sosyal medya etiketleriyle ya da Cihangir’deki kafelerde değil; Sivas’ta, Erzurum’da, Uşak’ta, Antep’te, Edirne’de, Tekirdağ’da yapılmalıdır. Ve ne yazık ki tam da burada, “beyaz Türk solculuğu” dediğimiz zihniyet devreye girer ve bu imkânı sabote eder.
Beyazlık, Bir Sosyolojik Üstten Bakış
“Beyaz Türk” kavramı, sosyolojik bir gerçekliği tanımlar: Cumhuriyet elitlerinin torunları; Batılılaşmayı yüzeyde benimsemiş ama bu toprakların ruhuna yabancılaşmış kentli bir sınıf. Laikliği bir yaşam tarzı dayatmasına, ilericiliği Batı’dan çeviri fikirlerin tekrarlanmasına indirgeyen bu sınıf, zaman içinde “muhalifliğin” merkezini işgal etti. Ancak bu merkez ne acıdır ki, Türkiye'nin gerçek merkezinden çok uzaktaydı.
Bu zümre için başörtüsü bir bireysel tercih değil, geri kalmışlığın sembolüydü. Camii, dinî vecibeler, toplumsal değerler gericilik olarak kodlandı. Oysa aynı zümre, Paris’teki katedralin, Londra’daki kraliyet geleneklerinin “kültür” olduğunu söylemekte hiç beis görmedi. Yerliliği küçümseyip evrenselliği yüceltirken, aslında evrensel olanın da ne olduğuna dair yüzeysel bir fikri vardı.
Bugün seküler milliyetçiliğe yöneltilen en temel eleştirilerin birçoğu da bu yanlışın yansımasıdır. Oysa seküler milliyetçilik, yukarıdan değil, halkla omuz omuza yürüyen bir anlayışı temsil eder. Laikliği bir tahakküm biçimi olarak değil, herkesin inancına saygılı bir özgürlük zemini olarak savunur. Dinin devlet işlerinden ayrılmasını ister, ama toplumun değerlerine düşmanlık etmez. Bu yüzden de Türkiye'nin kültürel damarına daha yakındır.
Solun Kimlik Bataklığı
Türk solu, 1980 sonrası dönemde büyük bir kırılma yaşadı. Sınıfsal meselelerden uzaklaştı, kimlik odaklı bir siyasete saplandı. Etnik, cinsel ve kültürel kimlikler ekseninde şekillenen bu solculuk, elbette ki mağduriyetleri görünür kıldı ama bir yandan da geniş toplum kesimlerinden koptu. Bugün Türkiye’de asgari ücretle geçinmeye çalışan, geleceğini yurtdışına gitmekte arayan, çocuklarını İmam Hatip’te değil pozitif bilimler çerçevesinde eğitim veren bir devlet okulunda okutmak isteyen milyonlarca insan var. Ve bu insanların büyük bölümü, kimlik eksenli, elitist ve marjinal sol söylemlerde kendine yer bulamıyor.
Solun bu dar kadrolu, şehirli ve “aydın” merkezli yapısı, sekülerlik gibi hayati bir meseleyi de sıradan bir yaşam tarzı savunusuna indirgedi. Başörtülü bir kadının haklarını savunmak ile kamusal alanın dini kurallarla şekillenmesine karşı çıkmak arasında büyük bir fark var. Ne var ki bu nüansı okuyamayan beyaz sol, ya tüm inançlıları dışladı ya da inanç adına laikliği feda etti. Her iki durumda da kazanan, demokratik laiklik değil; otoriter muhafazakârlık oldu.
Seküler Milliyetçilik: Halkçı, Gerçekçi, Köklü
Seküler milliyetçilik, Türkiye'nin bugün içinde bulunduğu kimlik, ekonomi ve değerler krizine hem akılcı hem de vicdani bir zemin sunar. Çünkü bu çizgi, ne bir dogmaya ne de nostaljiye yaslanır. Bir ideolojik kalıptan ziyade, tarihsel tecrübenin, halkın taleplerinin ve çağın gereklerinin harmanlandığı dinamik bir anlayıştır.
Öncelikle halkçıdır; çünkü kendini halktan ayrı ya da halkın üstünde konumlandırmaz. Batı başkentlerinde test edilmiş kavramların çeviri metinlerine değil, bu topraklarda yoğrulmuş tarihsel birikime yaslanır. Anadolu’ya, Rumeli’ye, Cumhuriyet devrimlerine ve Atatürkçülük çizgisine sahiptir. Onun için laiklik, bir seçkin grubun ayrıcalığı değil, tüm yurttaşların güvenliğidir. Dini, kamusal alanın dışında tutmak ister; çünkü bilir ki dinin siyasallaştığı her yer, halkın sırtına bir tahakküm olarak çöker.
İkincisi gerçekçidir. Ne romantik ütopyalarla ne de kıyamet senaryolarıyla meşguldür. Seküler milliyetçilik, bir kültürün kendi iç enerjisiyle var olabileceğine inanır. Köklerini Türklük bilincinde, kültürel süreklilikte ve ortak hafızada bulur. Bu sebeple ne Batı'nın üstünlüğüne iman eder ne de her şeyi “biz bize yeteriz” diyerek geçiştirir. Üreten, düşünen, sorgulayan ve kendine yetebilen bir toplum inşa etmeye çalışır. Teknolojiyi kutsamaz ama reddetmez; gelenekleri mutlaklaştırmaz ama yok saymaz. Yerli olmanın içine kapanmak değil, kendinden emin bir şekilde dünyaya açılmak olduğuna inanır.
Ve nihayetinde köklüdür. Bu kökler ne sadece Orta Asya’da, ne sadece Osmanlı’da, ne de sadece Cumhuriyet’te aranmalıdır. Hepsi, bu düşüncenin damarlarındaki canlı tortulardır. Seküler milliyetçilik, Türk modernleşmesinin doğrudan mirasçısıdır; İttihatçılardan devralınan bağımsızlık fikrinin, Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimci halkçılığının ve 1960’lar kuşağının sosyal devlet tahayyülünün bugünkü devamıdır. Türk milletini tanımlar; ama bu tanımı ırkçılığa değil, ortak kültüre, ortak dile, ortak yurttaşlık şuuruna yaslandırır. Ne kimlik siyaseti güder ne de etnisiteye tapar.
Bu yönüyle seküler milliyetçilik, Türkiye’de hem halkı temsil eden hem de devleti yeniden akıl, adalet ve liyakat eksenine oturtabilecek en bütünlüklü siyasi tutumdur. Bu nedenle beyaz Türk solculuğunun elitizmine karşı da, sağcı popülizmin hamaset tuzağına karşı da tek sahici alternatiftir.
Seküler milliyetçilik yalnızca taşradaki ya da kırsaldaki halkın sesi olarak algılanmasın; aynı zamanda şehirli, eğitimli, kültürel sermayesi yüksek kesimlerle de bağ kurma iradesidir. Ancak bu bağı kurarken onlara bir ayrıcalık tanımaz, onları bir üst sınıf olarak görmez. Çünkü gerçek eşitlik, herkesin aynı masada oturmasıyla mümkündür. Bu anlayış, şehirli insanı dışlamaz ama onun sahici bir toplum tahayyülünden uzaklaşmış reflekslerini sorgular. Onu gerçekle, halkla, yoksullukla, değerlerle ve bu toprakların ruhuyla yeniden buluşturmayı amaçlar. Bu bir dışlama değil, bir yüzleşme çağrısıdır. Seküler milliyetçilik, kentli bireyi aşağılamadan ama onun topluma yabancılaştığı noktaları da görmezden gelmeden ilerler. Şehirli olmak, halktan kopmak zorunda değildir; mesele, bu kopukluğu onarıp halkla birlikte yürümektir.
Temiz Türkler için Sahici Olmak, Temsil Etmek Demektir
Bugün Türkiye’nin en büyük açmazı, temsil kriziyle iç içe geçmiş bir sahicilik sorunudur. Siyaset, uzun süredir halkın gerçek gündemini yansıtmayan aktörlerin, söylemlerin ve hesapların sahnesi hâline gelmiş durumda. Mecliste konuşulanla sokakta konuşulan arasında uçurum var. Gazetelerde yazılanla pazarda fısıldanan bambaşka. Siyasetçilerin nutukları ile halkın yaşadığı gerçeklik birbirini tutmuyor. Tam da bu yüzden halkın büyük bir bölümü “kim daha az kötüyse ona veririm” çizgisine sıkışıyor. Bu bir tükeniştir.
Sahici olmak, sadece doğru şeyleri söylemek değil; o doğruları yaşayarak, hissederek ve halkla birlikte savunmaktır. Seküler milliyetçiliğin yükselttiği iddia tam da budur: Tepeden bakan, marjinalleşmiş, halkı birer veri seti gibi gören siyasete karşı; halkın içinde, halk gibi düşünen ama onu sadece temsil etmekle kalmayıp onunla birlikte yürüyen bir anlayış inşa etmek.
Ancak bu anlayışın kendiliğinden ortaya çıkması beklenemez. Temsilin sadece bir fikir olarak değil, bir siyasi kadro, bir örgütlenme, bir söylem biçimi olarak ete kemiğe bürünmesi gerekir. Seküler milliyetçilik, eğer gerçekten bir alternatif olacaksa; bu, yalnızca sosyal medyada birkaç güçlü cümleyle değil, partide, sandıkta, belediyede, sendikada, öğrenci kulübünde, muhtarlıkta, STK’da kendini göstermelidir. Çünkü temsil soyut değil, somut bir şeydir. Ve halk, somut olanı sever.
Bugün halkın önüne çıkan siyasi seçeneklerin çoğu ya sahici değil ya da halkı temsil etmiyor. Solun bir kısmı yurttaşın gündelik kaygılarını elitist bir dille geçiştirirken, sağ ise halkın değerlerini hamasetle istismar ediyor. Oysa Türkiye’nin ihtiyacı, bir şeyleri temsil eden değil; bir şeyleri değiştirecek kadar sahici olan insanlardır.
Sahicilik, yalnızca dürüstlükle değil; cesaretle, temsil kabiliyetiyle ve halkla kurulan ilişkiyle mümkündür. Seküler milliyetçilik bu sorumluluğun farkındadır. Ve bu yüzden yalnızca bir fikir değil; bir temsiliyet iddiasıdır. Siyasette, kültürde, ekonomide ve eğitimde halkı merkeze alan; ne onu küçümseyen ne de kandıran bir duruştur.
Ve ancak bu duruş, Türkiye’nin yeniden ayağa kalkmasını sağlayabilir.




















































































































Türk milletinin doğudan ve güneydoğudan bırakması gereken pek çok şey vardır. Feodalizm, insan haklarına aykırı gelenekler, kabilecilik gibi (bunu uzatabiliriz) . Batıdan ise almamız gerekeni değil almamamız gerekenleri aldık. Köpek gezdirmek gibi. Oysa batıdan alınacak şey çalışkanlık, iş disiplini ve üretkenlikti. Köpek gezdirmeyi bırakmak kolaydır. Asıl sorun doğu ve güneydoğudaki feodalizmi bıraktırmaktır ki 200 yıldır sonuç alamadık.
Kaleminize sağlık....