Aile kurumu bugün, farklı biçimlerde ortaya çıkan çok yönlü bir baskıyla karşı karşıyadır. Bir yanda bireyi toplumun her bağından kopararak onu kendi bedeniyle baş başa bırakan mülkiyetçi bireycilik; diğer yanda kadını ve çocuğu özne olmaktan çıkaran zoraki birlikteliklerin meşrulaştırılması. Bunlara ek olarak giderek yaygınlaşan bir üçüncü hat olarak, ilişkiyi baştan itibaren bir maliyet-fayda hesabına indirgeyen ve sorumluluğu dışlayan bir bireycilik biçimidir.
Bu üç farklı yönelim, görünüşte birbirinden ayrışsa da aynı sonuca hizmet eder: Aileyi, iki insanın hür iradeyle üstlendiği ortak bir sorumluluk alanı olmaktan çıkarıp ya soyut bir özgürlük ilanına ya da içi boşaltılmış, sürdürülemez bir birliktelik biçimine dönüştürür.
Memuriyetimin yirminci yılında, yirmi yıldır farklı biçimlerde üzerinde çalıştığım aile kurumu üzerine yazmak istedim. Bu yazı, o yirmi yılda olgunlaşan bir bilincin yansımasıdır ve bu üç farklı yönelimin tamamına karşı tek bir şeyi savunmak için kaleme alınmıştır: Ailenin yegane meşru zemini, hür ve müstakil bir sevgi ortaklığıdır.
Ailenin Ön Koşulu: Hür İrade ve Gönüllülük
Aile, toplumun temelidir; ancak bu temelin kurulabilmesi için vazgeçilmez bir ön şart vardır: gönüllülük ya da özgür irade. İki insanın hiçbir baskı altında kalmadan, kendi hür iradeleriyle bir ömrü paylaşmaya 'evet' demeleri gerekir. Bu irade ortadan kalktığında, ortada artık bir aile değil, biçimsel olarak kurulmuş ama içerik olarak boş bir yapı kalır.
Bu nedenle çocuk yaşta evlendirilen kız çocukları ya da ailesinin zorlamasıyla nikâh masasına oturtulan kadınların varlığı, yalnızca hukuki bir ihlal değil; aile kavramının özüne yapılmış bir tahribattır. Çünkü zorla kurulan bir yapıda ortak karar, karşılıklı rıza ve sevgi bağı oluşmaz. Bu unsurların yokluğunda ise ilişki, doğası gereği bir ortaklık değil, bir zorunluluk ilişkisine dönüşür.
Dolayısıyla kadının bu kararı verebilecek bir özne olarak varlığını güvence altına almak, yalnızca bireysel bir hak meselesi değil; ailenin ontolojik zemininin korunması anlamına gelir. Bu yönüyle kadın, yalnızca korunması gereken bir unsur değil; ailenin esas ve temel öznesidir. Ziya Gökalp’in ifadesiyle, “kadın tamam olmadıkça eksik kalır bu hayat.”
Sorumluluktan Kaçış
Zoraki birlikteliklerin bireyi özne olmaktan çıkardığı bu tablonun yanında, bugün farklı bir çözülme biçimi daha derinleşmektedir. İlişkiyi baştan itibaren bir maliyet-fayda hesabına indirgeyen ve sorumluluğu sistematik biçimde erteleyen/öteleyen bu yaklaşımda, temel mesele kararın kim tarafından verildiği değildir. Asıl sorun, hiçbir tarafın uzun vadeli bir yükün altına girmek istememesidir.
Bu zeminde aile, bir ortaklık değil; yönetilmesi gereken bir risk alanı olarak görülür. Çocuk sahibi olmak, duygusal ve toplumsal bir bağ kurma süreci olmaktan ziyade bireysel konfor ve kariyer planlaması açısından değerlendirilen bir maliyet unsuruna dönüşür. Evlilik ertelenir, sorumluluk belirsiz bir geleceğe ötelenir. Kadınlarda bu öteleme daha erken görülmekte iken erkeklerde daha geç görülmekte ama kalıcı olma riski taşımaktadır.
Bu zihniyet kısa vadede bireysel hareket alanını genişletiyor gibi görünse de uzun vadede bireyi her türlü bağdan, dolayısıyla her türlü sorumluluktan koparan bir yapı üretir. Bağların zayıfladığı, yüklerin paylaşılmadığı bir zeminde ise sürekliliği olan bir aile yapısının oluşması mümkün değildir. Zoraki birliktelik nasıl bireyi özne olmaktan çıkarıyorsa, sorumluluktan sistematik kaçış da bireyi kendi hayatının öznesi olmaktan uzaklaştırır.
Ekonomik koşulların zorlaşması, büyük şehirlerde yaşama maliyetinin artması ve pek çok benzeri faktörü de bu yaklaşımla birlikte değerlendirdiğimizde ortada büyük bir sorunun varlığı görülecektir.
Mülkiyetçi Beden Retoriği ve Babanın Tasfiyesi
Zoraki birlikteliklerin yarattığı baskı ortamı, karşı bir refleksin de zemini olmuştur. Kadınların toplumsal baskı altında kendi hayatları üzerindeki kontrolü yitirdiği bir zeminde, 'benim bedenim, benim kararım' söylemi anlaşılabilir bir tepki olarak doğmuştur. Geçmişi ve bağlamı bu şekilde okunduğunda, söylemin neden bu kadar taraftar bulduğu da açıktır.
Ancak bu yaklaşım, sorunu çözmek yerine farklı bir düzleme taşır. Örneğin çocuk sahibi olma kararını yalnızca bireysel bir mülkiyet alanı olarak tanımlamak, kararın doğası gereği iki kişiyi ilgilendiren bir süreç olduğu gerçeğini yok sayar.
Doğurganlık biyolojik olarak kadın bedeninde gerçekleşse de, çocuk sahibi olma süreci babanın da yaşam amacını, sorumluluklarını ve kimliğini yeniden tanımlar. Sevgiyi dışlayan bu yaklaşım, soğuk ve renksiz bir dünyaya kapı aralar. Çocuğun sadece "biyolojik bir ürün" değil, iki insanın sevgisinden doğan "üçüncü bir şahsiyet" olarak kabul edilmesi, bu soğuk ve renksiz dünyayı değiştirecek yegane yöntemdir.
Bununla birlikte, karar süreçlerinden dışlanan bir tarafın, sürecin sonuçlarına aynı düzeyde bağlanması ise beklenemez. Bu durum zamanla yalnızca biçimsel bir ayrışmaya değil, aynı zamanda duygusal ve sorumluluk temelli bir kopuşa yol açar. Babanın süreçteki rolünün zayıflaması, yalnızca bir hak kaybı değil; çocuk bakımının ve aile içi yükün tek taraflılaşması anlamına gelir. Karar süreçlerinde dışlanan bir aktörden bakım süreçlerinde tam sorumluluk üstlenmesini beklemek ise kendi içinde çözümsüz bir çelişki barındırır.
"Biz"in İnşası
Bu üç farklı yönelim karşısında aileyi korumak ancak “ben”den “biz”e geçmekle mümkündür. Peki bu 'biz' nereden doğar?
Siyasi söylemlerden, ideolojik sloganlardan ya da soyut ideallerden değil; gündelik hayatın somut pratiklerinden doğar. Çocuğun hangi okulda okuyacağının birlikte tartışılmasıyla, gece uykusuzluklarının dönüşümlü paylaşılmasıyla, maddi güçlüklerin ortak üstlenilmesiyle şekillenir. 'Biz', bir ilan değil; bir süreçtir. Kararların birlikte alındığı, yüklerin birlikte taşındığı ve sonuçların birlikte üstlenildiği bir inşa sürecidir.
Bu inşanın gerçekleşebilmesi için belirli bir kültürel zeminin de var olması gerekir. Aile içi müzakere kültürünün zayıf olduğu, kararların hiyerarşik biçimde tek elden alındığı yapılarda 'biz' duygusu şekillenmez; bireyler birbiriyle değil, birbirinin yanında var olmayı öğrenir. Kuşaklar arası yük aktarımının görünmez ve tartışılmaz sayıldığı toplumsal yapılar da bu kültürel zemini zayıflatır: Nesilden nesile aktarılan yükleri birlikte taşımayı öğrenmemiş bireyler, yeni bir 'biz' de inşa edemez.
Bu inşanın mümkün olabilmesi için toplumsal zeminin de bu ortaklığı desteklemesi gerekir. Kadının eğitim ve ekonomik bağımsızlık imkânlarının sınırlı olduğu bir yapıda gönüllülüğe dayalı bir ortaklık sürdürülebilir hale gelemez. Aynı şekilde erkeğin sorumluluk üstlenmesini teşvik etmeyen bir kültürel zeminde de aile içi denge kurulamaz. Dolayısıyla aileyi güçlendirmek, yalnızca bireylerin değil; aynı zamanda bu ortaklığı mümkün kılan sosyal ve kurumsal zeminin güçlendirilmesini gerektirir.
Emanet Şuuru: Mülkiyet Değil, Sorumluluk
Ailenin özünde mülkiyet değil, emanet vardır. Beden mülkiyetin bir konusu değil, hayatın kendisine yüklendiği bir emanettir. Çocuk, anne-babanın tasarruf nesnesi değil; nesiller arasında uzayan bir güven bağıdır. Eş ise ne sahip olunan ne de sahip olan; birlikte taşınan bir sorumluluğun ortağıdır.
Mülkiyet anlayışı sınırlar çizer, emanet anlayışı ise sorumluluk doğurur ve ilişkiyi kısıtlayan sınırları açar. Bu nedenle aile, bireylerin birbirini dışlayan değil, birbirine karşı sorumluluk üstlenen özneler olarak konumlandığı bir zeminde var olabilir.
Zorla kurulan bir evlilikte bu bilinç oluşmaz. Sorumluluktan kaçışın sistematikleştiği bir ilişkide de oluşmaz. Karar süreçlerinin tek taraflılaştığı bir yapıda ise sorumluluk dengesi kurulamaz. Her üç durumda da aile, biçimsel olarak varlığını sürdürse bile içerik olarak boş kalır.
Netice
Aileyi ayakta tutan şey ne yalnızca hukuki düzenlemeler ne de ideolojik söylemlerdir. Aile; iki insanın birbirine duyduğu saygının, hür iradeyle üstlenilen ortak sorumluluğun ve nesiller boyu aktarılan emanet bilincinin somutlaştığı bir yapıdır.
Bu yapının korunması, yalnızca baskıyı ortadan kaldırmakla değil; aynı zamanda sorumluluğun dengeli biçimde paylaşılmasını mümkün kılan bir zemin oluşturmakla mümkündür. Kadının özneliğini güvence altına almak, babayı karar ve sorumluluk süreçlerinin içinde tutmak ve çocuğu bir tasarruf nesnesi değil, ortak bir emanet olarak görmek bu zeminin temel unsurlarıdır.
Bu zeminin üzerine kurulan aile modeli, toplumun yalnızca demografik değil; aynı zamanda ahlaki sürekliliğinin de taşıyıcısıdır.



















































































































