2025 yılına girerken hep beraber Devlet Bey'in 50 bine yakın vatandaşımızı katleden, burnunu sildiği mendille gözünü ovalayan bir tipi; yüce Türk Meclisi'ne davet etmesinin etkisindeydik. Sonra siyasi, ekonomik meseleler derken yılı bitirdik.
2025 yılını geride bırakırken Türkiye, belki de tarihinin en büyük gerçekliğini yaşadı. Bir yanda parlatılan makro veriler, diğer yanda ise yapısal olarak çöken toplumsal ve ekonomik doku. 2026’ya girerken bu enkazın röntgenini çekmek gerektiği kanaatindeyim.
Önce iktisadi meselelere bir bakalım:
Sanayi üretimi yıl genelinde yüzde 1,2 gibi cılız bir büyümede kaldı. İhracattaki artışın yüzde 70’inden fazlasının hala düşük-orta teknolojili ürünlerden oluşması, sanayimizin "dünyanın fason atölyesi" olma kaderini değiştiremediğini kanıtladı. Bununla birlikte fason atölyesi olmak da iyi diyorsanız, tekstil sektörünün bitmeye yüz tuttuğunu bilin isterim.
GSYH 1,5 trilyon doları aşmış görünse de bu büyümenin halkın refahına yansımadığı Gini katsayısındaki (kişisel gelir dağılımını ölçmek için kullanılan dağılım ölçüsüdür) bozulmayla tescillendi.
Sermayenin milli gelirden aldığı pay yüzde 50’lerin üzerine çıkarken, emeğin payı yüzde 25’lerde can çekişti.
2025 yılında memleketimiz, Cumhuriyet tarihinin en ağır tarımsal çöküşlerinden birini yaşadı diyebiliriz. Bunda iklimsel faktörlerin rolü bulunsa da, asıl belirleyici unsur uygulanan hatalı politikalar oldu. Sektörün yüzde 12,7 oranında daralması bir doğa olayı değil tabii ki bir politika iflasıdır.
Tahıl üretimindeki yüzde 12,3’lük düşüş ekmek fiyatlarını artırırken, meyve üretimindeki yüzde 30,9’luk kayıp ise sağlıklı beslenmeyi lüks haline getirdi. Yani anlayacağınız çay-simit hesabı basit bir ölçümden, hayatın bir gerçeği haline geldi.
Mazot, gübre, tohum gibi tarımsal girdi maliyetlerinin kontrol edilememesi sonucu çiftçi kayıt sisteminden ayrılanların sayısı rekor kırdı. Türkiye bugün yalnızca buğdayda değil, saman ve meyvede de ithalata mahkum edilen bir "açık pazar" haline geldi.
Çiftçilerin ekseriyetinin kredilerinin onaylanmaması; traktör, tarım makinaları ve ekipmanları satan firmalarda da olumsuz bir etki yarattı. 2025 yılında şahit olduğum, Konya Tarım Fuarı'nda önceki yıllarda yapılan satış taahhütlerinin yarısı bile oluşmadı. Çiftçilerin kredi onayı alamaması sebebiyle satış taahhütlerinin de yalnızca yüzde 30'u satışa dönüştü.
Enerjide yerlilik oranı artıyor gibi görünse de yapısal bağımlılık devam etti. Enerji ithalatı, 90 milyar doları aşan dış ticaret açığının ana lokomotifi olmaya devam etti.
Yenilenebilir enerji yatırımlarının maliyeti, şeffaf olmayan ihale süreçleriyle "sistem kullanım bedeli" adı altında doğrudan vatandaşın faturasına yansıtıldı. 2025, sanayicinin enerjiyi en pahalı kullandığı yıllardan biri olarak kayıtlara geçti.
Yüzde 8,5’lik resmi işsizlik oranı, yüzde 32’lik geniş tanımlı işsizlik gerçeğinin üzerini örtemedi. Gençlerde yüzde 41,7’ye ulaşan geniş tanımlı işsizlik, Türkiye’nin beşeri sermayesinin "atıl" bırakıldığını gösteriyor. Ne eğitimde ne istihdamda olan genç oranı, Türkiye’yi bu konuda OECD liderliğinde tutmaya devam etti.
2025, konutun bir yatırım aracı değil, ulaşılamaz bir hayal olduğu yıldı sanki. Konut satışları, tarihinin en durgun dönemlerinden birini yaşadı. Kredi faizlerinin ulaşılabilirliğin çok üzerine çıkması, ipotekli satışları dip rakamlara indirdi. İş gereği reel piyasada bulunan biri olarak, özellikle sanayicilerin ellerindeki büyük mülkleri yarı fiyatına kadar bir fiyatla satıp maaş ödemesi yaptığına şahit olmak üzücü oldu.
Büyükşehirlerde ortalama kiranın asgari ücretin yüzde 80’ine ulaşması, 2025’te büyükşehirden Anadolu’ya dönüşü başlattı. Her ne kadar kiraların artış oranının yüksek olması iyi olmasa da bu göçün gerçekleşmesinin kötü olmadığı kanaatini de taşıyorum. Bu konuyu daha sonraki bir yazıda anlatabilmek için şerh koyup devam ediyorum.
Vakıa odur ki; ekonomi düzelir ama toplumsal ahlak ve güvenlik çökerse geri dönüşü zordur. Kadın cinayetlerinin "istatistik" haline getirilmeye çalışıldığı 2025, koruma altındaki kadınların bile sokak ortasında katledildiği bir yıldı. Çocuklara yönelik şiddet ve istismar vakalarındaki artış, devletin en temel görevi olan "yaşamı koruma" alanında kurumların felç olduğunu ve sınıfta kaldığını gösterdi.
Narkotik verileri, uyuşturucu kullanım yaşının 12-13’e düştüğünü; dijital mecralar üzerinden yapılan satışların kontrol edilemez boyuta ulaştığını gösteriyor. Sokaklar artık pek de güvenli değil; mahalle aralarında gezen torbacılara rast gelen vatandaşlar artık uyuşturucuyu kullanmadan etkilenir hale geldi. Bana kalırsa bu sadece bir asayiş sorunu değildir adeta bir neslin imhasıdır. Türk milleti bu konuya bir çare bulmakta gecikirse çok pişman oluruz. Ünlülere yapılan uyuşturucu operasyonları yerinde ve gerekli olabilir, buna kimsenin itirazı olmaz ama ünlülerden ziyade uyuşturucuyu üreten, getiren, dağıtanları cezalandırsak çözüm olması açısından daha mantıklı olacaktır. Çünkü bana öyle geliyor ki uyuşturucu baronları olanları gülerek izliyorlar. Türk milletinin bir evladı olarak en can sıkıcı şeylerden birisi bu.
2025 yılı, Türkiye’nin sadece sokaklarda değil, dijital dünyada da savunmasız kaldığı bir yıl olarak kayıtlara geçti. Ekonomik daralmanın neticesi olan kolay yoldan kurtuluş arayışının bir tezahürü olarak sanal bahis ve yasa dışı kumar toplumsal bir hastalığa dönüştü. Milyarlarca dolarlık bir hacme ulaşan bu kayıt dışı devasa yapı, sadece devlet açısından vergi kaybı demek değildir, aynı zamanda emeğin ve alın terinin bir illüzyonla sömürülmesidir. Belki bir şekilde kumardan para kazanırım diyen vatandaş elindekini de kaybediyor. Aralık ayında bulunduğum bir sohbet ortamında birisi memleketteki polislerin intiharlarını iyi araştırsalar arkasında çoğunlukla ekonomi ve sanal bahis çıkar demişti. Eğer durum gerçekten böyle ise durum çok daha vahim demektir.
2025 yılında selefi akımlar ve radikal İslamcı akımlara karşı yine ciddi ve yeterli önlem alınmadı. Neticede ciğerimiz yandı, memleket evlatlarından şehitler verdik, gazilerimiz oldu. "Üç beş öfkeli genç!" dedikleri tiplerin ifadelerinden, devleti ve milleti topyekün kafir gördüklerini anladık. IŞİD'inden Fes'lisine kadar kaynağı milli olmayan sorunlu ideolojilerin tehlikesini bir kez daha gördük. Hatta tarikat lideri olan babaları ölünce sözde gavsın oğullarının milyonlarca dolarlık miras için birbirleriyle kavga ettiğinide gördük.
2025 yılında memlekette Papa'yı İstanbul ve İznik'te ayin yaparken gördük. Ama siyasal İslamcıların buna bir tepki verdiklerini göremedik. Yine de Noel ile yılbaşının farkını halen daha anlamayan bu arkadaşların insanların enerjisini emercesine yılbaşı kutlayanları eleştirdiklerini gördük. Kendi açımdan yılbaşında ailemle evde oturan birisi olsam da, gördüğüm kadarıyla Gazze'de, Dubai'de, Doha'da gayet umutlu ve mutlu şekilde dışarıda renkli ve heyecanlı yılbaşı kutlayanları görünce de sevindim açıkçası.
Değinmeden geçemeyeceğim. 2025 yılı, Türkiye’de bana göre Türk milleti için bir ‘survivor’ yani biyolojik hayatta kalma yılıydı. Yıla 22 bin 104 TL seviyelerinde başlayan asgari ücretin, daha ilk çeyrek bitmeden açlık sınırının altında kalması, milyonlarca yurttaşımızı rasyonel bir ekonomiden ziyade bir kalori hesabı kıskacına soktu. 2026 yılı için belirlenen 28 bin 075 TL’lik rakam, kâğıt üzerinde bir artış gibi görünse de güncel açlık sınırı rakamının altında olduğunu unutmamak gerekir.
2025’in bilançosuna bakarsak; şu anda tarımı bitmiş, sanayisi tıkanmış, çocuklarını koruyamayan ve gençliğini uyuşturucu ile işsizlik arasına hapsetmiş bir ülkede yaşıyoruz. Pek tabi 2026’ya bu mirasla giriyoruz. Ancak unutulmamalıdır ki; gerçekler acıdır ama iyileşme ancak doğru teşhisle başlar.
Timuçin Koray Güzelderen




















































































































Hem veriler hem de bunların yorumlanması üzerine çok etkili ve özet bir yazı olmuş... Özellikle "Üç beş öfkeli genç! dedikleri tiplerin ifadelerinden, devleti ve milleti topyekün kafir gördüklerini anladık. IŞİD'inden Fes'lisine kadar kaynağı milli olmayan sorunlu ideolojilerin tehlikesini bir kez daha gördük..." ifadesi İç Güvenlik sorunumuzu net bir biçimde ifade ediyor... Vatansever olmanın sadece boş nidalarla sloganlar atmak değil, Entellektüel birikimle VATAN yararına çalışmak olduğunu anlıyoruz... Kalemine sağlık Timuçin Koray Güzelderen