Tarih, bazen sadece rakamlardan ve isimlerden ibaret bir kronoloji değil; bir milletin hafızasına kazınan, silinmesi imkânsız bir mühürdür. 1990 yılının 20 Ocak (20 Yanvar) gecesi Bakü’de yaşananlar, Sovyetler Birliği ve onun kızıl rejiminin katliamcı tarihine eklenmiş bir sayfa olmanın ötesinde, çöküş sürecindeki bir diktatörlüğün ideolojik maskesini düşüren ve siyasi iflasını ilan eden tarihsel kırılma noktalarından biridir.
Aslında Ocak ayı boyunca kademeli biçimde tırmanan ve 20 Ocak 1990 tarihinde zirveye ulaşan kanlı olaylar, Ermeni yayılmacılığı ile onu koruyup kollayan Sovyet mekanizması ortaklığında Azerbaycan Türklerine yöneltilmiş hibrit operasyonun zirvesi olarak değerlendirilmeli.
Ermeni Tahriklerine Kızıl Kalkan
O dönem Kremlin koridorlarında Komünist Parti Genel Sekreteri Mihail Gorbaçov’un en yakın danışman kadrosu (Georgi Şahnazarov gibi isimler) Ermeni lobisinin güdümündeydi. Bu kadro, Azerbaycan’ın kendi bütünlüğünü savunmasını ve Ermeni çetecilere karşı direnişini "pan-Türkist tehdit" olarak damgalıyordu.
Katliamı tetikleyen süreç, 1987 yılının sonlarında Ermenistan SSC’de yaşayan Azerbaycan Türklerine yönelik sistematik saldırılarla başladı. "Miatsum" (birleşme) hayalleriyle yanıp tutuşan Ermeniler, Moskova’daki nüfuzlarını kullanarak Dağlık Karabağ üzerinde hak iddia etmeye başladıklarında, eş zamanlı olarak o dönem Ermenistan sınırları içine alınmış olan Türk topraklarında büyük bir etnik temizlik operasyonu başlattılar.
"Glasnost" ve "Perestroyka" vaatlerinin kaosu gizleyemediği bu dönemde Kremlin’in merkezi otoritesi giderek sarsılırken, Kafkasya’da Ermeni çetelerin haksız toprak talepleri ve Karabağ üzerindeki saldırgan tutumu, Azerbaycan’da büyük bir milli uyanışı tetiklemişti.
1988-1989 döneminde yüz binden fazla Azerbaycan Türkü, evlerinden, vatanlarından işkenceyle ve baskıyla kovularak Bakü’ye sığınmak zorunda bırakıldı. Ermeni çetelerinin saldırıları ve bu saldırılara sessiz kalan Sovyet yerel yönetimi, Bakü’deki tansiyonu bilinçli olarak yükseltti. Kızıl rejim, Ermeni saldırganlığını bastırmak yerine, meşru müdafaa hakkını kullanan Azerbaycan Türklerini ve Azerbaycan Halk Cephesi'ni "aşırılıkçı" ilan ederek "operasyon" için zemin hazırladı.
Azerbaycan Türkleri, hem topraklarını korumak hem de Moskova’nın ikiyüzlü politikalarına dur demek için ses yükselmişti. Azadlıq Meydanı, adına uygun olarak yüz binlerin "Azadlıq!" sloganlarıyla inlerken, Komünist Parti Genel Sekreteri ve Sovyetler Birliği'nin son lideri Gorbaçov Azerbaycan Türklerinin sesine kulak vermek yerine, çoktan çürümeye başlamış olan diktatörlüğün ömrünü uzatmak için Kızıl Ordu’nun tarihine bir utanç sayfası daha eklemeyi tercih etti.
20 Ocak gecesi Bakü’ye giren Sovyet tankları, Azerbaycan'ın haklı direnişini, hürriyet ve adalet arayışını ezmek niyetindeydi. Sovyet yönetimi, Ermenilerin Karabağ’daki yasadışı silahlanmasına göz yumarken, Bakü’de Azerbaycanlıların elindeki av tüfeklerini bile toplayarak Ermeni tehdidine karşı tam anlamıyla savunması ve çaresiz bırakmak istiyordu.
Bakü'de Sovyet Terörünün Kod Adı: "Udar"
Kod adı "Udar" (Darbe) olan Sovyet harekatı başladığında, Kızıl Ordu, Bakü'ye dört bir koldan girdi. Sovyetler Birliği’nin yıkılışının ardından erişime açılan arşivler, söz konusu ‘operasyonun’ bir asayiş müdahalesi değil, sistematik bir imha planı olduğunu açık biçimde ortaya koydu.
Kızıl Ordu'nun Bakü'yü kıskaca alması ve şehir merkezine zırhlı birlikler vasıtasıyla hızla girmesiyle birlikte KGB, Azerbaycan Devlet Televizyonu’na enerji sağlayan güç ünitesini sabote etti. Şehirdeki elektrik dağıtım merkezleri de hedef alınırken, Bakü tamamen karartıldı ve bugün İran'da molla rejiminin hamlesine benzer şekilde şehrin dünya ile olan bağlantısı kopartıldı.
Sovyet zırhlı birlikleri, Bakü sokaklarında içinde Azerbaycanlı sivillerin bulunduğu araçları bilerek ve tereddütsüz biçimde ezdi. Yaralıları taşıyan ambulanslar hedef gözetilerek kurşunlanırken, o gece "operasyona" katılan Sovyet askerlerine de üst rütbelileri tarafından "Bakü’de Rus ve Ermeni sivillerin Türkler tarafından katledildiği" yalanı söylendi. Bu şekilde Sovyet askerleri, Bakü'deki kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere tüm sivilleri birer "militan" olarak görecek şekilde şartlandırıldı. Sovyet rejiminin gerçekleştirdiği katliamda yüzlerce Azerbaycan Türkü şehit düştü ve yaralandı, binlercesi tutuklandı.
Ermenilerin tahrikleri altında Sovyet rejiminin gerçekleştirdiği bu katliam o gün için Moskova tarafından başarılı bir "operasyon" olarak değerlendirilse de tam anlamıyla bir siyasi intihar niteliği taşıyordu. Kızıl rejimin Azerbaycan’da döktüğü kan, sistemin meşruiyetini geri dönülmez biçimde çökertti ve yalnızca bir yıl sonra, 1991’de Sovyetlerin resmen dağılmasına uzanan süreci hızlandırdı.
Katliamın ertesi günü Kızıl rejim, Azerbaycan Türklerinin sessizliğe bürünerek mevcut otoriteye itaat etmesini beklemekteydi. 21 Ocak sabahı Bakü, tarihinin en hüzünlü ama en vakur gününe uyandı. Sovyet tanklarının ezdiği sivil araçlarla dolu caddelerden bir sel gibi akan bir milyonu aşkın Azerbaycan Türkü, şehitlerini omuzlarında yükselterek işgale meydan okudu.
Azerbaycan Türkleri, o gün kanıyla bir sözleşme imzaladı: "Artık geriye dönüş yoktu." Şehitler Hiyabanı artık sade bir şehitlik değil, Azerbaycan’ın yeniden "azadlıq" sembollerinden biri haline geldi. 20 Yanvar, Azerbaycan Türkleri için yalnızca bir yas günü olmaktan çıkıp, milli kimliğin yeniden inşa edildiği bir "Şeref Günü"ne dönüştü.
20 Yanvar, Azerbaycan’ın yeniden bağımsızlık sürecinde bir dönüm noktasıdır. Katliamın ardından Azerbaycan Türklerinin Sovyet sisteminin meşruiyetine karşı zaten az olan güveni tamamen çökmüş, Azerbaycan’ın yeniden hürriyet ve bağımsızlık talebi çok daha güçlü şekilde ortaya çıkmıştı. 1991’de Azerbaycan’ın bağımsızlığının ilanı, 20 Yanvar’da dökülen kanın, Azerbaycan Türkü’nün istiklal talebini zayıflatmadığını, aksine derinleştirdiğini ortaya koymuştur.
Bir kere yükselen bayrak, bir daha inmez!



















































































































