Ortaçağ... Tarihçilere göre 1000 yıl hatta daha fazla süren bir dönem... Genelde Roma İmparatorluğu'nun 4. yüzyıldaki Kavimler Göçü ile “Doğu-Batı” diye ikiye ayrıldığı ya da 5. yüzyılın sonuna doğru Batı Roma İmparatorluğu'nun yıkılışıyla başlatılıp İstanbul'un Fethi (1453) ve sonraki Coğrafi Keşifler süreciyle sonlandırıldığı zaman dilimi... Bunca yıla neler sığdırmadı ki? İslamiyet’in doğuşu ve gelişimi, Hıristiyanlığın yayılışı, Hunlar ve Göktürkler gibi Türk devletleri, Selçuklu ve Osmanlı gibi medeniyetlerin varlığı, istilacı Moğolların siyasi ve toplumsal olarak yarattığı büyük tahribat ve travma, iki asır süren kanlı Haçlı Seferleri, insanlık tarihinin en ölümcül salgınlarından olan Kara Veba’nın milyonlarca insanı yok etmesi, Roma’nın son bakiyesi Bizans’ın ortadan kalkması, sömürgecilik yarışını hızlandıran Coğrafi Keşifler ve hem toplum hayatına hem siyasete damgasını vurup çok tartışılan, “aforoz, endülijans, enterdi, engizisyon mahkemeleri” ile özdeşleşen Katolik Kilisesi... Bu yazımızda siyasi yapısının Feodalite (derebeylik), düşünce hayatının Skolastik (dogmatik) olarak adlandırıldığı ve daha çok “karanlık” yönleriyle bildiğimiz Ortaçağ Avrupasının bir panoramasına bakacağız. Bunu yaparken de Bahadırhan Dinçaslan’ın yeni eseri “Avrupa Kitabı: Aydınlık Ortaçağ” kitabını ele alacağız. Aslında olumsuz denilen bazı şeylerin olumlu, karanlık diye adlandırılan dönemin aydınlık yönlerinin de olduğuna şahit olacağız.
AVRUPA KİTABI: AYDINLIK ORTAÇAĞ
“Seküler Milliyetçilik: 21. Yüzyılda Türk Milliyetçiliğinin Pratiği” kitabının başlarında “Kırmamız gereken bilgi kalıplarından ilki, Avrupa Ortaçağı’nın büsbütün dini otoritenin ve düşüncenin hakim olduğu bir dönem olarak görmek ve işlemek. Hatta bu çağın karanlık, yoz, neredeyse distopik bir çağ olduğuna inanmak.” diyen yazardan Ortaçağ Avrupasına dair ezber bozucu bir kitabın geleceğini bu sözlerinden anlayabilirdik. Bu kitabının 1. bölümü olan “Sekülerleşmek” kısmında “Feodalizmi Anlamak”, “Ingenui in Obsequio”, “Soyluların Hukuku”, “Kilise”, “Noblesse Oblige”, “Feodalizm Bahsi Biterken” başlıkları altında Ortaçağ resmi çizmiş, güzel bilgiler sunmuştu bize. “Avrupa Kitabı”nın “Başlarken” bölümünde “Bu eser, aynı zamanda Seküler Milliyetçilik başlıklı iki ciltlik çalışmamın ikinci cildi olan Pratik’in eşlikçi kitabı kabul edilmelidir.” diyerek söylediklerimizi onaylar. Kitabın 25. ile 60. sayfaları arasında “Hıristiyanlık” başlığı altında Avrupa’nın nasıl Hıristiyan olduğu, Avrupa Hıristiyanlığının doğuş süreci, kilisenin dünyevi işlerin kaydını tutarak arşivcilikle hafıza işlevini görmesi ve milli kimliği pekiştiren unsur olarak aktör rolünü oynaması, engizisyon uygulamalarının ve cadı avlarının bilinenin aksine Ortaçağ'da değil Yeniçağ Avrupası döneminde yaşandığı, kilisenin dünyevi gücün karşısına meşruiyetini uhrevi alemden alan fakat dünyevi gücü olan bir alternatif olarak dikildiğini belirtir. Yazar ayrıca “Protestanlığın Avrupa’yı ve etiği şekillendirdiği yönündeki Weber argümanı”na katılmadığını, Protestanlık mezhebinin kapitalizmin gelişmesini sağlamadığını, “Kuzeyli, bireyci, sosyal sermayenin yüksek olduğu Avrupa toplumlarında” Protestanlığın yayıldığını, Protestanlık yayıldı diye bu toplumların öyle olmadığını söyler. “Bir Yahudi Olarak İsa”; Francisco de Zurbarán’ın fırçasından erken dönem Kilise Babası Anthony”; “Kazan’dan bir ‘Tanrıdoğuran’ tasviri”; “Boethius ve Felsefe”; “Kilise vergisi toplanırken”; “Aziz Jerome yazı yazıyor.”; “Yaratılıştan Önce, Cennetin Krallığı” görselleriyle de bu bölüm zenginleştirilmiştir.
Kitabın “Feodalizm” bölümünde “Feodalizmin hüküm sürdüğü çağda en zayıf insan, zannedilenin aksine, bu kitabın kaleme alındığı 2025 yılının en zayıfından daha güçlüydü, ‘mücehhez olmak’ anlamında daha donanımlıydı. Sonuçları açısından da Feodalizm, zarar ve fayda kıyası yaparsak, Sanayi Devrimi’nden çok daha faydalıydı diyebiliriz; bu sonuçları bölüm boyunca irdeleyeceğiz.” der ve diğer başlıklarda bu iddiasına “Soylunun Doğuşu”; Feodalizm: Kontratlar Rejimi”; Şövalye: İdeal İnsan”; Şövalyenin Aşkı” başlıklarında kanıtlar sunmaya çalışır. “Feodalizm, her ne kadar bugünün değerlerine göre mükemmel olmaktan çok uzaksa da doğası gereği bir yöneticinin aklına estiği gibi davranmasını kısıtlayan ve kontrat kavramını önceleyen bir sistemdir.” diyen yazar ilerleyen sayfalarda da şövalyenin aşkını ve ahlakını çeşitli edebi metinlerle birlikte anlatır. “Feodalizmin mimarisi, 15. yüzyıl”; “Thing, 2. yüzyıldan Romalıların gördüğü haliyle”; “Meşhur Bayeux duvar halısından bir vassal sahnesi”; Başmelek Michael yılanı öldürüyor”; “Dokuz Muteber”; “Roland Destanı”; “Ortaçağ’ın hemen sonrasında, kalp biçiminde tasarlanmış bir kitap” görselleriyle de bu bölüm zengin hale getirilmiştir.
“Ortaçağ kafalı olmak pek matah bir özellik değil. Skolastik düşünce ise dillendirildiği anda okları üzerine çekiyor. Fakat gerçekten öyle miydi? Tarihin bir döneminde bir grup insan oldukça aşağılık, hiç faydası olmayan, her zaman zarar veren, kötülük ve zulüm doğuran bir düşünce tarzına birkaç yüzyıl boyunca sıkı sıkıya tutundular mı? Üstelik akabinde; insan hakları, hürriyet, hükümdarı sınırlandırmak gibi fikirler, bir zamanlar bu denli menfur bir tarza tutunmuş bu insanlar arasından bir anda yoktan peyda olarak mı filizlendi? Pek zannetmiyorum.” sözleriyle “Ortaçağ’da Düşünmek” bölümüne başlayan yazar ilerleyen sayfalarda din, felsefe ve bilim başlıklarında bize zengin örnekler sunar. “Keşiş Roger Bacon, Papaz Albertus Magnus, Freiberg’li Theodoric, Oresme... Hepsi din adamı olan bu insanlar, bilim devriminin temelini attılar.” diyerek bir noktaya parmak basar. “Ortaçağ köylüsünün Ortaçağ’da tasviri”; “10. Leo”; “Aziz Isidore, aynı zamanda İnternet’in koruyucu azizi”; Aquinolu Thomas, elinde Summa eserini tutuyor”; “Bacon’un optik notlarından bir kesit”; “Carmina Burana”; “Papa 2. Silvester”; “Albertus Magnus, Büyük Albert”; “Jean Buridan” görselleriyle de bu bölüm zenginleştirilmiştir.
“Ortaçağ’ın Ekonomisi” bölümünün girişinde “Okurun bekleyeceğinin belki de aksine, Ortaçağ’daki Avrupa ekonomisine çok geniş bir yer ayırmayacağız.” diyen yazar bize 10 sayfalık bilgi verir. Burada kitabın 66. dipnotu ilgimi çekmiştir: “Öyle ki, Mercia Kralı Offa, Arapların kufi yazılarını muhtemelen süs zannetmiş ve bastırdığı sikkeye, onların itibarlı paralarına benzesin diye, La İlahe İllallah yazdırıvermişti.” Bu bölüm “Kara Veba”; “Eski bir Çin kâğıt parası”; görselleriyle zenginleştirilmiştir.
Kitabın belki en beğendiğim bölümü sondaki “Avrupa’yı Anlamak” oldu. Yazar bu burada “Avrupa’yı Yaratan Kaideler” olarak “Din-dışına izin veren bir din”; “Bilimsel gelişmeyi peşinen düşman yahut rakip görmeyen bir din yorumu”; “Dinin dışında itibar, hakikat ve adalet referanslarının olması”; “Dünyevi ideal”; “Aktörleri çoğaltan ve mevzilendiren bir rejim”; “Bireyci, düşük bağlamlı bir kolektif bilinçaltı”; “Devleti belirleyen ekonomi” unsurları üzerinde durmuştur. Avrupa’yı yeterince tanımadığımızı ve anlamadığımızı düşünen yazar “Barışçıl ‘diğerleri’ karşısına gözünü kan bürümüş Avrupa karikatürü, ancak hakikati anlamamızı engelleyecek bir perdeden ibarettir.” tespitinde bulunur. “Roma sonrası ‘Karanlık Çağ’ denen dönem, bize bilgi veren pek az vesika ulaştığı için karanlıktır, yoksa devlet organizasyonu açısından bir ‘geriye gidiş’ten söz edilebilirse de birçok alanda inovasyonlar hız kazanmıştır bile diyebiliriz.” der. “Batı Çökerken – Yeni Batı Olmak” başlığında Batı’ya ciddi eleştirilerde bulunur. “Yeni Batı”yı yaratabilecek ülkeler olarak Polonya, Türkiye ve İsrail’i görür. Bir tarih öğretmeni olarak da “mesela bendeniz Türk çocuklarına Osmanlı’nın merkeziyetçi propagandası yerine beylikler çağını, maceraperest ve başına buyruk Türklerin Anadolu’yu nasıl fethe giriştiklerini okutur, tarih şuurunun bu temelde yükselmesini sağlardım. Yahut Dede Korkut, benim gözümde her Türk çocuğunun zihnini formatlaması gereken bir arka plan barındırıyor.” sözleri çok hoşuma gitti çünkü ben de derslerimde dediğine benzer şeyler yapıyorum.
SONUÇ
Yazar “Türk milliyetçilerinin entelektüel tartışmalarına emanet” ettiği eseri için X hesabında “Kitabı hemen okuyanlar olmuş, yorumlar çok güzel. Fakat bir de kesip biçecek, eleştirecek, tamamlayacak okuru bulsam eskisi gibi – çok güzel olacak.” diye tweet atmıştı. Kitabın “Epilog” bölümünde kendisiyle ilgili “acelesi varmışçasına yazmak” eleştirisini kabul edip “Düşüncelerini, başka insanların düşünce serüvenleriyle etkileşime girsin, çoğalsın, sınansın diye paylaşan meraklı bir Türk milliyetçisiyim sadece. O yüzden acelem varmışçasına yazdığım hissine kapılıyor yahut çok önemli, karmaşık, katmanlı bir meseleyi çok kısa işlediğimi düşünüyorsanız, okurdan talebim kalemi eline almasıdır.” cümlelerini sarf ettiğinden kayıtsız kalamadım ve ben de bir okur olarak kalemi elime aldım. Bir kitap tanıtımı veya eleştirisi daha önce hiç yapmamıştım, bir eleştirmen de değilim. Ancak yazarın bu isteğini geri çevirmek istemedim, kendisini bir nebze sevindirmek ve kitap için merak uyandırarak daha çok okunmasına katkı sağlamak istedim. Kitapla ilgili tek eleştirim kitabın başındaki ve sonundaki Latince cümlenin ve sayfa 23’teki İngilizce şiirin Türkçe açıklamasının olmamasıydı diyebilirim. Belki de yazar hepimizin donanımlı Türk milliyetçileri olabilmesi için İngilizce ve Latince öğrenmemizi teşvik etmiş olabilir, olaya olumlu yönünden bakalım. Bu küçük latife ile yazımı bitiriyorum. Kitabın okuru ve eleştirmeni bol olsun.




















































































































Kaleminize sağlık.
Bahadırhan Dinçaslan'ın "AVRUPA KİTABI: AYDINLIK ORTAÇAĞ" eserini elimden geldiğince yazmaya çalıştım. Hem yazımı okuyup okutmanız hem bu güzel kitabı okumanız dileğiyle...