Eski bürokrat ve polis amiri Hanefi Avcı, 600 sayfalık “Haliç'te Yaşayan Simonlar” kitabının başlarında şunları anlatır:
“İstanbul’da görev yaptığım 1992-1996 yılları arasında görev yerim Gayrettepe’deydi, evimiz ise Ataköy’de. Her gün akşam geç saatte özellikle saat 23.00 sularında Gayrettepe’den çıkıp evimize giderken Haliç’ten geçiyorduk. Haliç o zamanlar inanılmaz kötü kokuyordu, tam olarak lağım kokusu duyuluyordu ve ben bu kokuya dayanamıyordum. Arabanın bütün camlarını kapatıyordum. Koku gelmesin diye burnumu parmaklarımla kapatmama rağmen Haliç’ten gelen hafif bir koku bile midemi bulandırmaya yetiyordu.
Haliç’ten geçmek benim için bir ölümdü, daha yaklaşmadan Okmeydanı’nda burnumu kapatmam gerekiyordu, ta ki tüneli geçinceye kadar. Fakat Haliç’in etrafında yaşayan insanlara bakıyordum; onlar parklarda geziyor, yemek yiyor hatta bir kısmı piknik yapıyordu, bu kötü kokudan sanki hiç rahatsız değillerdi. Bu durum bana çok tuhaf gelmişti. Demek ki, kötü bir ortamda bulunan insanlar bir müddet sonra oraya uyum sağlayıp alışıyorlar ve bu ortamın çirkinliğini göremiyorlardı.
Ne kadar kötü ve sağlıksız bir ortamda bulunulursa bulunulsun bir süre sonra kişinin bünyesi bu duruma uyum sağlayarak kötülüğün farkına varamıyordu.
...İnsanlar uzun süre kaldıkları ortamda yanlışlıklara, hatalara ve bütün anormalliklere alışıyor, uyum sağlıyor. Türkiye için de aynı şey söz konusu.
Hürriyetlerin kısıtlandığı, baskının hakim olduğu, yanlış ve mantığa uygun olmayan bir Türk idari sistemi, Türk toplum yapısı ve özellikle kirli, yozlaşmış bir kamu sistemi içerisinde uzun süre kalan ve bu atmosferi teneffüs eden insanlar, bizler hepimiz, bu ortamın kötülüğünü, pisliğini artık algılayamıyoruz. Bu durum bizleri rahatsız etmiyor. Haliç’teki pis kokuya rağmen piknik havası içinde yiyip içip oynayanlar gibi, biz de bu pis ortama en ufak tepki koyamıyoruz, halbuki dışarıdan bakıldığında bu durum dayanılacak ve kabul edilecek gibi değil.”
İlk çıktığı dönemde okuduğum kitaptaki sözler üzgünüm ki güncelliğini koruyor. Kendimi çoğu zaman Haliç’ten geçerken yukarıdaki anlatıya şahit olan biri gibi hissediyorum. Ülkede yaşanan rezaletler, skandallar, adaletsizlik ve hukuksuzluklar, iğrençlikler asla bitmek bilmiyor. Bütün bu olanlara karşı ise halkın büyük kısmının adeta üç maymunu oynamasına akıl sır ermiyor.
Haliç'te Yaşanan Rezaletler
Bu ülkede yaşamadığımız felaket kalmadı. Hastanelerde etnik temelli “Yenidoğan Çetesi” el kadar bebeklerimizi öldürüyor ve soyumuzu kurutmaya çalışıyor; sokaklarda “Suça Sürüklenen Çocuk” konseptli katiller Mattia Ahmet Minguzzi örneğinde olduğu gibi (son olarak Hakan Çakır adında 23 yaşındaki bir gencimiz sokakta kız kardeşine laf atıp taciz edenlere engel olmak için canından oldu) rahatça cinayet işliyor, üstüne üstlük acılı anneyi ve aileyi halâ arsızca tehdit edebiliyor; hırsızlar, sapıklar, tecavüzcüler aramızda cirit atıyor ve yetmezmiş gibi cezaevlerinden on binlercesi (son zamanlarda içlerinde terörden hüküm giymişler de var) daha tahliye edilip toplumun içine pimi çekilmiş bir bomba gibi bırakılıyor; sığınmacı adı altında milyonlarca işgalci de sürekli çeteleşip halkın huzurunu ve güvenliğini bozuyor; özellikle İklim Kanunu meclisten geçtikten sonra hemen her gün birçok şehrimizde ormanlarımız içindeki hayvanlarla birlikte cayır cayır yakılarak doğamızı talan eden madencilik şirketlerine, kodaman otel sahiplerine peşkeş çekiliyor; ülkemizin su kaynakları azaltılıyor, yeşillikleri yok ediliyor, zeytin ağaçlarımız kesiliyor, cennet gibi tabiatımız bilerek mahvediliyor; dünyanın başka ülkelerinde 8 üzerinde depremlerde bile tek bir bina yıkılmazken son olarak 6.1 şiddetli Balıkesir depreminde bile binalar yıkılıyor ve insanımız ölüyor, 6 Şubat 2023’te yaşadığımız acılar ve travmalar halâ dimağımızda taptaze duruyor; kişisel bilgilerimiz ve verilerimiz çalınıyor, sahte diploma skandalı patlıyor ve ortalık lağım kokuyor; en son LGS örneğinde gördüğümüz gibi sınavlara çok ciddi anlamda şaibeler karışıyor (2010 yılında soruların çalındığı ve iptal edilen KPSS'yi hatırlayın), küçücük çocukların bile hakkına giriliyor; öğretmenlik atamaları için yapılan mülakatlarda bile adaletsizlik insanın içini acıtıyor; Diyanet İşleri Başkanlığı haddi olmamasına rağmen Türk milletinin yaşam tarzına ve töresine aykırı fetvalar vermeye devam edip sinir uçlarımızla oynuyor, laiklik ilkesi resmen ayaklar altında çiğneniyor ve daha aklıma gelmeyen, gelse de bu yazıya sığmayacak bir sürü rezalet yaşanıyor.
Dünyanın normal bir medeni ülkesinde asla yaşanmayacak, üçüncü dünya ülkelerinde bile belki onlarca yılda yaşanacak kepazelikler bizde birkaç yılda hatta birkaç ayda ve haftada yaşanıyor.
Toplum “Haliç’te Yaşayan Simonlar” gibi bu akıl almaz gelişmelere karşı gittikçe duyarsızlaşıyor. Kaynayan Kurbağa Deneyi’nde olduğu gibi yavaş yavaş öldürülüyoruz ve yok ediliyoruz. Dünyanın en ucuz ve pespaye hayatını en pahalı ve lanet biçimde yaşıyoruz.
Haykır Acını Ey Halk!
Bize bunları yaşatan kişilere ve kurumlara hakkımız haram zıkkım zehir olsun. Öteki dünyada değil bu dünyada hesap sormak Türk milletine nasip olsun.
Haliç’teki o pis, tiksindirici kokulara alışmak ve bununla yaşamak zorunda değiliz. Şairin dediği gibi:
"Haykır acını ey halk, baş eğme haykır..
Bir yol kavşağındasın ve ancak
Yaraların haykırışlarla onarılır…Bir yol kavşağındasın ve senin
Değişmek için çırpınıyor kaderin.
Kuşan alnında biriken o kara teri,
Sırtında şakırdayan kırbacı kopar
Soluk al, ışıldat o mazlum yüreğini;
Bak, korlaştı acıların, kozalandı
Ey halk, parçala şu nankör suskunluğu
Başkaldır artık…"




















































































































Yüreğinize sağlık
Hanefi Avcı'nın kitabında anlattığı sahneden hareketle yaşadıklarımızı yazdım. Dünyanın en ucuz ve pespaye hayatını en pahalı ve lanet şekilde yaşamamızdan bahsettim. Şairin "Haykır acını ey halk, baş eğme haykır! Başkaldır artık." dizeleriyle bitirdim. Okuyun ve sosyal medya platformlarında paylaşın lütfen.
Bu harika yazı için teşekkür ederiz.