İnsanın yaşarken de ölebildiğini gördüm. Aslında ölümün; nefes alıp vermelerimizin tükenmesiyle, nabzımızın durup kalp atışlarımızın sona ermesiyle, sevgililerden birinin bitmez denilen ve ebediyete kadar süreceği umut edilen o büyük aşkı sonlandırırken umarsız bir hoşça kal demesi gibi ruhun da bedene elveda kelimesini apansızca söyleyip onu terk etmesiyle oluşmadığını anladım. Annemin karnında uzun süren misafirliğimi tamamlayıp dünyaya gözlerimi açtığımda çevremdeki insanların zafer kazanmış komutan edasıyla gülmelerine rağmen çığlık çığlığa ağlayarak, kan revan içinde kalarak, büyük bir sarsıntı geçirmiş birisi gibi afallayarak oradan oraya savrulduğumdan veya tabiri caizse hayata bir merhaba çaktığımdan beri ölüme de göz kırpmış olduğumun farkına vardım. Böylece tezatlarla dolu renkli, neşeli ve bir o kadar da acımasız yaşamın içine tezat ve şaşkınca bir ruh haliyle mükemmel(!) bir giriş yaptım.
Galiba olağanüstü nitelikte girmiş olmalıydım ki hastanenin içinde dokuz doğuran büyüklerim tarafından bardaktan boşalırcasına akan sevinç gözyaşlarıyla, avuçları patlatan alkışlarla, küçücük masum bir bedene hayranlık duyan bakışlarla, hürmetkar tavırlarla ve göğe doğru yükselen ellerin Allah’a ettiği şükranlık dualarıyla karşılandım. Hayatımın bütün evresinin bu karşılama töreninde olduğu gibi hep güzel ve huzurlu geçeceğini sandım. Belki de bir Pollyanna olup “mutlu olma oyunu” oynayarak yaşama tozpembe gözlüklerin arkasından baktım. Derin hayallere daldım. Mutlu sonlarla biten uzun rüyalara aldandım. Yanıldım, sarsıldım ve hüsrana uğradım. Günler günleri, haftalar haftaları, aylar ayları, yıllar yılları kovaladı ve ben istesem de istemesem de büyüdüm. Hep çocuksu ve saf kalsa da ruhum ve kalbim, ölümün korkunç yüzünü hayatın ta kendisinde gördüm. Ölmenin sadece biyolojik bir hadise olmadığı acı gerçeğini bildim. Çünkü ben sevginin, saygının, dostluğun, arkadaşlığın, kardeşliğin, sadakatin, vefanın, ahlakın, aşkın, işin en kötü ve belki de en çok üzüldüğüm tarafı da insanlığın can çekişerek öldüğünü bizzat yaşayarak öğrendim. Gereken dersleri çıkardım mı bilinmez ama büyük tecrübeler edindim. Hayatın acı gerçekleri suratıma sert bir tokat gibi çarparken, her ne pahasına olursa olsun dimdik ayakta durup yaşamak zorunda kaldığım dünyadan nefret ettim. Sahte ve kahpe dünyanın zalim ve alçak düzeninde suratlarına maskeler takıp gezen ikiyüzlü, menfaatçi, samimiyetsiz şahsiyetlerle aynı çağda yaşamak zorunda olmanın tarif edilemez kederini hissettim yüreğimin içinde. Onlarla kimi zaman aynı havayı teneffüs ettim ferah bir şekilde. Kimi zaman aynı tastan su içtim, aynı sofralarda ekmeğimi paylaşıp yemek yedim aynı anne babadan doğan kardeşmişçesine. Birbirimize itiraf edemesek bile gün geldi aynı kızı sevip sırılsıklam aşık olduk gönüllerimize ferman dinletememişçesine. Gün geldi aynı şeylere kahkahalarla gülüp çocukça sevindim, aynı şeylere üzülüp yoğun bir hüzünle ağladım insan olmanın gerektirdiğince. Aynı masmavi denizlere girip serinledik, aynı azgın dalgalarla boğuştuk, aynı kızgın güneşin altında kavrulduk yaz aylarının en bunaltıcı günlerinde. Aynı oyun havalarının eşliğinde oynayıp coştuk, aynı acıklı türküleri dinleyip ağıtlar yakarak aynı kederlere gark olduk saatlerce. Hayatın ağır yüklerinin sırtıma binmesi yetmiyormuş gibi omuzlarımı merdiven niyetine kullanıp yaşam basamaklarını çıkarlarken tek tek, kendi aptallığıma hayıflandım senelerce. Kalabalıklar ve kabalıklar dünyasında sürdürürlerken ömürlerini, kendi yalnızlığıma küfrettim gecenin şafağa dönüştüğü uykusuz saatlerde. Zaman bir sabun gibi kayıp giderken ellerimin arasından ve bir su gibi akıp giderken sessizce, gözlerim dalıp gitti ıssız ve boş caddelere. Ne yapmaya çalıştıysam nafile...
Bir türlü alışamadım ne yazık ki! Alışamadım dost ve arkadaş bildiklerimiz tarafından sırtımızdan haince bıçaklanmalara. Alışamadım yüzümüze gülüp de arkamızdan kuyumuzu kazmaya çalışan zavallı yaratıklara. Hep hayret etmişimdir bağımsız düşünemeyen, iradelerine ipotek konulmasına tepki göstermeyip buna müsaade eden, körü körüne itaat etmeyi marifet zanneden, utanıp sıkılmadan kula kulluk eden niteliksiz yığınlara. Kızıyordum hayatın anlamını sorgulamayıp da bomboş yaşayan asalaklara. Sitem ediyordum gelenek, görenek, örf, adet, hak, hukuk nedir bilmeyip hem haddini hem de sınırları aşanlara. Üzülüyordum eşref-i mahlukat sıfatının hakkını kazanmasına rağmen onun değerini hiçe sayıp da hayvandan bile aşağı davrananlara. İsyan ediyordum kardeşi kardeşe düşman eden alçaklara. Güvenmiyordum siyaset ahlakından yoksun olan, halkı kandırıp aldatan, bir lokma bir hırka zihniyetini insanların beynine yerleştirerek onları tembelliğe alıştıran, yüce bir milleti sürüleştiren, dünyayı cehenneme çeviren canavarlarla işbirliği yapan siyasetçilere. Anlam veremiyordum gösteriş için ibadet edenlere, dinini taassup şekilde yaşayıp insanlara zorbalık yaparak zulmedenlere. İnanmıyordum hiçbir zaman şeytanın avukatlığına soyunanlara. Lanet ediyordum her zaman bizleri etnik etnik, mezhep mezhep bölerek yüzlerce yıldır süren birlik, beraberlik, kardeşlik ve bütünlüğümüzü bozmaya çalışıp iç savaş çıkartmak isteyen yani insanlıktan nasibini almayan, ruhunu şeytana satan insanlık düşmanlarına.
Tanımakta güçlük çekiyordum insanları, hayatın maskeli balolarında. Hakikati gizliyorlardı çünkü çirkef suratlarında. İçim sıkılıyordu buz kesilen odamın dört duvarı arasında. Hazırlıksız da yakalanabilirdim yoluma kurulan tuzaklara ama alıp başımı gitmek istiyordum bilinmeyen uzaklara. Ruhum daralıyordu yalan sevmelerin, yasak sevişmelerin, duygusuz öpüşmelerin, soğuk tenlerin, düzenbaz ilişkilerin, taş kesilen sevgisiz kalplerin, merhametsiz yüreklerin, vicdansız gönüllerin ve kokuşmuş bir cesede dönmüş ruhsuz bedenlerin dünyasında. Asla kazanamayacağım zorlu ve kanlı bir savaş veriyordum kendi içimde. Mücadele ediyordum tek başıma benden kat be kat güçlü orduların acımasız askerleriyle, elimden geldiğince. Bütün bu olan bitenlerin hangi anlama geldiğini sorguluyordum beynimde, çaresizce. Kendi kendimi yargılıyordum hakimi, avukatı, sanığı ve tanığı sadece ben olan vicdan mahkemelerimde. Belki de bu yüzden hiçbir hükme varıp karar veremiyordum.
Kanunu olmayan, kuralları tanımayan savaşların içine giriyor ve hep kaybediyordum. Zafer kazanmanın nasıl bir duygu olduğunu bilemiyordum. Kısır bir döngü içinde dolanıp duruyordum. Kıyamete doğru hızla yol alıyordum. Galiba kendi sonumu kendim zorluyordum. Derken... Sular duruldu, fırtınalar dindi, bir tiyatro oyununa benzeyen yaşam sahnesinin perdeleri indi aniden. Bir el uzanıyordu bana meçhulden. Hiç beklemediğim bir anda söküp çıkarıyordu ruhumu bedenimden. Çaresizlik içinde kıvranıp duruyor ve bu elin Azrail’e ait olduğunu anlıyordum çok geçmeden. Hiç karşı gelmeden kendimi teslim ediyordum. Sevenlerim ardımdan ağlarken, ağıtlar yakıp dualar ederken mezarımın başında, acı acı gülümsüyordum. Herkese, her şeye elveda deyip vedalaşıyor ve sorgu meleklerinin sorularını cevaplayıp yeni bir hayata merhaba diyordum!..




















































































































Her şeyi o kadar güzel kaleme almışsınız ki bir çoğumuzun içinde sesi dile getirmişsiniz
Yüreğine sağlık . Okurken duygulandım
Ölmek adlı denemem... İyi okumalar...
Leziz, çok güzel bir deneme.