İnsanlık tarihi boyunca her çağ kendi mitolojisini yarattı. Antik çağlarda doğayı anlamlandırma çabası tanrıları ve efsaneleri doğurdu. İnsan doğada gördüğü olayları tanrıların işleri olarak yorumladı. Arkasından gelen dinler çağı, doğanın kuvvetlerini anlayan insanın artık varoluşunu açıklama ihtiyacına cevap verdi. Sonrasındaki tarih çağı ise insanın kendisini gerçekleştirme arzusuna sahne oldu. Azizlerin ve yarı tanrıların yerini; İskender, Cengiz, Oğuz Kağan, Fatih Sultan Mehmet, Rüstem, Şarlman, Petro, Marx, Lenin, Atatürk gibi figürler aldı.
Özellikle 20'inci yüzyıl bu tarihsel mitolojinin zirvesiydi; çünkü ulus-devletlerin, devrimlerin ve büyük savaşların çağıydı. İnsanlık kahramanlarını yalnızca destanlardan değil, gerçek meydanlardan, cephelerden ve ideolojik sahneden çıkarıyordu.
Kahramanlık artık yalnızca ilahi güçlerin yardımıyla ortaya çıkan bir masal değil, insanın kendi sınırlarını zorlayan emeği ile ortaya çıkan ve nihayetinde ulusların kaderini belirleyen bir gerçeklikti.
Tarih çağının ardından çok kısa ama belki de diğerlerinden daha etkili bir dönem yaşandı: Ekran Çağı. Sinema, televizyon, çizgi roman ve dijital kültür modern dünyanın mitolojisini inşa etti. Hollywood, Marvel, Disney, DC Comics, Pixar gibi oluşumlar birer modern “pantheon” kurdu. Bu evrenlerdeki karakterler, tıpkı antik çağın tanrıları gibi, insan zihninin anlam arayışının yansımaları oldu. Darth Vader, Joker, Thanos, Don Corleone hatta Türkiye’de Polat Alemdar, İskender Büyük gibi figürler birer modern mit haline geldiler.
Ekran Çağı’nın Ruh Hali
Ekran Çağı’nda insan, kendi hayatı yolunda gitse bile başkalarının hayatlarına özeniyordu. Çünkü bu figürler yalnızca birer karakter değil, çağın insanının bilinçaltında saklanan arzuların, korkuların ve isyanların dışavurumuydu. İnsanlar hayatlarındaki eksikliklerini, hayranlıklarını, arzularını ekran üzerinden tamamlamak istiyorlardı.
Ekran yalnızca bir eğlence aracı olmaktan hızla çıkıp insanın bilinçaltında bastırdığı arzuları, korkuları ve isyanları görünür hale getiren bir ayna işlevi görmeye başladı. Anne-babadan ya da öğretmenden ziyade dizilerdeki ve filmlerdeki karakterler rol model haline geldi. İnsan, adaleti gerçek hayatta bulamayınca ekran kahramanlarının adalet dağıtan yumruklarında tatmin arıyordu.
Bu kültürel dönüşüm yalnızca bireysel hayranlıklarda kalmadı; ideolojilerin dilini ve imajını da dönüştürdü. Çünkü ekran yalnızca kahramanlar yaratmıyor, aynı zamanda ideolojilerin kitlelere nasıl sunulacağını da belirliyordu. Türkiye özelinde konuşacak olursak milliyetçilik, solculuk, İslamcılık ve diğer akımlar da birer ekran mitolojisine dönüştü. Her akşam milyonlarca insan tarafından izlenen diziler ideolojilerin, daha çok da iktidarın propaganda aracına dönüştü.
Ekran Çağı’nın en belirgin özelliği anti-kahramanların yükselişi oldu. Çünkü insanlar sistemin adaletsizliklerine isyan etmek istiyordu, ama fiilen yapamıyordu. Bu yüzden -Türkiye’deki tartışmalardan azade olarak Hollywood üzerinden örnek vereceğim- Joker’in kaosunda, Thanos’un yok etme arzusunda, Don Corleone’nin gözü kara gücünde kendi gizli arzularını izleyerek tatmin buldu. Toplum, “hak edene hak ettiğini veren” karakterlere sarıldı.
Kahramansız Bir Dünya
Ama bu çağ aynı zamanda tarihin en hızlı tüketilen dönemi oldu. Çünkü yeni kahramanlar doğmadı; yalnızca eski kahramanlara özenildi. İnsan, trajediden ve fedakârlıktan kaçtığı için gerçek kahramanlıkla arasına duvar ördü. Zaferi yaralanmadan, onuru bedel ödemeden, anlamı risk almadan elde etmek istiyordu.
Oysa kahramanlık fedakârlığa dayanır. Kahramanlığı yara izi taşıyanlar, kaybettiklerine rağmen yürüyenler ve başkaları için kendinden vazgeçebilenler elde eder. İşte bu yüzden ekran çağında kahramanlık hikâyeleri yaşanmıyor, sadece yeniden kurgulanıyor ve tüketiliyordu.
Gerçek kahramanların yokluğunda ise iktidarlar çok daha güçlü hale geldi. Medya aracılığıyla gerçekliği şekillendirdiler. İnsanların neyi bilip bilmeyeceğine onlar karar verdi. Bu kez Türkiye’den örnek vermek gerekirse bugün toplumun yalnızca çok küçük bir kısmı PKK’nın Lozan Antlaşması’na dair yaptığı açıklamadan haberdar. Çünkü bilginin varlığı bile ekranı kontrol edenlerin iradesine bağlı. Tarih kolayca yeniden yazılabilir hale geldi; insanlar için ekranın anlattığı kadarı doğru, gerisi ise karanlık bir bilinmezlikten ibaret kaldı.
Yeni Çağ: Algoritmaların Mitolojisi
Ekran insanı büyüledi ama aynı zamanda hızla tüketti. İnsan, her gün daha fazla içerik istedi. Bir noktadan sonra ekranın kendisi bile yetmez oldu. İşte tam bu boşluğu algoritmalar doldurdu.
Şimdi insanlık yeni bir dönemin eşiğinde. Henüz adını tam koyamasak da bu döneme Algoritma Çağı diyebiliriz. Bu çağda gerçekliği artık yalnızca ekran değil, ekranın ardındaki görünmez algoritmalar kuruyor. Ne okuyacağımızı, hangi tarihi hatırlayacağımızı, hangi kahramanlara hayranlık duyacağımızı büyük ölçüde bu sistemlerin yarattığı “edit kültürü” belirliyor. Edit kültüründe karakterlerin genel olarak ne düşündükleri, yaşayışları önemli değil.
İdeolojiler de bu kültür kapsamında aynı şekilde şekilleniyor. Milliyetçilik, duygulara en hızlı hitap edebildiği için en avantajlı konumdaki ideoloji diyebilirim. Atatürk, Enver Paşa, Fatih Sultan Mehmet gibi figürler yalnızca tarihî şahsiyet olmaktan çıkıp “edit kültürünün” yeniden ürettiği mitler haline geldiler.
İslamcılık, iktidarın görünürlük avantajıyla güçlü bir etki yarattı. İktidardaki etkin figürleri geniş bir ağ aracılığıyla topluma sürekli pompalandı. Buna ek olarak esasında İslamcı olan iktidar, ideolojisini yoz bir milliyetçilik ile soslayarak sundu. Sol ise rasyonel söylemlere sıkıştığı için karizmatik figür üretmekte zorlandı; geniş kitlelerde güçlü bir karşılık bulamadı.
Bu bağlamda sosyal medyanın öneri motorları, haber akışını düzenleyen yapay zekâlar ve kişiselleştirilmiş içerikler, kolektif bilinçaltımızı yeniden inşa ediyor. İnsanlar, farkında olmadan “kendi seçimini yaptığını” zannederken, aslında önüne konulan seçenekler arasından birini işaretliyor. Böylece mitler de artık algoritmaların satır aralarında yazılıyor.
Algoritmalar artık yalnızca ne izlediğimizi ya da ne okuduğumuzu değil, hafızamızın hangi parçasını diri tutacağımızı da belirliyor. Bize hatırlatılan şeyler, unutmamıza izin verilen şeylerden daha gerçek hale geliyor. Birey, özgürce seçtiğini zannediyor; oysa algoritmaların sunduğu menüden birini işaretliyor. Bu, mitlerin en eski sorusunu yeniden gündeme getiriyor: İnsan kaderini kendisi mi belirler, yoksa görünmez bir güç mü yönlendirir?
Eğer Ekran Çağı’nda insan kendini kahramanların yerine koyarak avunuyorsa, Algoritma Çağı’nda insan kendi yerine algoritmaları geçiriyor. Belki de en büyük mit, insanın kendi hikâyesinin kahramanı olmaktan vazgeçmesidir.
Geleceğin Mitleri
Bu yeni çağın mitolojisi bilhassa video paylaşımına dayanan sosyal mecralarda şekilleniyor. Antik çağdakine benzer bir şekilde her yerde küçük kabileler ve o kabilelerin mitolojik figürleri var.
Yapay zeka ile yapılan videolar yavaş yavaş gerçekliğin yerini alıyor. Gerçekliğe ve doğruya ulaşmak daha da imkansız hale geliyor. Yapay zeka sistemleri ateşi çalmıyorlar ama insanı gerçekliğin ötesine götürme hayali satıyorlar. Yapay zeka belki de bu çağın en büyük mitini temsil ediyor: insanın kendi yarattığı şeye yenilme ya da onunla bütünleşme ihtimali.
Velhasıl, içinde bulunduğumuz dönemde iktidar olmak isteyenlerin ideolojik doğruluktan çok yeni mitolojiler yaratma gücüne ihtiyacı var. Çünkü bugünün insanı hakikat yerine, kendi yankısını arıyor. Kimin sesi algoritmaların akışında daha fazla çoğalıyorsa, güç de ona geçiyor. Artık toplum için önemli olan, kimin doğruyu söylediği, kimin haklı olduğu değil; kimin sözünün daha çok dolaşıma girdiği, kimin editlerinin milyonlar izlendiğidir. Gücü belirleyen; kimin sözü daha çok “editleniyorsa”, kimin lafı algoritmaların akışına daha çok düşüyorsa odur.
Bu noktada siyasetin ve ideolojilerin dili de kökten değişiyor. Eskiden kitleler uzun nutuklarla, ideolojik kitaplarla, manifestolarla etkilenirdi. Bugünse bir liderin TikTok’a düşen birkaç saniyelik videosu, bir mitingi saatlerce izlemekten çok daha fazla etki yaratabiliyor. Çünkü yeni çağda yeni bir estetik değerli hale geldi. Fakat bu yeni estetiğin eskisi gibi göze, kulağa, ruha hitap etmesine gerek yok. Sözün doğruluğu yerine, nasıl aktarıldığı; içeriğin haklılığı yerine, görüntünün karizması belirleyici oluyor.
Bir bakış, bir slogan, tek cümlelik bir replik, binlerce sayfalık ideolojik metinden daha güçlü olabiliyor. Böylece siyasetçiler ve ideologlar da farkında olsun ya da olmasın, aslında birer mit yapımcısı haline geliyor. Bir fotoğraf karesi, bir kısa video, bir montaj; kitlelerin kolektif hafızasında kalıcı mitlere dönüşebiliyor.
Üstelik bu süreç yalnızca siyasetle sınırlı değil. Sporcular, şarkıcılar, iş insanları, teknoloji girişimcileri de aynı işlevi görüyor. Cristiano Ronaldo’nun attığı bir gol, Elon Musk’ın attığı bir tweet, Taylor Swift’in söylediği bir şarkı ya da Selçuk Bayraktar’ın bir İHA görüntüsü — hepsi çağın yeni mitolojisinin parçaları haline geliyor. Onların yaptığı şeylerden çok, onları nasıl gördüğümüz önem kazanıyor.
Böylece 21'inci yüzyılda mitoloji, artık toplumun bilinçli tercihlerinden çok algoritmaların önümüze getirdiklerinden oluşuyor. Kimin sesi daha çok yankılanıyorsa, kimin yüzü daha çok görünüyorsa, kimin repliği daha çok paylaşılıyorsa; o kişi ya da o ideoloji, çağın yeni mitlerinden biri oluyor.
Fakat bu durum bir daralma da yaratıyor. Sosyal medyada sabahtan akşama kadar aynı içerikler önümüze düşüyor, tüm haber sayfaları aynı şeyleri aynı cümlelerle servis ediyor. Algoritmalar iddia edildiği gibi çeşitlilik değil tekrar üretiyor. Gerçeğin kendisi, sonsuz bir yankının içinde boğuluyor. İnsanlar bir süre sonra, yalnızca kendi inançlarını doğrulayan içeriklerle besleniyor; farklı olanı görmüyor, duymuyor.
Böylece toplum, görünürde bilgiye erişimin sınırsız olduğu bir çağda, aslında tekdüze bir yankı odasında yaşamaya başlıyor. Bu da yeni mitlerin oluşumunu hızlandırırken aynı zamanda onları yüzeyselleştiriyor. Bir karakterin, bir liderin, bir olayın gerçekliğinden çok; kaç kez paylaşıldığı, kaç kez tekrarlandığı belirleyici oluyor. Mitler derinleşmek yerine sığlaşıyor, hakikat tartışmaları yerini sonsuz tekrarlara bırakıyor.
Çünkü algoritmaların yazdığı mitler, kalıcı değil; hızla tüketiliyor. Dün milyonlarca izlenen bir edit, bugün kimsenin hatırlamadığı bir gürültüye dönüşebiliyor. Bu da siyaseti, ideolojiyi ve kültürü her zamankinden daha kırılgan hale getiriyor. Mitler hızla doğuyor ama aynı hızla ölüyor.
İnsanlık ise bu gürültü içinde kendi hikâyesini kaybediyor. Belki de 21'inci yüzyılın en büyük trajedisi, insanın kendi kahramanlığını bile algoritmalara devretmiş olmasıdır.




















































































































Müthiş ve çağın ruhuna uygun bir yazı olmuş aklıniza kaleminize kuvvet.
Kalemine sağlık Semir. Müthiş bir yazı