Milliyetçilik Üzerine Yanılsamalar
Türkiye’de siyasal ve akademik tartışmalar, Türk milliyetçiliğini genellikle “reaksiyoner” ve “dışlayıcı” bir refleks olarak tanımlama eğilimindedir. Toplum Çalışmaları Enstitüsü’nün 8 Ekim 2025 tarihli “Türkiye’nin Milliyetçilik Haritası” araştırması, bu önyargıları kökten sarsan ampirik bulgular ortaya koydu.
Çalışmaya göre, Türkiye toplumunun yüzde 73.4’ü kendisini “milliyetçi” veya “çok milliyetçi” olarak tanımlıyor.
Bu oran, milliyetçiliğin Türkiye’de yalnızca bir ideolojik kümelenme değil, toplumsal kimliğin ana gövdesi haline geldiğini gösteriyor. Çalışma bize siyasette hep yapılan “merkez” tartışmalarının aslında beyhude olduğunu ve merkezin milliyetçilik olduğunu anlatıyor.
Siyasetüstü Bir Gerçeklik Olarak Milliyetçilik
Veriler, Türk milliyetçiliğinin yalnızca belirli partilerle özdeşleşmediğini; aksine, neredeyse tüm parti tabanlarında güçlü biçimde var olduğunu gösteriyor.
Araştırmaya göre AKP seçmenlerinin yüzde 76.2’si, CHP seçmenlerinin yüzde 73’ü, MHP seçmenlerinin yüzde 95.3’ü, İYİ Partililerin yüzde 85.9’u, Zafer Partililerin yüzde 98.2’si kendisini milliyetçi olarak tanımlıyor.
Bu oranlar, Türkiye siyasetinde milliyetçiliğin artık “bir görüş” değil, ortak payda haline geldiğini gösteriyor. Başka bir deyişle, verilere göre milliyetçilik bugün Türkiye’nin en geniş toplumsal mutabakat alanı haline gelmiş durumda.
Ancak bu veriler bize yalnızca bir eğilimi değil, aynı zamanda sorgulamamız gereken bir çelişkiyi de gösteriyor.
Toplumun büyük çoğunluğu kendisini milliyetçi olarak tanımlıyor; fakat bu kadar geniş bir kabule rağmen milliyetçilik siyaseten karşılığını bulamıyor. Bu, basit bir temsil meselesi değil; çok daha köklü bir anlam krizinin işaretidir.
Çünkü bir ülkede herkes kendine “milliyetçi” diyorsa ama bu kadar yaygın bir kimlik, siyasal düzlemde güçlü bir iradeye, tutarlı bir programa ve kurumsal bir ağırlığa dönüşemiyorsa, orada örgütlenmenin ve fikrî derinliğin eksikliği meselesi vardır. Yazının sonunda bu konuyu detaylı biçimde ele alacağım.
Milliyetçiliğin Demokratik Karakteri
Araştırmada, “Demokrasiyi ülkemiz açısından olmazsa olmaz olarak görüyor musunuz?” sorusuna verilen yüzde 84.3’lük genel “evet” yanıtı, Türk milliyetçileri arasında yüzde 87.8’e yükseliyor.
Bu sonuç bize Türk milliyetçiliğinin otoriterliğe eğilimli bir ideoloji değil, demokratik meşruiyeti önceleyen bir değerler sistemi olduğunu gösteriyor.
Aynı araştırmada “Laik yönetim anlayışını gerekli görüyor musunuz?” sorusuna verilen “evet” yanıtı da yüzde 71.6 seviyesinde; bu oran, milliyetçi kesimlerde ülke ortalamasının da üzerinde seyrediyor.
Dolayısıyla Türk milliyetçiliği, sanılanın aksine demokrasi ve laiklik ile çelişen değil, onları kurumsallaştıran bir çizgiye sahip diyebiliriz.
Bu yönüyle Türk milliyetçiliği, modern Cumhuriyet’in siyasal kimliğini yeniden tanımlayabilecek demokratik bir merkez üretiyor. Fakat geçen yazıda bahsettiğim örgütsüz olma hali milliyetçilerin bu potansiyelleri gerçekleştirememelerine sebep oluyor.
Kendini milliyetçi olarak tanımlayan geniş kitle, çoğu zaman bu fikrin gerektirdiği siyasal tutarlılığı ve kolektif bilinci sergileyemiyor. Bu durum, milliyetçiliğin hem fikrî dinamizmini hem de kurumsal etkinliğini sınırlıyor.
Sonuçta milliyetçilik, toplumda güçlü bir kimlik olarak varlığını sürdürse de ne yazık ki siyasette belirleyici bir aktör haline gelemiyor.
Kapsayıcı Millet Anlayışı
Verilere göre, “Kökeni ne olursa olsun, kendini Türk hisseden herkes Türk kabul edilmelidir.” görüşüne katılanların oranı yüzde 72.6.
Bu oran, “Türk milliyetçisi” olarak kendini tanımlayanlarda yüzde 71.8, Atatürkçülerde yüzde 82.9, Ülkücülerde yüzde 76.9 olarak görülüyor.
Bu tablo, Türk milliyetçiliğinin etnik değil, kültürel ve siyasal bir birlik tanımı üzerine kurulu olduğunu gösteriyor. Yani Türk milliyetçiliği, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını ulus-devlet bilinci altında birleştiren bir yapıya sahip diyebiliriz. Bu nedenle Türk milliyetçiliği, geçmişte olduğu gibi bugün de, ulusal birliğin kültürel harcı ve siyasal omurgası olma potansiyelini taşıyor.
Etnik Talepler ve Milli Uzlaşma
“Kürtçe eğitim veren okullar açılmalı” görüşüne toplumun yüzde 65.2’si karşı çıkıyor. Bu oran Türk milliyetçilerinde, Atatürkçülerde ve Ülkücülerde yüzde 77 olarak görülüyor.
Bu durum, milliyetçiliğin etnik ayrışmaya karşı yalnızca bir ideolojik refleks değil, ulus-devlet bilincinin ortak savunusu olduğunu gösteriyor.
Araştırmada, AKP iktidarının ve destekçilerinin sıklıkla tartışmaya açtığı “Anayasadan Türklük çıkarılmalı” tartışmalarına yüzde 84.7’lik bir karşıtlık görünüyor. Türk milliyetçilerinde ise bu oran yüzde 93’e ulaşıyor.
Bu duruş, sadece “uzlaşmazlık” olarak değil, Türk milletinin ortak paydasını koruma iradesi olarak okunmalıdır.
Sonuç: Türkiye’nin Yeni Siyasal Merkezi
Araştırma sonuçları, Türkiye’de yıllardır süren “merkez” tartışmalarının artık bir anlamı kalmadığını açıkça gösteriyor. Çünkü Türk milliyetçiliği, siyaset sahnesinde muarızlarının iddia ettiği gibi bir “uç” olmaktan çıkmış ve merkezin ta kendisine dönüşmüştür.
Bugün Türkiye’de hiçbir siyasi hareket toplumsal meşruiyetini milliyetçilikten bağımsız kuramıyor. Dolayısıyla “merkez” artık ne olduğu belli olmayan köşesiz ve ideolojisiz siyasi bir pozisyon değil, Türk milliyetçiliğidir.
Türk milliyetçileri;
• Demokrasiyi savunmakta,
• Laikliği benimsemekte,
• Etnik temelli ayrıcalıklara karşı durmakta,
• “Türklük” kimliğini yurttaşlık temelli bir birlik olarak yorumlamaktadır.
Bu nedenle Türk milliyetçileri, uzlaşmaz azınlık değil uzlaşılması gereken çoğunluktur. Siyasi partiler, Türkiye’nin geleceğini planlarken bu gerçekliği dikkate almak zorundadır.
Türk milliyetçiliğini marjinalleştirmeye çalışan her söylem, aslında toplumun üçte ikisini dışlamaktadır.
Oysa Türkiye’nin önündeki en rasyonel yol, milliyetçiliğin demokratik, laik ve kapsayıcı damarını merkeze alarak yeni bir siyasal mutabakat inşa etmektir.
Ancak burada Türk milliyetçileri olarak dikkat etmemiz gereken hususlar da var. Yazının girişinde dediğim gibi herkesin kendini “milliyetçi” olarak tanımladığı bir ülkede, eğer milliyetçiliğin siyasal ve toplumsal hayatta bir hükmü yoksa, ortada ciddi bir temsil krizi var demektir.
Bu veriler, Türk milliyetçilerinin toplumsal çoğunluğu oluşturduğunu açık biçimde gösteriyor; ancak aynı veriler, bu çoğunluğun siyasal hüküm gücüne dönüşemediğini de ifade ediyor. Bunun birkaç nedeni var:
1. Örgütsüzlük ve kurumsal zafiyet:
Türk milliyetçiliği, toplumsal tabanda yaygın olmasına rağmen, siyasal düzlemde dağınık, temsilde bölünmüş ve örgütsel olarak zayıf bir görünüm sergiliyor. Türk milliyetçiliği, Türkiye’nin en geniş toplumsal mutabakatı olmasına karşın, bu mutabakatın güvenilir kurumsal bir karşılığı ne yazık ki henüz yok. Bu durum, milliyetçiliğin siyasal sistem içindeki “hegemonik” potansiyelini sınırlıyor.
2. Fikrî derinlik kaybı:
Cumhuriyet’in kuruluş döneminde modernleşme, eğitim, sanayi ve vatandaşlık bilinciyle özdeş olan Türk milliyetçiliği, zamanla ideolojik üretim kabiliyetini kaybetti. Hal böyleyken özellikle tırnak içinde yazacağım mevzubahis “milliyetçilik”, neyi inşa etmek istediğinden çok neye karşı olunması gerektiğiyle ilgileniyor.
Türk milliyetçiliği elbette her ideoloji gibi efradını cami, ağyarını mani bir tutum izlemiştir ancak bugün kendini milliyetçi olarak tanımlayan kitlelerin önemli bir kısmı, bu kimliği bir değerler bütününden ziyade duygusal bir aidiyet olarak taşıyor.
3. Siyasal araçsallaştırma:
Milliyetçilik, farklı partiler tarafından dönemsel olarak mobilizasyon aracı olarak kullanılsa da bu partilerin yaşadığı değişimler toplumdaki güveni yıktı. Bu araçsallaştırma, milliyetçiliği hem ideolojik derinlikten hem de siyasal güçten uzaklaştırdı.
Özellikle 2016 yılından itibaren MHP ile iş birliği yapan AKP’nin propaganda makinesi, milliyetçilik söylemini kendi ajandasını meşrulaştırmak için sistematik biçimde yeniden tanımladı.
Az önce tırnak içinde yazdığım kendini “milliyetçi” olarak tanımlayan geniş bir kitle, artık fikrî temellerden çok propaganda ürünlerine göre düşünüyor.
Bu kitlelerin önemli bir kısmı, bizim zihnimizdeki milliyetçiliğin amentüsü diyebileceğimiz düşünsel derinlik ve ahlaki omurgadan yoksundur. Bunun yerine, milli savunma teknolojisindeki ilerlemelerin kendisinden çok, bu ilerlemelerin siyasal propagandaya dönüştürülme biçimi, vatandaşların milliyetçilik algısında belirleyici hale geliyor.
Gerçek başarılardan ziyade onların abartılı sunumu, duygusal ve sembolik bir milliyetçilik üretiminde kullanılıyor. Nitekim tarihi diziler, kahramanlık temalı anlatılar ve tarihî figürlerin yüzeysel yüceltilmesi gibi araçlar üzerinden yürütülen bir AKP propagandası kamuoyu üzerinde hâkimiyet kurmuş durumda.
Bu tür semboller, siyasetin popüler kültürle iç içe geçtiği bir dönemde, Türk milliyetçiliğini ideolojik olmaktan çıkararak kültürel bir tüketim nesnesine dönüştürüyor. Bu süreçte milliyetçiliğin içeriği, iktidarın meşruiyet söylemine eklemlenerek boşaltılmıştır diyebiliriz. Milliyetçilik, artık bir değerler sistemi olmaktan çok, siyasal sadakatin estetik kılıfına dönüştürüldü.
Neticede, herkesin ağzında bir “milliyetçilik” vardır ama bu çoğulluk, bu yazıda sıkça vurguladığım gibi milliyetçiliği güçlendirmek yerine anlamını muğlaklaştırmıştır. Türk milliyetçiliği, yeniden fikrî, kurumsal ve ahlaki bir bütünlük kazanmadıkça, çoğunluk olmanın gücü siyasal bir etkiye dönüşmeyecektir.
Dolayısıyla milliyetçilerin önündeki temel görev, yalnızca “çoğunluk olduklarını” göstermek değil; bu çoğunluğu örgütlü, üretken ve yön belirleyici bir iradeye dönüştürmektir. Zira toplumun üçte ikisini kapsayan bir fikir, eğer yönsüz kalırsa, sayısal büyüklüğü anlam taşımaktan çıkar.
Türk milliyetçileri, Türkiye’nin en geniş toplumsal zeminine sahiptir; fakat bu zemin ancak yeniden teşkilatlanmış, ideolojik olarak berrak, siyaseten tutarlı bir hareketle anlam bulacaktır.
Aksi takdirde, milliyetçilik Türkiye’de en yaygın fikir olmaya devam eder ama en az etkili siyasal güç olarak kalır.
Milliyetçi Kongre
Bu tablo, Türk milliyetçilerinin örgütsüzlüğünün ve fikrî koordinatsızlığının aciliyetini bir kez daha gösteriyor. Ancak bu karanlık tablonun içinde giderek büyüyen bir hareketlenme de var.
Mensubu olmaktan gurur duyduğum Milliyetçi Kongre Derneği’nin “Milliyetçi İktidar” temalı 3. Büyük Kongresi, milliyetçiliğin yalnızca söylemde kalan bir kimlik değil, yeniden teşkilatlanması gereken bir fikir olduğunu vurgulayan en önemli örneklerden birisi oldu.
Kongrenin kendisi başlı başına ayrı bir yazı konusu — nitekim çok da ses getirdi. Ancak kendi adıma, bu kongrenin gerçekleşmesinde emeği geçen tüm dava arkadaşlarıma ve yoldaşlarıma teşekkürü bir borç bilirim.



















































































































