6 Nisan 1920’de Mustafa Kemal Paşa’nın talimatıyla Ankara’da kurulan Anadolu Ajansı, memleketin en karanlık günlerinde doğdu. İstanbul dahil memleketin dört bir yanı işgal altındaydı. Basın sansür kıskacında, yabancı ajanslar işgalcilerin yalanlarını dünyaya pompalıyordu. Anadolu’da Türk milletinin son umudu olan Milli Mücadele’nin sesi duyulmuyordu. Halka doğru haber ulaşmıyordu.
Gazi Mustafa Kemal, işte bu ihtiyaçtan dolayı Türkiye Büyük Millet Meclisi açılmadan hemen önce Anadolu Ajansı’nı kurdurdu. Ajans, sadece gazetelere haber yetiştirmekle kalmadı; cami duvarlarına, kahvehanelere, ilan tahtalarına bildiriler astı. İşgal kuvvetlerinin uçaklardan attığı karşı-propaganda bildirilerine karşı milli direnişin haklılığını anlattı. Telgraflarla, telsizlerle hem içeride milli birliği sağladı hem de dışarıda Türkiye’nin mücadelesini dünyaya duyurdu. Kurtuluş Savaşı’nın zaferine, Cumhuriyet’in ilanına, devrimlere tanıklık etti.
O günlerde Anadolu Ajansı, Türk milletinin sesiydi. Yalanlara karşı gerçekleri, işgalcilere karşı bağımsızlık ateşini taşıyordu.
Aradan 106 yıl geçti.
Bugün aynı Anadolu Ajansı’na ve genel olarak basınımıza baktığımızda içimiz acıyor. Fakat bu yazının konusu Anadolu Ajansı değil.
İbrahim Şinasi’den bu yana Türk basını Türk modernleşmesinin öncülerinden birisi oldu diyebilirim. Türk basını, meşrutiyet mücadelelerinden Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar milletin sesi oldu. Toplumu geri kalmışlıktan kurtarmak, kamuoyu oluşturmak, medeni bir millet inşa etmek için basın ciddi bir rol oynadı.
Bugün ise basınımızın diğer mecralarının haline baktığımızda o büyük mirasla aralarında derin bir uçurum görüyoruz. Çünkü modernleşmenin öncüsü olması gereken kalemler, utanç verici bir dil dönüşümüne teslim olmuş durumda.
Daha dün “bebek katili”, “İmralı canisi”, “teröristbaşı” diye andığımız PKK’nın eli kanlı elebaşı Abdullah Öcalan’a, iktidar leb demeden basınımız “meşru lider” muamelesi yapmaya başladı. Yürütülen sinsi süreçle ilgili haberlerde bebek katiline “PKK’nın sözde elebaşı” demek bile akıllarına gelmiyor; “PKK lideri” diyorlar. Bunu yaparken de hiç ar etmiyorlar.
Kürtçü-bölücü terör örgütü PKK’ya da “terör örgütü” demeyi unuttular; o da sadece “örgüt” oldu, hatta kimi zaman hiç sıfat almıyor.
TamgaTürk’ün etki alanının takipçisinden büyük olmasını oturttuğumuz dille sağlamıştık. Zira terörün sadece silahlı mücadeleyle bitecek bir mesele olmadığını; sosyolojik ve ekonomik kaynaklarının da kesilmesi gerektiğini belirtiyorduk. TamgaTürk’te hem Yayın Yönetmenliği yaptığım dönemde hem de öncesinde daima bu misyonu üstlenerek ilerlemeye çalıştık.
Terör örgütlerinin bir ideolojilerinin olduğunu ve bunun toplum tarafından bilinmesi gerektiğini düşündüğümüz için kim neyse onu söyledik. Sonunda bu söylemlerimizin toplum tarafından benimsendiğini, zamanla bu örgütlerin “demokrasi havariliği” maskesinin düştüğünü ve propaganda alanlarını kaybettiklerini gördük.
Bir terör örgütünün elebaşını “lider” diye anmaya başladığınız anda o caninin elindeki kan yavaş yavaş sizin de elinize bulaşır. Bebekleri kurşunlayan, öğretmenleri boğazlıyan, köyleri yakan bir yaratığı “siyasi aktör” seviyesine çıkarırsanız bu sadece basit bir terminoloji değişikliği olmaz; bu, milli hafızaya yapılmış kasıtlı bir saldırıdır.
Bu kanlı sicile rağmen dilin yumuşaması boşuna değil. PKK, uyuşturucu kaçakçılığından devasa bir kara para havuzu yaratıyor. Türk yetkililerin ve uluslararası raporların uzun yıllardır işaret ettiği gibi, örgütün yıllık gelirinin %50-60’ı uyuşturucudan geliyor. Tahminler yılda 300-500 milyon dolar arasında değişiyor; bazı dönemlerde 1 milyar dolara yaklaştığı belirtiliyor. Afganistan’dan gelen eroin ve esrar rotalarını kontrol ediyor, Avrupa’ya dağıtıyor, haraç topluyor, yasadışı bahis ve insan kaçakçılığıyla besliyor. Bu para sadece dağdaki militana silah almıyor; gazetecilere, siyasetçilere, akademisyenlere, ekran yüzlerine de gidiyor.
En acısı ise bu satın almaların çoğu artık zorla değil, gönüllü şekilde yaşanıyor. PKK kendine satılık kalemler aramakla uğraşmıyor, satılık kalemler PKK’ya gönüllü olarak hizmet etmeye başlıyor. Karşılığında da bebek katilinin “haklarını” savunan, İmralı’daki caniye “insan hakları” diye kılıf uyduran, terör örgütünün taleplerini “barış süreci” diye pazarlayan şahıslar görüyoruz..
Bugün ekranlarda Öcalan’ın “sözde haklarını” savunan, “diyalog” diyen, “çözüm” diye ağzı köpüren her isim, benim gözümde o kara paranın gönüllü taşıyıcısıdır. İstisnasız.
PKK’nın kendisi ise demokrasiyle uzaktan yakından alakası olmayan, antidemokratik bir yapıdır. Öcalan’ı adeta “şeyh” mertebesine çıkaran, mutlak itaati esas alan bir tarikat düzenidir. “Önder Apo” unvanıyla anılan, posterleri ve sözleri kutsal metin gibi taşınan, eleştirisi ihanetle eş tutulan bu kişilik kültü, örgütün en temel özelliğidir. İçeride muhalefet yok denecek kadar azdır; itiraz edenler ya tasfiye edilmiş ya da “hain” damgasıyla dışlanmıştır.
PKK “kapalı bir kült yapı”dır; üyeler duygularını, düşüncelerini ve hayatlarını bile bebek katili Öcalan’ın iradesine göre şekillendirmek zorundadır. Bu yapı, dışarıya “demokrasi”, “barış”, “özerklik” diye pazarlanırken içeride totaliter bir disiplinle yönetilir. “Demokratik konfederalizm” gibi süslü kavramlar, gerçekte Öcalan merkezli hiyerarşiyi gizleyen bir paravan olmaktan öteye geçmemiştir. Bir terör örgütünün elebaşını “meşru lider” diye anan medya ve siyasetçiler, işte bu antidemokratik tarikat düzenine de meşruiyet kazandırmış oluyor. Bebek katili bir figürü şeyhleştiren bir yapıyla “diyalog” masasına oturmak, demokrasiyi değil, totalitarizmi normalleştirmektir. Demokrasisi ve egemenliği için kan dökmüş, bedel ödemiş Türk Milleti’nin bunlardan öğreneceği bir şey yoktur.
Aynı kara para ve ideoloji, spor sahalarına da sirayet ediyor. Diyarbakır’ın sembol takımı yapılmak istenen Amedspor’un tribünlerinde ve sosyal medya paylaşımlarında bizzat bebek katili Öcalan tarafından belirlenmiş “Jin, jiyan, azadi” sloganları yükseliyor. Tribünlerde PKK propagandası niteliğinde tezahüratlar yapılıyor, İstiklal Marşı ıslıklanıyor, eski futbolcuları (Deniz Naki gibi) terör propagandası suçundan hapis ve men cezaları alıyor.
Medya ve siyasetin bir kısmı ise bu tabloyu “Kürtçe marş”, “kültürel ifade” diye normalleştirirken, aynı anda bebek katili Öcalan’a “lider” unvanı biçiyor. Oysa Amedspor’un tribünleri ve paylaşımları, PKK’nın ideolojik uzantısını açıkça gösteriyor. Bu, masum bir futbol tutkusu değil; kara paranın ve terör propagandasının spora sirayet etmiş hali.
Bizim basın ve siyaset elitimiz, 40 yıldır bu milletin evlatlarının kanıyla beslenen bir terör örgütünün propagandasını yapıyor. Hem de kendi vergileriyle maaş alan, kendi vergileriyle korunan insanlar olarak. Daha vahimi, bunu yaparken “özgürlük”, “barış”, “demokrasi” diye yalandan bir ahlak maskesi takıyorlar.
Ekranlardaki “akil insanlar”, “barış” tüccarları o paraları yerken, o “lider”in emriyle kaç bebek ölmüştü, kaç ana ağlamıştı, kaç öğretmen dağda kurşunlanmıştı, hatırlıyor mu acaba? Yoksa o paranın sıcaklığı vicdanlarını da mı uyuşturdu?
Bu memleketin bir vicdanı hâlâ var; Türk milliyetçileri. O vicdan, bebek katiline “lider” dedirtenleri, PKK’ya “örgüt” dedirtmeyenleri, kara parayla satın alınan kalemleri asla unutmayacak.



















































































































